19. Yüzyıl Pozitivizmi ve Fotokopi Figürler: Zihin Konforu, Kör Cehalet ve Celâl Şengör Örneği
Türkiye’de “bilim insanı” ve aydın profili olarak sunulan Celâl Şengör ve benzeri figürlerin zihniyet dünyası incelendiğinde, özgün bir düşünsel üretimden ziyade 19. yüzyılın kaba, indirgemeci ve dogmatik pozitivizminin adeta bir “fotokopisi” ile karşılaşılır. Bu zihniyet, akıl, bilim ve ilerleme kavramlarını mutlaklaştırırken, insanlık tarihinin ve felsefenin Batı’da geçirdiği evrimsel tartışmalardan, post-yapısalcı kırılmalardan ve bilim felsefesindeki köklü değişimlerden neredeyse tamamen bihaberdir.
Tarihsel Arka Plandan ve Batı’daki Evrimden Kopukluk
19.yüzyıl pozitivizminin kurucusu bilinen Auguste Comte bile ilerleyen süreçte din ve toplumsal olgular karşısında daha evrimci ve sofistike okumalara kapı aralamışken; bugünün bu yerli pozitivistleri, Kilise ile bilim arasındaki Orta Çağ çatışmasını ve Batı’nın bu konudaki kendi iç tartışma zeminini (background) dahi sığ bir klişeler silsilesine indirgerler. 19. yüzyıldan kalma dar bir kalıbı günümüze taşıyan bu akıl; din, toplum ve siyaset meselelerini ele alırken tek bir ezbere yaslanır. Oysa Batı düşüncesi; Frankfurt Okulu’ndan (Horkheimer, Adorno) bilim felsefesindeki anarşist/eleştirel ekollere (Feyerabend, Kuhn) kadar bilimin ve pozitivizmin doğurduğu totaliter ve dogmatik tehlikeleri çoktan sorgulamış, aşmaya çalışmıştır. Bu figürler ise Batı’nın 150 yıl önce tartıştığı ve eleştirdiği kabuk bağlamış dogmalarını bugün Türkiye’de “en son bilim” diye pazarlamaktadır.
Karl Popper Çelişkisi ve İsim Arkasına Sığınmak
Şengör’ün retoriğinde Karl Popper sıkça övgüyle anılır; ancak Popper’ın eserlerini ve metodolojisini gerçekten kavrayabildiğini söylemek imkansızdır. Popper’ı bilmek; bilginin geçici olduğunu, dogmaların bilim kisvesi altında pazarlanamayacağını ve mutlak hakikat iddiasının tehlikesini kabul etmeyi gerektirir. Şengör ve benzerleri, Popper’ın ismini sadece bir otorite sembolü olarak arkalarına sığınmak için kullanırlar. Eğer Popper’ın felsefesi gerçekten içselleştirilmiş olsaydı, her şeyi dine bağlayan, toplumu tek bir doğruya zorlayan bu dogmatik ve kaskatı pozitivist tavır sergilenemezdi.
Bu tip figürlerin en büyük konforu, Türkiye’deki kutuplaşmış toplumsal ve siyasi iklimden beslenmeleridir. Kendi aralarında kapalı bir ekosistem kurarak, farklı düşüncelere, post-yapısalcı eleştirilere ve yeni paradigmatik yaklaşımlara kulaklarını tamamen tıkarlar. Çünkü zahmetli bir felsefi ve sosyolojik okuma sürecine girmek, zihin konforunu bozmak demektir. Hazır kalıplar, ezberlenmiş sloganlar ve “biz zaten her şeyi biliyoruz” kibri, bu insanları sorgulamaktan ve kendini geliştirmekten alıkoyar. Ülkemizdeki kutuplaşmış iklimde, bu tarz çıkışların taraftar bulması da onlara konforlu bir egemen paradigma alanı sunar.
