Küresel Sistemin Tetikçisi Olarak İsrail: İşgal, Terör ve Stratejik Hegemonya

0
2c3114f0-7d94-11ee-b315-7d1db3f558c6.jpg

 

Giriş

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzende İsrail, küçük bir Orta Doğu ülkesi olmanın ötesinde, küresel güç ilişkilerinin kilit bir unsuru haline gelmiştir. 1948’deki kuruluşundan itibaren bölgesel çatışmaların merkezinde yer alan İsrail, Filistin topraklarındaki işgali ve uygulamaları nedeniyle yoğun eleştirilere maruz kalmaktadır. Özellikle Filistin meselesi ekseninde süregelen anlaşmazlıklar, İsrail’in sadece yerel değil küresel politikada da “tetikleyici” bir rol oynadığı iddialarını güçlendirmektedir. Bu makalede İsrail’in tarihsel oluşum süreci, siyasal ideolojisi ve uluslararası sistem içindeki konumu eleştirel bir perspektifle incelenecektir. Tarihsel, siyasi, stratejik, ekonomik, dini ve kültürel bağlamlar dikkate alınarak; Filistin meselesi, işgal stratejileri, askeri-endüstriyel kompleks, medya kontrolü, nükleer güç dengesi, diplomatik araçlar ve istihbarat savaşları başlıkları altında, İsrail’in uygulamalarının küresel sistem üzerindeki etkileri değerlendirilecektir.

Tarihsel Bağlam

19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Siyonizm hareketi, Avrupa’da yükselen antisemitizm dalgasına tepki olarak Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurma idealiyle yola çıkmıştır. 1897’de Theodor Herzl’in önderliğinde toplanan Birinci Siyonist Kongre, “halksız bir toprak üzerinde topraksız bir halk” anlayışıyla Filistin’i Yahudiler için vaadedilmiş yurt olarak benimsemiştir. Osmanlı egemenliğinin son dönemlerinde Filistin’e başlayan Yahudi göçü, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz mandası altında hız kazanmıştır. 1917 Balfour Deklarasyonu ile İngiltere’nin Filistin’de Yahudi yerleşimine yeşil ışık yakması, bölgedeki demografik ve siyasi dengeleri değiştirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Yahudi Soykırımı’nın da etkisiyle uluslararası kamuoyu İsrail devletinin kurulmasına destek vermiş; 1947’de BM’in Filistin’i bölme planını takiben 14 Mayıs 1948’de İsrail bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu ilan, Filistinliler için Nekbe (Büyük Felaket) anlamına gelmiş; yüzbinlerce Filistinli topraklarından sürülmüş, komşu Arap devletleri ile yeni kurulan İsrail arasında 1948 Arap-İsrail Savaşı patlak vermiştir (). Sonraki on yıllarda 1956 Süveyş Krizi, 1967 Altı Gün Savaşı ve 1973 Yom Kippur Savaşı gibi dönüm noktaları, İsrail’in sınırlarını genişletmesi ve bölgedeki askeri üstünlüğünü pekiştirmesiyle sonuçlanmıştır. Özellikle 1967 savaşında Doğu Kudüs, Batı Şeria, Gazze, Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri’nin işgali, Filistin sorununu uluslararası gündemin kalıcı bir parçası haline getirmiştir.

İsrail’in kuruluş sürecinde ve sonrasında uyguladığı yöntemler, geleneksel bir ulusal kurtuluş mücadelesinden ziyade bir sömürgeci yerleşim projesi olarak nitelendirilmektedir. Nitekim Siyonist paramiliter örgütler olan Haganah, Irgun (Etzel) ve Lehi (Stern Çetesi), 1940’larda Filistin’de yürüttükleri şiddet eylemleriyle İsrail devletinin zeminini hazırlamışlardır (). Bu gruplar, İngiliz Mandası yönetimine ve yerel Filistin halkına karşı bombalı saldırılar, suikastlar ve kitlesel katliamlar gerçekleştirmiş; 1946’da Kudüs’teki King David Oteli’nin Irgun tarafından bombalanması sonucu 91 kişinin ölümü bu döneme örnek olarak gösterilebilir. 1948’de BM’nin Filistin arabulucusu Count Folke Bernadotte’un Lehi militanlarınca öldürülmesi de İsrail’in kuruluşunu takip eden şiddet sarmalının bir parçasıdır. Filistinli sivillerin korkutularak kitlesel göçe zorlanması, köylerin yok edilmesi ve “etnik temizlik” niteliği taşıyan Nekbe, söz konusu Siyonist terör örgütlerinin planlı stratejileri sonucunda vuku bulmuştur. Daha sonra bu örgütler İsrail devletine entegre edilmiş; örneğin Haganah, yeni kurulan İsrail Savunma Kuvvetleri’nin çekirdeğini oluşturmuştur. Tarihsel bağlamda bakıldığında, İsrail devletinin temellerinde sadece bir bağımsızlık mücadelesi değil, aynı zamanda sömürgeci şiddet ve terör eylemleriyle malul bir oluşum süreci bulunduğu görülmektedir.

Siyasi Bağlam

İsrail, resmi olarak parlamenter demokrasi ile yönetilen bir devlet olmakla birlikte, demografik yapısı ve vatandaşlık rejimi nedeniyle eleştirel literatürde bir “etnokrasi” veya “apartheid rejimi” olarak da tanımlanmaktadır. Nüfusunun yaklaşık dörtte üçü Yahudi, dörtte biri Arap olan İsrail’de, Yahudi kimliği devletin ideolojik ve hukuki temelini oluşturur. 1950 tarihli “Geri Dönüş Yasası” ile dünyanın herhangi bir yerindeki Yahudilere İsrail vatandaşlığına otomatik kabul hakkı tanınırken, tarihi Filistin topraklarından sürgün edilmiş milyonlarca Filistinliye dönüş hakkı tanınmamıştır. Vatandaşlık ve toprak politikalarında Yahudi üstünlüğünü esas alan bu yaklaşım, İsrail merkezli insan hakları örgütü B’Tselem başta olmak üzere birçok kuruluş tarafından apartheid olarak nitelendirilmektedir. Nitekim B’Tselem’in 2021 tarihli raporu, İsrail rejiminin Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadar olan tüm coğrafyada “Yahudilerin üstünlüğünü ve bunun sürekliliğini sağlama” amacını güttüğünü vurgulayarak “artık İsrail’e açıkça bir apartheid devleti diyebiliriz” sonucuna varmıştır. Bu tanım, İsrail’in sadece işgal altındaki topraklarda değil, kendi yasaları ve kurumsal yapısıyla da Filistinli Araplar aleyhine sistematik ayrımcılık uyguladığına işaret etmektedir.

İsrail’in siyasi ideolojisi Siyonizm, başlangıçta seküler bir Yahudi milliyetçiliği olarak ortaya çıkmışsa da zaman içinde farklı fraksiyonlara ayrılmıştır. Günümüzde İsrail siyasetinde bir yanda güvenlik eksenli muhafazakâr-sağ ideoloji, diğer yanda azınlıkta kalan liberal-sol kanat bulunmaktadır. Özellikle 1977 sonrasında sağ partilerin (Likud vb.) yükselişiyle birlikte yerleşimci hareket ve dini-milliyetçi retorik güç kazanmıştır. Devlet mekanizması içinde ordu ve istihbarat kökenli kadroların etkisi gelenekseldir; güvenlik politikaları siyaset kurumuna yön veren ana unsur haline gelmiştir. İsrail’in Filistinliler ve komşu ülkelerle barış sürecine yaklaşımı da bu siyasi bağlamdan bağımsız değildir. 1993 Oslo Anlaşmaları ile başlayan barış süreci umut yaratmışsa da, sonraki yıllarda İsrail’de art arda iktidara gelen koalisyonlar altında yer alan sertlik yanlısı siyasetçiler, iki devletli çözümü hayata geçirecek somut adımlardan kaçınmıştır. Filistin topraklarındaki yerleşim faaliyetlerinin Oslo sonrasında dahi hız kesmeden sürmesi, İsrail siyasal sisteminin kolonizasyon hedefinden vazgeçmediğini göstermektedir. Özetle, İsrail’in siyasi yapısı içeride Yahudi kimliğine dayalı ayrıcalıklı bir düzeni sürdürürken, dış politikada uzlaşmaz ve güvenlik odaklı bir çizgi takip etmektedir.

Stratejik Bağlam

Kuruluşundan bu yana sürekli bir “kuşatma sendromu” duygusuyla hareket eden İsrail, hayatta kalma kaygısını stratejisinin merkezine yerleştirmiştir. Bununla birlikte, bölgesel askeri kapasitesi ve küresel destekleri sayesinde fiilen Orta Doğu’da stratejik bir hegemonya kurduğu da bir gerçektir. Stratejik bağlamda İsrail, Soğuk Savaş yıllarında Batı blokunun Orta Doğu’daki ileri karakolu işlevini görmüştür. 1950’lerde Sovyetler Birliği’nin Arap milliyetçi rejimlere (Mısır, Suriye, Irak vb.) destek vermesi karşısında, ABD ve müttefikleri İsrail’i bölgede denge unsuru olarak konumlandırmışlardır. 1967 Altı Gün Savaşı sonrası İsrail’in ezici zaferi, Washington’ın bu ülkeye bakışını tamamen değiştirmiş; 1970’lerden itibaren ABD-İsrail ilişkileri “özel ilişki” düzeyine yükselmiştir. Özellikle 1973 Yom Kippur Savaşı’nın ardından ABD, İsrail’e çok boyutlu askeri yardımlar yaparak onun bölgedeki niteliksel üstünlüğünü korumasını hedeflemiştir (Uluslararası Politika Akademisi – (UPA) – MEARSHEIMER VE WALT’DAN ‘İSRAİL LOBİSİ VE AMERİKAN DIŞ POLİTİKASI’). Bu çerçevede İsrail, en gelişmiş Amerikan silah sistemlerine ve teknolojilerine erişim imkânı bulmuş; F-15, F-16 savaş uçakları gibi modern teçhizatlara ilk sahip olan ülkelerden biri olmuştur. ABD Kongresi Araştırma Servisi raporlarına göre, sistematik Amerikan yardımı sayesinde İsrail ordusu günümüzde dünyanın en ileri harp yeteneklerine sahip ordularından biri haline gelmiştir.

İsrail’in stratejik doktrini, “önleyici vuruş” ve caydırıcılık üzerine kuruludur. Etrafının düşmanlarla çevrili olduğu algısıyla hareket eden İsrail, tehdit olarak gördüğü unsurlara karşı tereddütsüz ve çoğu zaman tek taraflı askeri güç kullanmaktan çekinmemiştir. Bunun klasik bir örneği, 1981’de Irak’ın Osirak nükleer reaktörüne düzenlenen hava saldırısıdır (Opera Operasyonu); İsrail bu önemptif saldırıyla Bağdat’ın nükleer silah geliştirme ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Benzer şekilde 2007’de Suriye’deki bir şüpheli nükleer tesisi (Orchard Operasyonu) vurmuş, 2020’lerde ise İran’ın nükleer programını sabote etmek için siber saldırılar ve suikastlar gerçekleştirdiği iddia edilmiştir. Stratejik derinlik eksikliği yaşayan İsrail, savaşlarını mümkün olduğunca kendi toprakları dışında tutma gayreti gütmüştür: 1978 ve 1982’de Lübnan’ı işgal ederek FKÖ’yü uzaklaştırması, 2006’da Hizbullah’a karşı Lübnan’da giriştiği harekât, hep İsrail’in çatışmaları komşu topraklara taşıma stratejisinin tezahürüdür. Ayrıca “çevreleme doktrini” olarak bilinen politika ile İsrail, kendisine hasım Arap coğrafyasını dengelemek için bölge dışı aktörlerle ittifaklar kurmuştur. 1950’lerde Türkiye ve İran (Şah dönemi) ile yakın ilişkiler geliştirmesi, Afrika ve Asya’da yeni diplomatik açılımlar yapması bu stratejinin parçasıydı. Günümüzde de Körfez monarşileriyle (Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn gibi) normalleşme anlaşmaları imzalayarak ve Suudi Arabistan’la yakınlaşarak çevre kuşatmasını yarmaya çalışmaktadır. Sonuç itibariyle, İsrail’in stratejik konumu paradoksaldır: Bir yandan çevresinde düşman algıladığı unsurlar mevcuttur ve sürekli alarm halindedir; öte yandan sahip olduğu konvansiyonel ve nükleer caydırıcılık gücü, onu bölgesinde dokunulmaz kılmakta ve saldırgan adımlar atabilmesini mümkün kılmaktadır.

Ekonomik Bağlam

İsrail’in ekonomi politiği, askeri-güvenlik öncelikleri ile yüksek teknoloji odaklı kalkınma modelinin iç içe geçtiği özgün bir yapı sergiler. Bir yandan ülke ekonomisi savunma harcamalarının yükünü taşırken, diğer yandan bu harcamalar teknoloji ve sanayi alanında yan ürünler üretmiş, İsrail’i bir inovasyon merkezi haline getirmiştir. 2020 itibariyle yıllık yaklaşık 400 milyar dolarlık GSYİH’ya sahip olan İsrail, kişi başına gelirde üst-orta gelirli ülkeler arasındadır. Ancak bu ekonomik başarının ardında büyük ölçüde dış destekler ve askeri-endüstriyel büyüme bulunmaktadır. ABD’nin 1970’lerden bu yana İsrail’e sağladığı mali yardım ve hibeler, ekonomik bağlamda kritik rol oynamıştır. 1976’dan beri dünyanın en fazla ABD yardımı alan ülkesi İsrail’dir; halen yılda yaklaşık 3 milyar dolar düzeyinde Amerikan yardımı almakta olup bu rakam İsrail GSYİH’sinin %2’sine yakındır. Yardımların yaklaşık dörtte üçü askerî niteliklidir ve bu sayede İsrail ordusunun teknoloji üstünlüğü sürekli desteklenmektedir. Kişi başına vurulduğunda, ABD’nin her İsrail vatandaşının cebine yılda 500 dolar koyduğu söylenebilir; karşılaştırma için ABD’nin Mısır’a kişi başı yardımı 20 dolar, Pakistan’a 5 dolar civarındadır. Üstelik bu resmî rakamlar dışında gizli askeri projeler, ortak Ar-Ge programları ve özel fonlar yoluyla ek destekler sağlandığı bilinmektedir. Amerikan yardımlarının yanı sıra, Yahudi diasporasının İsrail’e yaptığı doğrudan yatırımlar ve bağışlar da ekonomiye önemli katkı sunmaktadır.

İsrail ekonomisinin karakteristik bir özelliği, savunma sanayii ve yüksek teknolojinin lokomotif sektörler olmasıdır. 1960’lardan itibaren genişleyen askeri-sanayi kompleksi, 1980’ler ve sonrasında sivil yüksek teknoloji sektörünün de temelini oluşturmuştur. Havacılık, elektronik, siber güvenlik, biyoteknoloji gibi alanlarda İsrail şirketleri dünya çapında rekabet gücüne sahiptir. Örneğin insansız hava aracı (İHA) teknolojisinde İsrail, ABD’den sonra dünyanın en büyük ihracatçılarından biri konumundadır. Bu durum, İsrail’e hatırı sayılır bir ihracat geliri sağladığı gibi, başka ülkelerle stratejik işbirliklerini de teşvik etmektedir. Hindistan, Azerbaycan gibi ülkeler büyük çaplı İsrail savunma sistemi alıcılarıdır ve bu ticari ilişkiler diplomatik ittifaklara dönüşebilmektedir. Öte yandan, işgal altındaki Filistin topraklarının ekonomik sömürüsü de İsrail’e tek taraflı kazanç sağlamaktadır: Batı Şeria’daki verimli tarım arazileri ve su kaynakları fiilen İsrail’in veya yerleşimcilerin kontrolündedir; bu da tarım ve su yönetimi alanlarında İsrail ekonomisine avantaj sunar. Filistin’de üretilen bazı malların (örneğin Ürdün Vadisi’ndeki tarım ürünleri) İsrail markasıyla dünyaya ihraç edilmesi, işgalin ekonomik getirilerine örnek gösterilebilir. Son olarak, İsrail toplumu içindeki ekonomik eşitsizliklere değinmek gerekir: Askeri harcamalar ve güvenlik için ayrılan büyük bütçe, sivil alanda refah devletinin sınırlı kalmasına yol açmıştır. Toplumun yoksul kesimini ağırlıklı olarak oluşturan İsrail vatandaşı Araplar ve Ultra-Ortodoks Yahudiler, ülkenin yüksek teknoloji zenginliğinden orantısız derecede az pay almaktadır. Bu iç ekonomik gerilimler, güvenlikçi önceliklerin gölgesinde kalsa da, İsrail’in uzun vadeli sürdürülebilir kalkınması için çözüm bekleyen meselelerdir.

Dini Bağlam

İsrail-Filistin denkleminde din olgusu, hem çatışmanın sebeplerinden biri olarak hem de meşrulaştırma aracı şeklinde önemli bir rol oynamaktadır. İsrail devleti, resmi olarak seküler bir yapıya sahip olsa da “Yahudi devleti” fikrine dayanmaktadır ve din ile ulus kavramları iç içe geçmiştir. Yahudilik, sadece bir inanç sistemi değil aynı zamanda etno-kültürel bir kimlik olarak görüldüğünden, İsrail vatandaşlığının temeli dinî aidiyete bağlanmıştır. Kudüs kenti, üç İbrahimi din için de kutsal sayılan mekanlara ev sahipliği yapar: Yahudiler için Tapınak Tepesi (ve Ağlama Duvarı), Hristiyanlar için Kutsal Kabir Kilisesi, Müslümanlar için Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra burada bulunmaktadır. Bu durum, dini boyutu siyasi ihtilafın tam merkezine yerleştirmektedir. Özellikle 1967’de Doğu Kudüs’ün işgaliyle birlikte İsrail, Kudüs’ü “ebedi ve bölünmez başkenti” ilan ederek tüm şehri egemenliği altına aldığını duyurmuştur. Uluslararası hukuk tarafından tanınmayan bu ilhak, İslam dünyasında büyük tepkilere yol açmış ve Filistin mücadelesini sadece milliyetçi değil aynı zamanda İslami bir dava haline getirmiştir. Bugün Filistin direnişinin önemli aktörlerinden HAMAS gibi örgütler mücadelelerini açıkça dini söylemle tanımlamaktadır.

İsrail iç siyasetinde de dini kimliklerin belirleyici olduğunu görmekteyiz. Nüfusun yaklaşık %20’sini oluşturan dindar-ultra Ortodoks Yahudiler (Haredim), koalisyon hükümetlerinde kilit roller üstlenmekte ve ülkedeki kişisel statü yasaları tamamen dini kurallara (Musevi şeriatına, Halakha’ya) göre belirlenmektedir. Laik kesim ile dindar kesim arasında yaşam tarzı ve ideoloji farkları olsa da, Filistin politikası söz konusu olduğunda çoğunlukla ortak bir zeminde buluşurlar. Dini saikler özellikle yerleşimci hareketinde öne çıkmaktadır: Batı Şeria’daki yasadışı yerleşimleri teşvik eden birçok radikal yerleşimci, Tevrat’ta vaat edildiğine inandıkları “Eretz Yisrael” (Büyük İsrail) idealini gerçekleştirme motivasyonuyla hareket etmektedir. Bu anlamda din, İsrail’in toprak politikalarına ilham veren bir ideolojik araçtır. Öte yandan, İsrail devleti dini unsurları uluslararası destek devşirmek için de kullanmaktadır. Özellikle ABD’de nüfuz sahibi Evanjelik Hristiyan hareket, teolojik nedenlerle (Mesih’in dönüşü inancı gibi) İsrail’i koşulsuz desteklemektedir. İsrailli liderlerin İncil referansları yaparak Batı’da Hristiyan kamuoyuna mesaj vermesi sık rastlanan bir durumdur. Örneğin Başbakan Benyamin Netanyahu, konuşmalarında sıkça Yahudi halkının “Tanrı tarafından bu topraklara döndürülme” misyonundan bahsederek hem kendi tabanının dini duygularına seslenir hem de Hristiyan Siyonistlerin desteğini pekiştirir. Sonuç olarak, din faktörü İsrail-Filistin çatışmasını derinleştiren ve karmaşıklaştıran bir boyuttur. Dini retorik, hem çatışmanın taraflarınca mobilizasyon aracı olarak kullanılmakta hem de çözüm girişimlerinde duygusal engeller oluşturmaktadır.