Cehalet yalnızca okumamak veya bilgi sahibi olmamak değildir; asıl kör cehalet, kendi sınırlarının ve kalıplarının farkında olmaksızın, dünyayı tek bir dar delikten ibaret sanmak ve bu darlığı “aydınlık” diye pazarlamaktır. Bugün dünyada ve Batı’da bilgi felsefesi kökten bir dönüşüm geçirirken, 19. yüzyılın ansiklopedik malumatını papağan gibi tekrarlayan bu zihniyet, en büyük cehalet örneğini sergilemektedir.
Sonuç olarak; bu tür figürlerin eserlerini ya da söyleşilerini takip etmek, felsefi ve entelektüel anlamda bir şey kazandırmaz. Çünkü ortada suyunun suyu, tükenmiş bir pozitivist jargondan başka bir şey yoktur. Batı’daki devasa felsefi birikimi, Kant’ları, Hume’ları, Descartes’ları ya da modern eleştirel teorisyenleri okumak ve anlamak yerine; yerli bir kürsü konforunda aynı ezberleri kusmak, ne bilime ne de toplumsal gelişmeye herhangi bir katkı sunar. Bilakis, bu tür söylemler düşünce hayatımızı kısırlaştırarak asıl sığlığı beslemekten başka işe yaramaz..
Peki kitabında neler söylüyor..
Celâl Şengör’ün Demokrasi ve Eğitim Anlayışı Üzerine Bir Değerlendirme: Elitizm, Katı Pozitivizm ve İndirgemeci Sosyoloji
Damla Karakuş’un Celâl Şengör ile gerçekleştirdiği nehir söyleşi kitabının “Doğru Eğitim Modeli” başlıklı bölümünde (s. 31-32) yer alan açıklamalar, Celâl Şengör’ün toplumsal meselelere, eğitime ve demokrasi kavramına bakışındaki temel dinamikleri son derece açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Metin bütüncül olarak incelendiğinde; zihniyet yapısındaki seçkinci (elitist) tutum, katı pozitivist yaklaşım, toplumsal olguları tekil örneklerle genelleme eğilimi ve soru-cevap formatındaki yönlendiricilik dikkat çekmektedir.
1. Yönlendirilmiş Soru Kurgusu ve “Nostaljik” Eğitim Eleştirisi
Söyleşinin girişinde yöneltilen soru, objektif bir sorgulamadan ziyade cevabı içinde barındıran ve mülakat vereni onaylamaya matuf bir kurguya sahiptir:
“Sizin ortaokul ve lise yıllarınızda ülkemizde eğitim daha kaliteliydi. Bugünkü öğrencilerin bu konuda bir şanssızlığı var. Yeniden o kaliteyi bulabilir mi okullarımız, yoksa imkânsız mı?”
Bu yönlendirici soru, Şengör’e kendi geçmişini ve o dönemin seçkinci eğitim kurumlarını (Şişli Terakki, Robert Kolej vb.) idealize etme imkânı tanımaktadır. Kendi eğitim gördüğü dönemi kusursuzlaştıran bu yaklaşım; o dönemin eğitim sisteminin halkın geniş kesimleri açısından taşıdığı imkânsızlıkları, sınıfsal eşitsizlikleri ve yapısal eksiklikleri tamamen göz ardı etmektedir.
2. Din-Bilim İkiliği ve Katı Pozitivist Zihniyetin Kör Noktaları
Şengör, eğitim sistemindeki sorunların çözümüne dair değerlendirmesinde doğrudan din eğitimini hedef almaktadır:
“Ama öncelikle küçük yaştaki çocuklara yüz tane din dersi okutmamalı ve eleştirel düşünceyi öğretmeliyiz. Bırakalım din kültürünü ailesinden alsın.”
Bu söylem, katı pozitivist zihniyetin tipik bir yansımasıdır. Toplumsal ahlakın, yozlaşmanın ya da niteliksizliğin tek sebebini din eğitimine bağlayan bu yaklaşım, bilimin tek başına mutlak bir “ahlak” veya “iyilik” üreteceği yanılsamasına dayanır.