Kültürel Bağlam

İsrail’in küresel imajı ve meşruiyet söylemi büyük ölçüde kültürel ve tarihsel narratifler üzerinden inşa edilmiştir. Avrupa’daki Yahudi soykırımının (Holokost) hafızası, İsrail’e uluslararası alanda uzun süre önemli bir mağduriyet kredisi sağlamıştır. Batı kamuoyunda, İsrail’in varlığı bir “tarihsel tazmin” veya Yahudi halkının trajedilerden sonra kendi yurdunda güven içinde yaşama hakkı olarak görülmüş; bu da İsrail’in politikalarına yönelik eleştirileri yıllarca sınırlamıştır. İsrail devleti de Holokost anısını canlı tutarak ve kendi güvenlik endişelerini bu bağlama oturtarak kültürel meşruiyetini pekiştirmeye çalışır. Örneğin, İsrail’e yöneltilen her sert eleştirinin antisemitizm ile eş tutulması, sık başvurulan bir stratejidir. Chicago Üniversitesi’nden John Mearsheimer ve Harvard’dan Stephen Walt’ın “İsrail Lobisi” çalışmasında belirttikleri gibi, ABD’de dahi İsrail’e yönelik en ufak eleştiriler, hemen antisemitizm suçlamalarıyla bastırılmaktadır; hatta eski ABD Başkanı Jimmy Carter, İsrail politikalarını eleştiren kitabı (Palestine: Peace Not Apartheid) nedeniyle “Nazi yanlısı” şeklinde ağır ithamlara maruz kalmıştır. Bu tür kültürel baskılar, dünya genelinde İsrail’e dair tartışmaları şekillendirmekte ve çoğu zaman tek taraflı bir anlatının hâkim olmasına yol açmaktadır.

İsrail ayrıca küresel medya ve popüler kültürde kendini olumlu bir imajla sunma konusunda da aktif çaba göstermiştir. 1960’lardan itibaren Batı sinemasında ve edebiyatında İsrail genellikle “küçük ama cesur ulus” imgesiyle, Filistinliler ise “terörist” stereotipiyle yer aldı. Bu kültürel temsil, kamuoylarının çatışmaya bakışını uzun süre etkiledi. Örneğin Leon Uris’in Exodus romanı ve onun film uyarlaması, İsrail’in kuruluş hikâyesini kahramanca bir destan olarak popülerleştirmiştir. Öte yandan Filistinlilerin anlatısı marjinalize edilmiş, Edward Said’in Oryantalizm kuramında vurguladığı üzere, Filistin halkı “öteki”leştirilerek haklı talepleri görünmez kılınmıştır. Ancak günümüzde alternatif iletişim kanalları ve sosyal medyanın yükselişiyle bu tek yönlü kültürel hegemonya sarsılmaya başlamıştır. Dünya kamuoyunda, özellikle genç nesiller arasında Filistinlilerin yaşadığı zulme dair farkındalık artmakta, İsrail’in imajı monolitik biçimde olumlanmamaktadır. İsrail hükümeti ise bu meydan okumaya karşı kendi kültürel-yumuşak güç araçlarını seferber etmektedir: Hasbara adı verilen resmi propaganda mekanizmasıyla sosyal medya kampanyaları yürütmek, uluslararası akademi ve sanat çevrelerinde İsrail’i boykot girişimlerine karşı lobi yapmak, bunların başında gelir. Son dönemde İsrail, dijital platformlarda algı yönetimi için bot hesaplar ve organize çevrim içi kampanyalar kullanmakla da suçlanmaktadır. Kültürel boyutta ayrıca İsrail toplumunun ideolojik eğitimine değinmek gerekir. İsrail’de okul müfredatından askerlik sonrasındaki toplumsallaşmaya kadar her alanda, Yahudi halkının binlerce yıllık mağduriyeti ve yeni devletin “mucizevi” kuruluşu anlatısı genç nesillere aşılanmaktadır. Filistinlilere dair anlatı ise çoğunlukla güvenlik tehdidi ekseninde önyargılı bir şekilde verilir. Bu tek yanlı tarih yazımı ve bellek politikası, çatışmanın çözümüne yönelik empati gelişmesini zorlaştıran kültürel etkenler arasında sayılabilir.

Filistin Meselesi

Filistin meselesi, İsrail’in uluslararası sistemdeki tartışmalı konumunun merkezinde yer alan, tarihsel ve ahlaki boyutlarıyla devasa bir sorundur. 1948 yılında İsrail’in kuruluşuyla topraklarından uzaklaştırılan yüzbinlerce Filistinli, bugün torunlarıyla birlikte dünya genelinde milyonlarca kişilik bir mülteci topluluğu oluşturmuştur. Filistin sorunu, bir halkın kendi yurdunda devlet kurma hakkı ile başka bir halkın aynı topraklar üzerindeki egemenlik iddiasının çatışmasıdır. 1967 savaşı sonrasında İsrail’in tüm Filistin topraklarını (Batı Şeria ve Gazze’yi) işgal etmesi, sorunu yeni bir evreye taşımıştır. Bu tarihten itibaren Filistin halkı işgal altında yaşamaktadır ve kapsamlı barış müzakereleri bir türlü kalıcı çözüme ulaşamamıştır. 1987’de patlak veren Birinci İntifada (Filistin ayaklanması) ve 2000 yılındaki İkinci İntifada, Filistin toplumunun işgale karşı kitlesel direnişini dünya gündemine taşımıştır. Ancak İsrail’in askeri gücü ve uluslararası desteği karşısında bu ayaklanmalar, ağır bedeller ödetmesine rağmen somut siyasi kazanım elde edememiştir. 1993 Oslo Anlaşmaları ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) İsrail’i tanırken, İsrail de Gazze ve Batı Şeria’da sınırlı özerklik sunacak Filistin Ulusal Otoritesi’nin kurulmasını kabul etmiştir. Bu süreç başlangıçta karşılıklı iki devlet perspektifine dayalı çözüm umudu doğurmuşsa da, takip eden yıllarda İsrail’in yeni yerleşimler inşa etmeye devam etmesi ve zor konularda (Kudüs’ün statüsü, mültecilerin dönüş hakkı, sınırlar gibi) uzlaşmaz tutumu nedeniyle Oslo süreci başarısızlığa uğramıştır.

Günümüzde Filistin toprakları fiilen üçe bölünmüş durumdadır: İsrail devleti sınırları içinde kalan 1948 Arapları (İsrail vatandaşı Filistinliler) ikincil konumda yaşamaktadır; 1967’de işgal edilmiş ancak Filistin Özerk Yönetimi’ne bırakılmış kent parçaları (Batı Şeria’nın A ve B bölgeleri) sınırlı sivil yönetime sahip bantlar halindedir; geri kalan tüm alanlar ise (Batı Şeria’nın %60’ı –C bölgesi– ve Doğu Kudüs ile Gazze Şeridi) İsrail’in askeri kontrolü altındadır. Gazze, 2005’te İsrail yerleşimleri tahliye edilmesine rağmen 2007’den bu yana bir abluka altında, adeta “açık hava hapishanesi” niteliğindedir. İsrailli tarihçi İlan Pappé, Gazze ve işgal altındaki bölgeleri “yeryüzünün en büyük hapishanesi” olarak tanımlarken, dört milyonu aşkın Filistinlinin duvarlar ve tel örgüler ardında özgürlüklerinden yoksun yaşamaya mahkûm edildiğine dikkat çeker. Batı Şeria’da ise 1990’lardan itibaren inşa edilen ayrım duvarı (Batı Şeria Duvarı), Filistinli toplulukları küçük gettolara hapsetmiş; hareket özgürlüğünü kısıtlayarak ekonomik ve toplumsal hayatı felç etmiştir. Öte yandan, Filistin meselesi sadece toprak ve egemenlik sorunu olmayıp aynı zamanda ağır bir insan hakları trajedisi boyutunu da barındırmaktadır. İsrail’in askeri yönetimi altında Filistinliler sık sık keyfi tutuklamalara, ev yıkımlarına, kolektif cezalandırma uygulamalarına maruz kalmaktadır. Gazze’de uygulanan abluka nedeniyle temel insani ihtiyaçlar bile karşılanamaz haldedir. BM ve uluslararası insan hakları örgütleri İsrail’in bu uygulamalarını defalarca kınayan raporlar yayımlamıştır. Nitekim 2021’de Human Rights Watch ve 2022’de Amnesty International da İsrail’in Filistinlilere yönelik rejimini “apartheid” olarak nitelemiş, bu sistematik ayrımcılığın bir insanlık suçu boyutuna vardığını belirtmişlerdir.

Filistin meselesinin uluslararası politikadaki yeri, onu bir “küresel vicdan yarası” haline getirmiştir. Soğuk Savaş döneminde dahi bloklarüstü bir sorun olarak BM gündeminde kalan Filistin, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kuruluşuna (1969) ilham vermiş, sayısız BM Genel Kurul kararıyla Filistin halkının hakları tanınmıştır. 2012’de Filistin devletinin BM’de “gözlemci devlet” statüsü kazanması, diplomatik olarak önemli bir adım olsa da sahadaki gerçekleri değiştirmemiştir. İsrail, güçlü müttefiklerinin desteğiyle Filistinlilerin devletleşme çabalarını engellemeyi sürdürmektedir. Filistin tarafı ise iç bölünmeler (FKÖ ile Hamas ayrılığı) ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle zayıf bir konumdadır. Sonuç olarak Filistin meselesi, 21. yüzyıla girerken de çözümsüz biçimde devam eden ve İsrail’in uluslararası imajını olumsuz etkileyen bir kronik krizdir. Bu mesele çözülmedikçe Orta Doğu’da kalıcı barış ve istikrarın mümkün olamayacağı, pek çok uzman ve lider tarafından dile getirilmektedir. İsrail’in küresel sistem içindeki meşruiyeti de Filistinlilere adil bir çözüm bulunmasına bağlı olacaktır; zira mazlumdan zalime dönüşen bir aktör olarak anılmak, İsrail’i uluslararası toplumda giderek yalnızlaştırma potansiyeline sahiptir.

İşgal Stratejileri

İsrail’in 1967’den bu yana işgal altında tuttuğu Filistin topraklarındaki yönetim uygulamaları, modern çağın en uzun süren askerî işgallerinden birini oluşturur. Bu süre zarfında İsrail, değişen koşullara uyum sağlayarak çeşitli işgal stratejileri geliştirmiştir. Temel strateji, ele geçirilen topraklarda demografik ve coğrafi gerçekliği geri dönülmez biçimde değiştirmeye yöneliktir. Bu amaçla ilk günden itibaren Yahudi yerleşim birimleri kurulması devlet politikası haline getirilmiştir. Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da uluslararası hukuka aykırı biçimde inşa edilen yerleşimler, Filistin topraklarını parçalayarak bir Filistin devletinin coğrafi temelini ortadan kaldırmayı hedefler. 2023 itibariyle Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te 280’den fazla yerleşim kurulmuş olup buralarda 700 bine yakın Yahudi yerleşimci yaşamaktadır. Yerleşimlerin etrafında İsrail ordusu tarafından “güvenlik bölgeleri” oluşturulmakta, böylece Filistinlilerin kendi topraklarına erişimi kısıtlanmaktadır. Yerleşimci şiddeti de işgal stratejisinin gayrıresmî bir uzantısıdır: Radikal yerleşimciler sık sık Filistinli çiftçilere ve köylere saldırırken, İsrail güvenlik güçleri genellikle bu saldırıları cezasız bırakmakta veya örtük destek sunmaktadır. Bu yolla Filistin köylerinde sürekli bir güvensizlik ortamı yaratılarak sessiz bir etnik temizlik amaçlanır.

İşgal yönetiminin bir diğer boyutu, böl ve yönet taktiğidir. İsrail, Filistin toplumunu coğrafi, siyasi ve sosyal düzeylerde bölmeyi başarmıştır. Coğrafi bölünme, Oslo sonrası idari bölgelere ayrılan Batı Şeria’da barizdir: Adeta bir Bantustan modelini andıran A, B, C bölgeleri sayesinde Filistinliler küçük adacıklara sıkıştırılmıştır. Siyasi bölünme ise Gazze’yi kontrol eden Hamas ile Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi (FKÖ/Fetih) arasındaki ayrılıktır ki İsrail bu ayrılığı körüklemekten menfaat sağlamaktadır. Örneğin 2007’de Hamas Gazze’de iktidarı ele geçirdiğinde İsrail ve bazı Batılı güçler, Fetih yönetimine destek vererek Filistinliler arası uzlaşıyı engellemiş, abluka altındaki Gazze’yi ayrı bir hapishaneye dönüştürmüştür. Sosyal bölünme kapsamında ise İsrail, işgal altındaki halkın direniş azmini kırmak için ekonomik bağımlılık yaratma yoluna gitmiştir: On yıllar boyunca on binlerce Filistinli, İsrail’de düşük ücretli işlere mecbur bırakıldı; bu işgücü bağımlılığı, Filistin’in kendi kendine yeterli bir ekonomi kurmasını sekteye uğrattı. İşgal stratejileri arasında psikolojik harp unsurları da önemli yer tutar. Sürekli kontrol noktaları, ev baskınları, gece yarısı tutuklamaları gibi uygulamalarla Filistinlilere gündelik hayatın her anında bir denetleme hissi verilir. Genç nesillerin normal bir yaşam deneyimlemeleri engellenerek, toplumun geleceği rehin alınır. Ayrıca hukuki alanda da İsrail kendi işgalini “yasallaştırmak” için adımlar atmıştır: Kendi iç hukukunda çıkardığı Acil Durum ve Askeri Yönetim düzenlemeleriyle Filistinlilere ayrı ve keyfi kurallar uygulamakta, fiilen bir çift hukuk sistemi yaratmaktadır (İsrailliler sivil mahkemelere tâbi iken aynı bölgede Filistinliler askeri mahkemelerde yargılanır).

Gazzeli ve Batı Şerialı Filistinlilerin maruz kaldığı kuşatma stratejisi ise 21. yüzyılda en sert biçimini almıştır. Özellikle 2006’daki seçimleri Hamas’ın kazanması sonrasında Gazze’ye uygulanan tam abluka, 2 milyonu aşkın insanı dünya ile bağlantısı kesik bir şekilde yaşatmaktadır. İsrail bu ablukayı kendi güvenliği için zorunlu göstermeye çalışsa da aslında toplu cezalandırma kapsamındadır ve uluslararası hukuka aykırıdır. Gazze’ye giriş çıkışlar, denizden balıkçılık mesafesi, temel insani malzemelerin geçişi hep İsrail’in keyfî onayına bağlıdır. Aralıklı aralıklarla İsrail ordusu Gazze’ye geniş çaplı harekâtlar düzenleyerek altyapıyı tahrip etmekte, sivil can kayıplarına yol açmaktadır (2008-09, 2012, 2014, 2021 ve 2023 operasyonları gibi). Bu döngüsel şiddet siyaseti, Gazze’yi sürekli bir kriz ve yıkım halinde tutarak Filistin direnişinin nefes almasını önleme stratejisidir. Batı Şeria’da da benzer şekilde İsrail, 2002’den beri inşa ettiği Ayrım Duvarı ile Filistin topraklarının %10’unu fiilen ilhak etmiş durumdadır. Duvar, Filistin yerleşimlerini kuşatıp birbirinden ayırırken, önemli tarım arazilerini ve su kaynaklarını İsrail tarafında bırakmıştır. Sonuç olarak, İsrail’in işgal stratejileri çok katmanlı bir yapıya sahiptir: Demografi mühendisliği (yerleşimler), coğrafi bölünme (duvar, kontrol noktaları), siyasi ayrıştırma (Gazze-Fetih ayrılığı), ekonomik tahakküm (abluka ve işgücü bağımlılığı) ve psikolojik yıldırma taktikleri iç içe uygulanmaktadır. Bu stratejilerin nihai amacı, Filistinlilerin toprağa, kaynağa ve yönetime dair tüm hak iddialarını fiilen imkânsız kılmak, dirençlerini kırmak ve teslimiyeti kabullenmeye zorlamaktır. Ancak bugüne dek ne uluslararası tepki ne de Filistin halkının iradesi tamamen bastırılabilmiştir; işgal stratejileri, İsrail’e kısa vadeli kontrol sağlasa da uzun vadede çözüm yerine sürdürülemez bir apartheid düzeni yaratmıştır.

Askeri-Endüstriyel Kompleks

İsrail, kuruluşundan itibaren güvenlik kaygısıyla yoğrulmuş bir devlet olduğundan, askeri-endüstriyel kompleksini olağanüstü boyutlarda geliştirmiştir. Bugün İsrail’i eleştirel şekilde inceleyen uzmanlar, ülkenin adeta bir “güvenlik şirketi devlet” haline geldiğini, işgal ve çatışma koşullarının teknoloji ve silah sanayiine dönüştürüldüğünü belirtmektedir. Nitekim Filistin toprakları, İsrail için bir nevi laboratuvar işlevi görmektedir: İşgal altındaki bölgelerde yeni silahlar, gözetim sistemleri ve baskı teknikleri gerçek zamanlı olarak denenmekte; burada “saha testi”nden geçirilen araçlar daha sonra dünya pazarına sürülmektedir. Avustralyalı gazeteci Antony Loewenstein bu olguyu “Filistin Laboratuvarı” olarak adlandırmış ve İsrail’in işgal teknolojilerini küresel ölçekte nasıl ihraç ettiğini detaylarıyla ortaya koymuştur. Loewenstein’in incelemesine göre, Güney İsrail’de Negev Çölü’nde inşa edilen ve içinde maket bir Arap köyü barındıran askeri eğitim üsleri, İsrail askerlerine Gazze ve Batı Şeria’da karşılaştıkları koşulların bir simülasyonunu sağlamaktadır. Askerler burada “mini Gazze” dedikleri bu yapay köyde baskın ve çatışma tatbikatları yaparak Filistinli nüfusa karşı tecrübe kazanmaktadır. Filistinlilerin “düşman” olarak tanımlandığı ve her türlü yeni gözetleme teknolojisinin denendiği işgal ortamı, İsrail devletine paha biçilmez bir deneyim bankası sunmuştur.

İsrail’in askeri-endüstriyel kompleksi yalnızca savunma bakanlığına bağlı kurum ve şirketlerden değil, aynı zamanda özel sektör girişimlerinden oluşan geniş bir ağdır. Örneğin insansız hava araçları üreticisi IAI (Israel Aerospace Industries) ve Elbit Systems, dünyadaki çatışma bölgelerine ihraç ettikleri dronları önce Gazze üzerinde test etmişlerdir. İsrail ordusunun sık kullandığı “Skylark” mini-İHA’lar veya “Harop” tipi kamikaze İHA’lar, Gazze’deki operasyonlarda denenmiş ve bu sayede uluslararası alıcılara “saha tarafından kanıtlanmış” (battle-proven) etiketiyle pazarlanmıştır. Keza kentsel savaşa yönelik geliştirilen zırhlı buldozerler, sensör sistemleri, duvar delme mühimmatları da önce Filistin kamplarında kullanılmıştır. Gözetim teknolojileri alanında da İsrail başı çekmektedir: Yüz tanıma sistemleri, biyometrik veri tabanları ve kitle izleme yazılımları Batı Şeria’daki kontrol noktalarında ve Kudüs’te uygulanmakta, böylelikle mükemmelleştirilen bu teknolojiler ihraç edilmektedir. Özellikle son yıllarda ortaya çıkan Pegasus casus yazılımı, İsrail menşeli NSO Group şirketince geliştirilmiş ve gazetecilerden aktivistlere birçok kişinin telefonlarını hacklemek için dünya çapında kullanılmıştır. Bu yazılımın Suudi Arabistan tarafından muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın takibinde kullanılması veya Meksika’da aktivistlerin izlenmesi skandalı, İsrail’in ürettiği dijital silahların otoriter rejimlere servis edildiğini göstermiştir. Loewenstein’in ortaya koyduğu üzere, İsrail kendi geliştirdiği casusluk teknolojisi ve savunma donanımı ile dünyanın en zor ve baskıcı çatışmalarından bazılarını körükleyen bir tedarikçi konumundadır. Myanmar’da Arakan (Rohingya) Müslümanlarına karşı soykırım niteliğinde operasyonlar yürüten orduya satılan İsrail yapımı silahlar veya Avrupa Birliği’nin Akdeniz’de göçmenleri izlemek için kullandığı İsrail dronları, bu duruma örnektir.