Oysa tarihsel gerçeklik göstermektedir ki; insanlığa en büyük yıkımları getiren atom bombaları, kimyasal silahlar, soykırım teorileri (öjeni) ve doğa katliamları dini kötüye kullananlar tarafından değil, tam aksine “saf akıl ve bilim” adına hareket ettiğini iddia eden pozitivist ve teknokratik zihniyetler tarafından hayata geçirilmiştir. Bilginin kötüye kullanımı yalnızca dine özgü bir durum değildir; bilimsel bilgi de etik ve insani değerlerden yoksun bırakıldığında yıkıcı bir silaha dönüşebilir. Şengör’ün bu ayrımı ıskalayarak suçu kestirmeden dine yüklemesi, sorunun özüne inmekten uzak indirgemeci bir tutumdur.
3. Münferit Örnekten Genel Hüküm Çıkarma: “Ayağa Basma” Örneği ve Hödüklük Nitelemesi
Şengör’ün Türk toplumunun demokrasi kavrayışını ve sosyolojik yapısını değerlendirirken başvurduğu metot, bilimsel metodoloji açısından ciddi zaaflar barındırmaktadır. Şengör, gazetede okuduğu münferit bir maganda olayını tüm bir toplumun demokrasi bilincine genelleyen şu örneği verir:
“Geçen gün gazetede okudum; Adana’da bir vatandaş bir gazimizin ayağına basıyor ve gazi ayağıma bastın diye uyarıyor. Adam, ‘Ne var yani demokrasi geldi!’ diyor. İşte bizim milletimizin demokrasi anlayışı budur. Yani demokrasiyi, hödüklüğe serbestlik vermek olarak anlıyorlar. Aslında tabii demokrasi bu değildir, bunun adı ohlokrasidir.”
Bir yer bilimcinin kendi alanında gösterdiği akademik titizliği toplumsal analizlerde sergileyemediği bu örnekte netçe görülmektedir. Münferit, niteliksiz ve bireysel bir görgüsüzlük vakasını alıp “İşte bizim milletimizin demokrasi anlayışı budur” diyerek tüm topluma mal etmek, bilimsel bir analiz değil, açık bir önyargı ve tepeden bakış (üstenci) tezahürüdür.
4. Demokrasi Karşıtlığı, “Ohlokrasi” ve Metazori (Baskı) Hayranlığı
Şengör, toplumun geniş kesimlerinin seçme/seçilme hakkına ve demokrasiye açıkça karşı bir duruş sergilemektedir:
“Demokrasi kısacası ayaktakımının rejimidir. Benim demokrasiye olan antipatim, kalifiye veya kalifiye olmayan herkesin lafının geçmesinden kaynaklanıyor.”
“Bunları yeniden kurabilmek için de metazori lazım. Bu, demokrasiyle olacak iş değildir, zorlanmalıdır…”
“Ohlokrasi” (ayaktakımı yönetimi) kavramını kavramsallaştırarak halkın oy hakkını sorgulayan Şengör, toplumu dönüştürmek için “metazori” yani dayatma ve zorbalık önermektedir. Kendi doğrularını halka rağmen, baskı ve vesayetle dayatma arzusu; aydınlanmacı bir tutumdan ziyade entelektüel bir despotizmin ve aristokratik kibir zihniyetinin dışavurumudur.
Sonuç olarak Söz konusu kitapta sergilenen yaklaşım; alanında uzman ve başarılı bir bilim insanı olarak sunulan bir figürün dahi sosyoloji, felsefe ve siyaset alanına girdiğinde ne kadar sığ, önyargılı ve üstenci bir dille hareket edebileceğini kanıtlamaktadır. Eğitimin özündeki yapısal sorunları tartışmak yerine meseleyi “nostaljik bir seçkinlik” ve “din karşıtlığı” üzerinden okumak; demokrasiyi ise münferit bir “ayağa basma” olayına indirgeyip halkı “hödüklükle” suçlamak, bilimsel nesnellikle bağdaşmayan dogmatik bir pozitivizmin ürünüdür.