İsrail, askeri sanayi ihracatında dünyanın önde gelen ülkelerinden biridir; yıllık savunma ihracatı 2022 itibariyle 12 milyar doları aşmıştır. Bu ihracatın önemli bir kısmı, Ar-Ge’si işgal altında geliştirilen ürünlerden oluşmaktadır. İsrail, bu yolla hem ekonomik kazanç sağlamakta hem de diğer devletleri kendi güvenlik paradigmasına ortak etmektedir. Çünkü İsrail’den silah ve teknoloji alan ülkeler, dolaylı olarak İsrail’in askeri politikalarına onay vermiş ve Filistin’deki işgale ses çıkarmamayı tercih etmiş duruma düşmektedir. Loewenstein bu çıkar ilişkisini “dünyanın dört bir yanındaki despot rejimler ve hatta demokratik hükümetler, İsrail’in Filistin’i işgaline ortak oluyor” şeklinde ifade eder. Gerçekten de Hindistan’dan Brezilya’ya, Afrika’dan Doğu Asya’ya kadar pek çok ülkenin güvenlik kuvvetleri İsrail’de eğitilmekte, İsrail yapımı teçhizat kullanmaktadır. Bu durum, İsrail’e küresel ölçekte nüfuz kazandıran görünmez bir ağ teşkil eder. Örneğin Afrika’da Ruanda’dan Etiyopya’ya bazı devletler İsrail ile yakın askeri işbirliği sayesinde uluslararası arenada İsrail lehine oy kullanmakta veya diplomatik destek sunmaktadır. Sonuç olarak, İsrail’in askeri-endüstriyel kompleksi sadece ekonomik bir sektör değil, aynı zamanda stratejik bir araçtır. İşgal topraklarında süreklileşmiş düşük yoğunluklu çatışma hali, bu komplekse kesintisiz bir test sahası ve vitrin sağlamaktadır. Bu nedenle, kimilerine göre İsrail’in statükoyu (yani çözümsüz çatışma durumunu) sürdürmesinin ardında, bu askeri-tech sektörünün çıkarları yatmaktadır. Barış durumunda rekabet avantajını kaybetmekten korkan bu kompleks, iç siyasette de etkili olup çatışmacı politikaları teşvik edebilmektedir. İsrail’de ordu kökenli birçok siyasetçinin bulunması ve savunma şirketleriyle kurdukları çıkar bağları, bu olasılığı güçlendirmektedir. Kısacası, İsrail’in askeri-endüstriyel kompleksi, işgalin hem bir sonucu hem de sürdürülmesinin bir nedeni olarak küresel sistemde önemli bir yer işgal etmektedir.

Medya Kontrolü

Kamuoyunun algısı ve uluslararası medya söylemi, İsrail-Filistin meselesinde adeta ikinci bir cephe gibidir. İsrail, konvansiyonel savaştaki maharetini enformasyon savaşı alanında da göstererek yıllar içinde güçlü bir medya kontrol ve propaganda mekanizması oluşturmuştur. Bu kapsamda yürütülen çabalara İbranice “açıklama” anlamına gelen Hasbara adı verilir. Hasbara, İsrail’in dünya genelinde kendi politikalarını olumlu göstermek veya eleştiri ve kötü imajı bastırmak amacıyla yürüttüğü organize halkla ilişkiler faaliyetlerinin bütününü ifade eder. Özellikle çatışmaların yoğunlaştığı dönemlerde İsrail hükümeti, uluslararası medyayı şekillendirmek için yoğun çaba sarfeder. Örneğin Ekim 2023’te Gazze’de savaş sürerken İsrail, Katar merkezli Al Jazeera gibi kendisine eleştirel yayınlar yapan uluslararası basın kuruluşlarını hedef almış, İsrail parlamentosuna bu medya organlarını yasaklamaya yönelik yasa teklifleri sunulmuştur. İfade özgürlüğünü kısıtlayan bu tür adımlar, İsrail içinde artan otoriter eğilimlerin de göstergesidir. Netanyahu hükümeti döneminde muhalif görüşlere sahip birkaç anaakım medya kuruluşu dışında İsrail iç medya ortamı büyük ölçüde tek sesli hale getirilmiştir. Özel televizyon kanallarının hükümet yanlısı iş insanlarının eline geçmesi ve sosyal medyada farklı sesleri hedef alan organize karalama kampanyaları, bu tekdüzeliği pekiştirmektedir.

İsrail’in uluslararası algıyı kendi lehine çevirmek için başvurduğu temel söylem ise terörle mücadele temasıdır. 11 Eylül 2001 sonrası ABD’nin “teröre karşı savaş” doktrinini sahiplenen İsrail, Filistinlilerle çatışmasını da aynı çerçeveye oturtmaya gayret etmiştir. Hasbara kampanyaları kapsamında İsrailli yetkililer, Gazze’ye veya başka bölgelere yönelik askeri operasyonları dünyaya anlatırken sürekli “teröristlerle mücadele ettikleri” tezini işlerler. Filistinli direniş grupları –sivilleri hedef alan eylemleri olsun veya olmasın– kategorik olarak “terörist” etiketiyle sunulur; böylece İsrail’in yaptığı hava saldırıları veya operasyonlar meşru müdafaa olarak çerçevelenir. Bu dil, Amerikan medya söylemiyle büyük paralellik gösterir: “İsrail, varlığını ve halkını teröre karşı savunuyor” mesajı kamuoylarına aktarılırken, çatışmanın asimetrik doğası gölgelenir. Dina Matar, İsrail’in özellikle Ekim 2023’ten itibaren bu propagandayı iyice yoğunlaştırdığına ve devlet yetkililerinin İncil’den ifadeler dahi kullanarak Batı’daki Hristiyan kamuoyunu seferber etmeye çalıştığına dikkat çeker. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) sözcüleri, sosyal medya platformlarında son derece aktif olup, anlık paylaşımlarla kendi narratiflerini dolaşıma sokmaktadır. Buna karşın çatışma bölgelerinden bağımsız gazetecilerin haber geçmesi çoğu zaman İsrail tarafından engellenir: Gazze’de gazetecilerin sahada çalışması hayat riskiyle maluldür, Batı Şeria’da ise İsrail ordusu akreditasyon ve hareket sınırlamalarıyla basını kontrol altında tutar. Hatta 2022’de Al Jazeera muhabiri Shireen Abu Akleh’in Jenin mülteci kampında İsrail ateşiyle öldürülmesi, dünya çapında infial yaratmıştır. İsrail başlangıçta suçu reddetse de deliller muhabirin İsrail askerlerince hedef alındığını gösterdi. Bu olay, İsrail’in gerçeğin ortaya çıkmasını önlemek adına basını susturmaya ne denli hazır olduğunun sembolü haline geldi.

Medya kontrolü ve manipülasyonu konusunda İsrail’in bir diğer boyutu da diasporadaki lobiler ve dost medya kanallarıdır. Başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinde İsrail yanlısı mesajları tekrarlayan güçlü medya kuruluşları ve yorumcular bulunmaktadır. Özellikle Amerikan medya ortamında uzun süre İsrail’in anlatısı sorgulanmadan kabul görmüştür. New York Times, Washington Post gibi gazeteler ile CNN, Fox News gibi kanallarda İsrail-Filistin çatışması çoğunlukla İsrail’in resmi söylemine yakın bir çerçevede işlendi. Ancak alternatif medya kaynaklarının güçlenmesi ve Filistinli aktivistlerin dijital mecralarda seslerini duyurmasıyla bu tekel kırılmaya başlamıştır. Son yıllarda sosyal medyada İsrail’in ihlallerine dair görüntü ve haberler hızlıca yayılmakta, ana akım medyanın filtrelerini aşmaktadır. Bu durum karşısında İsrail, dijital platformlar üzerinde de baskı kurma yoluna gitmiştir. Örneğin Facebook ve Twitter gibi mecralara içerik kaldırma talepleri ilettiği, Filistin yanlısı paylaşımları “terörü övme” gerekçesiyle sildirdiği insan hakları örgütlerince raporlanmıştır. Ayrıca İsrail, kendi destekçilerini çevrimiçi tartışmalarda aktif olmaya teşvik etmekte; resmi kurumlar koordinasyonunda gönüllü “sosyal medya savaşçıları” ordusu yaratmaktadır. Böylece Twitter, Reddit gibi platformlarda İsrail politikalarını aklamaya çalışan veya eleştirenleri itibarsızlaştıran organize hesap hareketlilikleri gözlemlenmektedir. Tüm bu çabaların ortak noktası, İsrail’in işgal ve saldırılarını haklı gösterecek bir algı kalkanı oluşturmaktır. Medya kontrolü, İsrail’in “görünmez cephaneliğinin” önemli bir parçasıdır ve uluslararası tepkileri yönlendirmede kısmen başarılı olduğu da teslim edilmelidir. Bununla birlikte, gerçeklerin tümüyle bastırılması mümkün olamamaktadır; özellikle insani krizlerin derinleştiği dönemlerde İsrail’in PR stratejileri, küresel kamuoyu vicdanının baskısı karşısında yetersiz kalabilmektedir.

Nükleer Güç Dengesi

İsrail’in Ortadoğu’daki stratejik hegemonyasının en kritik unsuru, nükleer silah tekelidir. İsrail, bölgedeki tek nükleer silah kapasitesine sahip devlettir ve bunu resmi olarak teyit etmese de dünyanın geri kalanı bu gerçeği kabullenmiş durumdadır. Nükleer programı 1950’lerin sonunda Fransız yardımıyla Dimona Nükleer Tesisi’nde başlatan İsrail, 1960’ların sonuna gelindiğinde nükleer bomba üretme yeteneğini kazanmıştır. Ülke, bu konuda “belirsizlik politikası” izleyerek ne doğrular ne yalanlar; ancak yabancı istihbarat raporları ve uzman analizleri İsrail’in onlarca nükleer savaş başlığı stokladığını öne sürmektedir. Örneğin eski ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın sızan bir e-postasında İsrail’in “200 adet nükleer başlığa” sahip olduğu belirtilmiş, uzmanlar ise genelde 80 ila 200 arasında bir cephanelikten bahsetmişlerdir. 1986’da İsrail’in Dimona tesisinde teknisyen olarak çalışmış Mordehay Vanunu isimli bir Yahudi’nin, İngiliz basınına sızdırdığı fotoğraf ve bilgiler bu gizli programı açığa çıkarmıştır. Vanunu’nun ifşaatını değerlendiren batılı nükleer bilimciler, İsrail’in 1980’lere gelindiğinde İngiltere, Fransa ve Çin ayarında yıkıcı güce sahip bombalar ve bunları atabilecek füze sistemleri üretebildiğini ortaya koymuştur. Vanunu’nun ifşa ettiği gerçekler İsrail tarafından asla yalanlanmamış, ancak kendisi Roma’da Mossad tarafından kaçırılarak İsrail’e getirilmiş ve 18 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu olay, İsrail’in nükleer sırlarını korumak için uluslararası hukuku bile hiçe sayabileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir.

İsrail’in nükleer doktrini, caydırıcılık ve “Samson seçeneği” kavramları etrafında şekillenir. Caydırıcılık açısından bakıldığında, İsrail nükleer varlığı sayesinde herhangi bir ülkeden gelebilecek varoluşsal tehdidi püskürtebileceği imasını sürekli canlı tutar. Fiilen, hiçbir bölge ülkesi İsrail’i topyekûn imha etmeye kalkışırsa cezasının çok ağır olacağı bilinmektedir. Bu durum, 1973 Yom Kippur Savaşı’nda test edilmiş; savaşın ilk günlerinde varoluşsal kaygıya kapılan İsrail liderliği nükleer silahlarını alarma geçirmiş, ABD’nin de müdahalesiyle durum dengeye oturmuştur (açık kaynaklara yansıyan iddialara göre). “Samson seçeneği” ise, eğer bir gün İsrail yok oluş tehdidiyle karşılaşırsa nükleer silahlarını tüm düşmanlarına karşı kullanarak birlikte yok olmayı göze alabileceği stratejisidir – adını Kitab-ı Mukaddes’teki Filistin tapınağını yıkıp düşmanlarıyla birlikte ölen Samson’dan alır. Bu söylem bile tek başına, nükleer caydırıcılığın ciddiyetini dünyaya hissettiren bir psikolojik unsurdur. İsrail bugüne kadar Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT) imzalamamış, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) denetimine de kapalı kalmıştır. Bu da uluslararası hukukta bir çifte standart eleştirisine yol açar: İran gibi antlaşmaya taraf ülkeler barışçıl nükleer faaliyetleri yüzünden ağır denetim ve yaptırımlara uğrarken, İsrail sahip olduğu nükleer cephanelik için en küçük bir yaptırımla karşılaşmamaktadır. Resolutionlarla bu konuda adım atmak isteyen uluslararası girişimler ise daimi üyelerin (özellikle ABD’nin) engeline takılmıştır.

İsrail, kendi nükleer tekeline meydan okuyabilecek girişimleri önlemek için geçmişte askeri güç kullanmaktan çekinmemiştir. 1981’de Saddam Hüseyin’in Irak’ının inşa ettiği Osirak reaktörünü bombalayarak ülkenin nükleer silah edinme ihtimalini sıfırlamıştır. Benzer şekilde Suriye’de 2007’de gerçekleştirilen operasyonda, bir nükleer tesis olduğu iddia edilen yapı yerle bir edilmiştir. 2010’lu yıllarda ise İran’ın nükleer programına karşı yoğun bir uluslararası kampanya yürütmüş; ABD’yi İran’a yaptırımlar uygulamaya ikna etmiş ve kendisi de perde gerisinde İran’lı nükleer bilim insanlarına yönelik suikastlar düzenlemiştir (2010-2012 arasında dört İranlı fizikçinin öldürülmesi gibi). Bu hamleler, bölgede nükleer güç dengesinin İsrail lehine tek taraflı kalmasını sağlamıştır. İsrail’in resmî söyleminde “Ortadoğu’nun nükleer silahlardan arındırılması” fikri desteklenir görünse de, pratikte bunun önündeki en büyük engel kendisidir. Zira olası bir anlaşma çerçevesinde kendi silahlarından vazgeçmesi veya denetime açması beklenir ki İsrail bunu ulusal intihar saymaktadır. Bu nedenle, uluslararası toplantılarda İsrailli temsilciler konuyu gündeme getiren Arap ve İranlı diplomatlara “İsrail’in kendini savunma hakkı” klişesiyle karşılık verip somut diyalogdan kaçınırlar.

Nükleer güce sahip olmanın İsrail’e sağladığı stratejik özgüven, konvansiyonel alanda da daha cüretkâr davranmasına yol açmıştır. Kendini tam anlamıyla “yok edilemez” addeden bir devlet olarak İsrail, bazı riskli politikaları bu güvenceyle sürdürebilmektedir. Ancak bu durum bölgesel güvenlik mimarisi açısından son derece sakıncalıdır. Arap ülkeleri 1970’lerde İsrail’in nükleerleşmesini engelleyemedikleri için alternatif yollar denemiş; Irak ve Suriye başarısız olmuştur, İran ise nükleer eşiğe yaklaşınca İsrail’in ve Batı’nın sert tepkisiyle karşılaşmıştır. Ortadoğu’da İsrail’in nükleer tekeli devam ettiği müddetçe, diğer güçlerin konvansiyonel silahlanma yarışına daha fazla gireceği açıktır. Suudi Arabistan’ın son yıllarda nükleer teknolojiye artan ilgisi ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin nükleer santral kurması, bu denklemin uzantılarıdır. Sonuç olarak, İsrail’in nükleer silahları bölgedeki güç dengelerini kendi lehine aşırı biçimde bozan ve barışçıl çözüm perspektiflerini zayıflatan bir etmendir. Bu konuda uluslararası toplumun çifte standardı ise, Birleşmiş Milletler sistemi ve büyük güçlerin inandırıcılığına gölge düşürmektedir. İsrail, varlığının teminatı olarak gördüğü nükleer cephaneliğini kısa vadede elden çıkarmayacağına göre, Orta Doğu’da güven artırıcı önlemler ve konvansiyonel silahsızlanma adımları çok daha hayati hale gelmektedir.

Diplomatik Araçlar

İsrail’in küresel sistemdeki nüfuzunu artırmak ve kendi çıkarlarını korumak için kullandığı diplomatik araçlar, askeri gücü kadar etkili olagelmiştir. Özellikle büyük güçlerle geliştirdiği özel ilişkiler ve diaspora gücünün sağladığı lobicilik faaliyetleri, İsrail’e olağanüstü bir diplomatik manevra alanı sağlamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail arasındaki ilişki, ikili ilişkilerin ötesinde neredeyse simbiyotik bir mahiyet kazanmıştır. ABD, İsrail’in kuruluşundan beri varlığını tanıyan ve destekleyen ilk ülkelerden olmuş, özellikle 1970’lerden itibaren İsrail’in en büyük hamisi haline gelmiştir. Washington, her yıl milyarlarca dolarlık yardımların yanı sıra, uluslararası platformlarda da İsrail’i koruyan bir kalkan işlevi görmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde İsrail’i kınayan veya yaptırım öngören kararların hemen hepsi bugüne dek ABD tarafından veto edilmiştir. 1970’lerden bu yana ABD’nin Güvenlik Konseyi’nde kullandığı vetoların büyük kısmı İsrail ile ilgilidir; örneğin 1972-2022 arasında ABD en az 50 kez İsrail aleyhindeki tasarıları veto etmiştir (bu sayı, diğer ülkeler için kullanılan vetoların çok üzerindedir). Bu himaye sayesinde İsrail, işgal ve ilhak politikaları nedeniyle BM yaptırımı veya uluslararası tecrit ile karşılaşmamıştır. Mearsheimer ve Walt’ın ünlü çalışması, bu ayrıcalıklı konumun salt stratejik veya ahlaki gerekçelerle açıklanamayacağını, Amerikan iç siyasetindeki İsrail yanlısı lobilerin gücünün belirleyici olduğunu savunur. Gerçekten de Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC) gibi kuruluşlar, ABD Kongresi ve yönetimi üzerinde ciddi etkiye sahiptir. ABD’de İsrail lehine politikaları eleştirmek siyasetçiler için büyük bir risk taşır; bu lobi ortamı sayesinde İsrail’e yıllık yardımlar kesintisiz onaylanır ve İsrail’in bölgesel rakiplerine karşı sert ABD tutumu süreklilik kazanır.

İsrail, ABD dışında Rusya, Çin, Hindistan gibi büyük güçlerle de son yıllarda ilişkilerini geliştirmiştir. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Rusya ile İsrail arasında göçmen Yahudiler vesilesiyle bir yakınlaşma olmuştur; bugün İsrail nüfusunun önemli bir kısmı Rusya ve Doğu Avrupa kökenlidir. Bu durum, Moskova-Tel Aviv arasında bir iletişim kanalı oluşturmaktadır. Ayrıca İsrail, Suriye’deki iç savaşta Rusya ile koordinasyon kurarak İran’ın güçlenmesini engelleme ortak paydasında buluşmuştur. Çin ise Orta Doğu’da taraf tutmamaya gayret eden bir güç olarak, İsrail ile de iyi ilişkilerini korur; teknoloji ve tarım alanlarında İsrail ile Çin arasında işbirlikleri mevcuttur. Hindistan, tarihi olarak Filistin yanlısı tutumdan son yıllarda tamamen İsrail dostu pozisyona geçen bir örnektir: Özellikle Narendra Modi iktidarıyla birlikte Hindistan, İsrail’den en çok silah alan ülkelerden biri haline geldi ve diplomatik forumlarda İsrail’e yakın durmaya başladı. Bu çeşitlendirilmiş ilişkiler, İsrail’e diplomatik alanda esneklik kazandırmaktadır.

Bölgesel düzlemde ise İsrail’in diplomasisi uzun süre izolasyonu kırma çabasına odaklanmıştır. 1948-1979 arası hiçbir Arap devleti İsrail’i tanımıyordu; ilk kırılma 1979’da Mısır’ın Camp David Anlaşması ile İsrail ile barış yapması oldu. Mısır’ın Sina Yarımadası’nı geri alması karşılığında İsrail’i tanıması, Arap dünyasında bir dönüm noktasıydı. 1994’te Ürdün de benzer şekilde barış anlaşması imzalayarak İsrail’i tanıdı. Bu iki ülkeyle yapılan ayrı barışlar, İsrail diplomasisinin önemli başarılarıdır; zira Arap cephesini bölmüş ve Filistin üzerindeki baskıyı azaltmıştır. Filistin’le müzakereler devam ederken, İsrail diğer Arap ve Müslüman ülkelerle perde arkasından ilişkiler kurmaya başladı. 1990’larda Körfez ülkeleriyle düşük seviyeli temaslar, 2000’lerde bazı Afrika ve Asya ülkeleriyle ticari ilişkiler gelişti. Son dönemde ise İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords) adıyla anılan süreçte Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan İsrail’le ilişkileri normalleştirme anlaşmaları imzaladı (2020). Bu diplomatik hamleler, İsrail’in en büyük başarısı olarak lanse edildi; çünkü Filistin sorunu çözülmeden önemli Arap-İslam ülkeleriyle resmi ilişki kurulması mümkün olmuştur. Bu sayede İsrail, bölgede yalnız bir kale imajından sıyrılıp, ekonomik ve stratejik işbirlikleri yapabilen bir aktör konumuna geçti. Örneğin BAE ile yüksek teknolojiden turizme birçok alanda anlaşmalar imzalanmış, Fas’la askeri işbirliği artmıştır. Hâlihazırda Suudi Arabistan’la da normalleşme görüşmeleri yapıldığı bilinmektedir. Bu gelişmeler Filistinliler tarafından “ihanet” olarak görülse de İsrail diplomasisinin esnekliğini ve başarısını göstermektedir.

İsrail’in diplomatik araç setinde bir diğer önemli unsur da uluslararası kurum ve hukuk mekanizmalarını kullanma veya bunlardan kaçınma becerisidir. İsrail, BM Genel Kurulu kararlarını genellikle dikkate almazken, kendi çıkarına uygun olabilecek konularda (örneğin Holokost’u anma günü belirlenmesi gibi) BM platformunu aktif kullanır. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi mekanizmalardan kaçınmak için ABD ile birlikte Filistin devletinin tanınmasını engellemeye çalışır. 2021’de Filistin, UCM’de İsrail’in savaş suçlarını soruşturma girişimini başlatınca, İsrail diplomatları bu yargı sürecini itibarsızlaştırmak için kampanya yürütmüştür. Ayrıca İsrail, Avrupa Birliği ve diğer uluslararası örgütlerde kendisine yönelik yaptırım veya kınama girişimlerini engellemek için çeşitli ülkelere baskı uygular. Örneğin geçmişte AB içinde İsrail’e karşı sert önlemleri engellemek amacıyla Orta Avrupa ülkeleri (Macaristan, Çekya vb.) nezdinde kulis yaparak oybirliğini bozmayı başarmıştır. Bu sayede AB’nin İsrail’e yönelik politikası genelde yumuşak düzeyde kalmıştır (örneğin yerleşim ürünlerine etiketleme gibi sembolik adımlarla sınırlıdır).

Son olarak, İsrail’in yumuşak güç unsurlarını da diplomatik bir enstrüman olarak kullandığını eklemek gerekir. Felaket yardımları (dünyanın bir yerine deprem olduğunda İsrail kurtarma ekipleri gönderir), tarım-teknoloji yardımları (Afrika’da İsrail tarım programları), diaspora ile kültürel bağlar (dünya genelinde Yahudi cemaatleriyle bağlar ve onlara yönelik etkinlikler) İsrail’in imajını güçlendirmeye ve dostluklar kurmaya yöneliktir. Spor diplomasisi ya da kültürel etkinlikler yoluyla da zaman zaman imaj tazelemeye çalışır (örneğin Expo fuarlarına katılım, uluslararası yarışmalarda temsiliyet gibi). Bütün bu çabalar bir araya geldiğinde, İsrail’in varlığını ve politikasını diplomatik olarak mümkün kılan geniş bir ağ ortaya çıkmaktadır. Özetle, ABD başta olmak üzere büyük güçlerle ittifaklar, bölgesel anlaşmalar ve lobicilik faaliyetleri sayesinde İsrail, askeri zaferlerle elde edemeyeceği kadar derin ve kalıcı bir stratejik kazanımı diplomasi yoluyla elde etmiş durumdadır. Bunun flip side’ı ise, İsrail’in bu gücü bazen uluslararası hukuk ve adaletin aleyhine kullanması, hesap vermeden hareket etme ayrıcalığına sahip olmasıdır ki bu da küresel sistemde adalet duygusunu zedelemektedir.

İstihbarat Savaşları

İsrail, varoluş mücadelesi verdiği düşüncesiyle hareket eden bir devlet olarak, istihbarat alanında da son derece agresif ve aktif bir profil çizmektedir. Ülkenin dış istihbarat servisi Mossad, dünyanın en etkili ve aynı zamanda en tartışmalı istihbarat örgütlerinden biri olarak bilinir. İstihbarat savaşı, İsrail için çoğu zaman konvansiyonel savaş kadar önem taşır; zira düşmanlarını daha ortaya çıkmadan etkisiz kılma stratejisi gütmektedir. Bu kapsamda hedefe yönelik suikastlar, adam kaçırmalar, sabotajlar, siber operasyonlar, propaganda ve psikolojik harekât teknikleri yoğun olarak kullanılmaktadır. İsrail’in istihbarat tarihine bakıldığında, 2. Dünya Savaşı sonrasından itibaren Nazi savaş suçlularını takip etmekten Filistinli militanları ortadan kaldırmaya kadar uzanan geniş bir yelpaze görülür. 1960’ta Nazi subayı Adolf Eichmann’ın Arjantin’de Mossad tarafından yakalanıp İsrail’e getirilerek yargılanması, İsrail istihbaratının uluslararası hukuka meydan okuyan cesur operasyonlarının erken bir örneğiydi. Bunu, 1972 Münih Olimpiyatları’nda İsrailli atletlerin Filistinli Kara Eylül örgütü tarafından öldürülmesine misilleme olarak gerçekleştirilen “Tanrı’nın Gazabı” operasyonu izledi; yıllar boyu Mossad, Avrupa ve Orta Doğu’da bu saldırıyla bağlantılı görülen Filistinli kişileri tek tek suikastlarla öldürdü. Ürdün’ün başkenti Amman’da 1997’de Hamas’ın liderlerinden Halid Meşal’e karşı gerçekleştirilen suikast girişimi ise İsrail’in istihbarat savaşlarındaki cüretini ve bunun diplomatik sonuçlarını gösterdi: Mossad ajanları, sahte Kanada pasaportlarıyla girdikleri Amman’da Meşal’i zehirlemeye kalkıştı; ancak yakalandılar ve büyük bir kriz patlak verdi. Ürdün Kralı’nın sert tepkisi üzerine İsrail, ajanların serbest kalması karşılığında Meşal’in panzehrini sağlamak ve ayrıca hapisteki Hamas lideri Şeyh Ahmed Yasin’i serbest bırakmak zorunda kaldı. Bu olay, başarısızlıkla sonuçlansa da Mossad’ın üçüncü ülkelerin topraklarında suikast yapmaktan çekinmediğini tüm dünyaya gösterdi.

Mossad’ın Filistinli direniş liderlerine yönelik suikast kampanyası onlarca yıldır aralıksız sürmüştür. 1970’lerde Beyrut’ta Filistinli yazar ve FKÖ üyesi Gassan Kenefani’nin bombalı paketle öldürülmesinden, 1988’de Tunus’ta FKÖ’nün ikinci ismi Halil El-Vezir (Ebu Cihad)’in komandolar tarafından evinde vurulmasına, 1995’te Malta’da İslami Cihad lideri Fethi Şikaki’nin motosikletli ajanlarca infaz edilmesine kadar sayısız operasyon Mossad’a atfedilir. İsrail resmi olarak bu eylemlerin çoğunu üstlenmez, ancak İsrailli gazetecilerin ve tarihçilerin ifşaatları devlet onaylı suikastların kapsamını ortaya koymuştur. İsrailli gazeteci Ronen Bergman’ın 2018 tarihli kapsamlı araştırması, İsrail’in kuruluşundan itibaren yaklaşık 3.000 kişinin hedef gözetilerek öldürüldüğünü öne sürmüştür – ki bu rakam modern tarihte hiçbir demokratik ülkenin istihbarat operasyonlarında görülmemiş bir sayıdır. Bu “uzun kollar” politikası, İsrail düşmanlarına dünyanın hiçbir yerinde güvende olmadıkları mesajını iletmektedir. Sadece Filistinliler değil, Hizbullah liderleri gibi diğer tehdit unsurları da bu politikanın hedefindedir: 2008’de Suriye’de bir araba bombasıyla öldürülen Hizbullah’ın askeri şefi İmad Muğniye suikastı buna örnektir (CIA ile Mossad ortak operasyonu olduğu iddia edilir). Yine İran’ın nükleer programında görevli birçok bilim insanının 2010’larda Tahran sokaklarında motosikletli suikastçılar tarafından öldürülmesi de büyük ölçüde Mossad’ın eseri olarak görülmektedir. Bu suikastlar, İsrail’in klasik harp yöntemleriyle baş edemeyeceği tehditleri bertaraf etmek için başvurduğu asimetrik savaş taktikleridir.

İstihbarat savaşları, suikastların ötesinde teknoloji ve casusluk boyutlarını da içerir. İsrail, elektronik ve siber istihbaratta dünya lideridir. 2009 civarında ABD ile birlikte İran’ın nükleer tesislerine sızan Stuxnet bilgisayar virüsünü geliştirerek, İran’ın uranyum zenginleştirme santrifüjlerini tahrip ettiği yaygın olarak kabul edilmektedir. Bu, tarihin ilk siber silah kullanım örneklerinden biri sayılır ve İsrail’in siber alemdeki kapasitesini gösterir. Ayrıca İsrail, dost görünen ülkelerde bile casusluk faaliyetlerinden çekinmemiştir. En bilinen örnek, Amerikan donanmasında sivil analist olarak çalışan Jonathan Pollard’ın 1980’lerde İsrail adına Pentagon’dan binlerce gizli belge çalmasıdır. Pollard olayı ABD-İsrail ilişkilerinde krize yol açmış, İsrail resmen özür dileyip “bundan böyle ABD’de casusluk yapmayacağı” sözü vermişti. Ancak 2000’lerde dahi İsrail’in ABD’de teknoloji ve sanayi casusluğu girişimleri olduğuna dair iddialar sürmüştür. Fransa, İngiltere, Sovyetler Birliği/Rusya gibi ülkelerde de İsrail ajanlarının aktif olduğu zaman zaman ortaya çıkar. Örneğin 1960’larda Fransa’da De Gaulle hükümetine muhalif bazı isimlerle Mossad ilişkisinin bulunması veya 1970’lerde Londra’da Filistin yanlısı bir diplomata suikast hazırlığında yakalanan Mossad hücresi gibi hadiseler, İsrail’in müttefik topraklarında bile sınır tanımadığını gösterir.

İsrail istihbarat ekosisteminin bir parçası da iç istihbarat servisi Shin Bet (Şabak) ve askeri istihbarat AMANdır. Shin Bet özellikle işgal altındaki topraklarda ve İsrail içindeki Arap nüfus üzerinde bir baskı ve gözetim aracıdır. Filistinlilerin günlük yaşantısında Shin Bet’in etkisi büyüktür: Muhbir ağları kurmak, bireylerin zaaflarını kullanarak onları devşirmek, toplumsal hareketleri liderlik düzeyinde çökertmek gibi faaliyetler yürütür. İsrailli otoriteler, Filistin toplumunda korku ve güvensizlik iklimi yaratmak amacıyla psikolojik savaş taktiklerini de Shin Bet eliyle uygular. Ünlü İsrailli yazar ve eski milletvekili Avraham Burg, “İsrail bir istihbarat devletidir” derken, ülkede istihbarat zihniyetinin ve kurumlarının her alana nüfuz ettiğine dikkat çeker. Gerçekten de İsrail’in dış politikadan iç güvenliğe kadar kararlarında istihbarat raporları ve analizleri merkezi rol oynar. Bu da sivil-demokratik denetimi zayıflatan, güvenlik bürokrasisini aşırı güçlendiren bir dinamik yaratmıştır.

Tüm bu tablo, İsrail’in varlığını sürdürme ve tehditleri yok etme stratejisinde istihbarat savaşlarının vazgeçilmez olduğunu göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında İsrail, düşmanlarına karşı devlet terörizmi yöntemleri kullanmakla itham edilse de uluslararası güç dengeleri nedeniyle ciddi bir yaptırımla karşılaşmamıştır. İsrail istihbaratının agresif taktikleri, bazı durumlarda diplomatik skandallara yol açsa da genel olarak ülkenin güvenlik ihtiyacı kisvesi altında meşrulaştırılmaktadır. Ancak bu istihbarat savaşları, hedef alınan grupların ve devletlerin de misilleme arayışlarına girmesine yol açarak kısır bir şiddet döngüsü yaratmaktadır. Örneğin İran, muhtemelen İsrail ajanlarına karşı kendi misilleme operasyonlarını planlamakta; Hizbullah, lider kadrolarına suikastların intikamını almak üzere İsrail hedeflerini kollamaktadır. Dolayısıyla, istihbarat savaşları cephe altında kalmış görünse de Orta Doğu’da barış ve istikrarı uzun vadede baltalayan gizli bir harp niteliğindedir. Sonuçta, İsrail için kısa vadede taktik zaferler getiren bu yöntemler, uzun vadede bölgedeki güvensizliği derinleştirmekte ve yeni düşmanlıklara zemin hazırlamaktadır.

Sonuç

“Küresel Sistemin Tetikçisi Olarak İsrail” ifadesi, İsrail’in uluslararası politikada oynadığı orantısız rolü ve tetiklediği krizleri vurgulayan çarpıcı bir tanımlamadır. Bu makalede tarihsel, siyasi, stratejik, ekonomik, dini ve kültürel boyutlarıyla kapsamlı bir şekilde ele alındığı üzere, İsrail’in davranışları ve konumu basit bir bölgesel ihtilaftan çok daha fazlasını ifade etmektedir. Filistin topraklarındaki işgal olgusunun kalıcılaşması, sadece Orta Doğu’da değil dünya genelinde radikalleşmeden terörizme, insan hakları diskurundan uluslararası hukukun itibarına dek pek çok alanı etkilemektedir. İsrail, bir yandan kendisini küçük bir ulusun hayatta kalma mücadelesi retoriğiyle savunurken, diğer yandan modern çağın en gelişmiş askeri ve ekonomik güçlerinden biri olarak çevresine kendi şartlarını dayatabilmektedir. Bu ikilem, uluslararası toplumda İsrail’e yönelik yaklaşımları da ikircikli hale getirmektedir: Tarihsel mağduriyetleri nedeniyle sempatiyle yaklaşılan İsrail, mevcut politikaları nedeniyle giderek artan bir tepkiyle de karşılanmaktadır.

Makalede incelenen başlıklar ışığında öne çıkan bulgular şunlardır: Tarihsel olarak İsrail’in kuruluşu, sömürgeci bir proje ile şiddet eylemlerinin iç içe geçtiği bir süreçtir ve bu miras günümüze kadar uzanmaktadır. Siyasi olarak İsrail içeride etnik/dini kimliğe dayalı ayrıcalıklı bir düzen kurmuş, dışarıda ise güvenlik söylemiyle yayılmacı adımlar atmıştır. Stratejik planda sahip olduğu nükleer silahlar ve üstün konvansiyonel güç sayesinde bölgede caydırıcılık dengelerini tekeline almıştır. Ekonomik açıdan baktığımızda, sürekli kriz hali ve dış yardımlarla şekillenen bir askeri-tech kompleks yaratmış; bu kompleks hem İsrail’in teknoloji ihraç eden bir güç olmasını sağlamış hem de çatışmalı statükodan beslenerek barış önünde yapısal bir engel oluşturmuştur. Dini ve kültürel boyutlar, çatışmayı derinleştiren kimlik siyasetini ve küresel algı mücadelelerini gözler önüne sermektedir: İsrail, hem Tevrat’tan hem Holokost’tan gelen meşruiyet temalarını kullanarak politikalarına zemin hazırlarken; Filistin tarafı da İslami kimliğiyle direnç göstermek durumunda kalmıştır. Medya kontrolü ve hasbara faaliyetleri, İsrail’in uluslararası desteğini korumasında kritik rol oynasa da, dijital çağda tüm gerçekleri saklamak imkânsız hale gelmiştir – bugün Gazze’de yaşanan insani dramlara ilişkin görüntüler, İsrail’in anlatısını sorgulatmaktadır. Diplomasi cephesinde İsrail, büyük güçleri ve bölgesel aktörleri kendi yörüngesine çekmeyi büyük ölçüde başarmış; bu da küresel siyasette adeta dokunulmaz bir konum yaratmıştır. Ancak bu dokunulmazlık, başta Filistin halkı olmak üzere mazlum kesimlerde derin bir adaletsizlik duygusu uyandırarak bölgesel öfkeyi bilemektedir. İstihbarat savaşlarıyla suikastlar ve örtülü operasyonlar sürerken, barış olasılıkları giderek zayıflamaktadır.

Bütün bu tespitler, İsrail’in günümüz küresel sistemindeki çetrefil rolünü anlamamız açısından önem taşımaktadır. İsrail’i “küresel sistemin tetikçisi” kılan şey, sadece kendi güvenliği için attığı adımlar değil, aynı zamanda büyük güçlerin stratejik hesaplarında oynadığı roldür. Orta Doğu’da kontrollü bir gerginliğin sürmesi, kimi zaman bu güçlerin de işine gelmiş; İsrail bunun aracı haline gelmiştir. Örneğin Soğuk Savaş’ta ABD’nin Sovyet yayılmasını dizginlemek için İsrail’i ileri karakol yapması, 2000’lerde ABD’nin terörle mücadele politikasına İsrail’in entegrasyonu gibi olgular, İsrail’in küresel düzeyde tetikleyici bir unsur olarak kullanılabildiğini göstermiştir. Ne var ki, bu durum sürdürülebilir değildir. Filistin sorununda adil ve kalıcı bir çözüm bulunmadan, İsrail ne tam anlamıyla güvenlik içinde yaşayabilecek ne de bölge halkları barışa kavuşabilecektir. Nitekim son yıllarda İsrail’in politikalarına karşı uluslararası sivil toplumda tepki büyümüş, Boykot, Tecrit, Yaptırım (BDS) hareketi gibi girişimler küresel çapta destek görmeye başlamıştır. Güney Afrika apartheid rejiminin çöküşünde uluslararası baskının etkisi hatırlandığında, benzer bir kaderin İsrail’i bekleyebileceğini düşünenlerin sayısı artmaktadır.

Sonuç olarak, İsrail hem bölgesel hem küresel güvenlik ve adalet denkleminde kilit bir sınav haline gelmiştir. Bu makalede ele alınan eleştirel perspektif, İsrail’in eylemlerinin ve stratejilerinin sadece bir devletin bekası meselesi değil, bütün bir uluslararası düzenin normlarını sınayan bir vaka olduğunu ortaya koymaktadır. İşgalin sona erdirilmesi, Filistin halkının devlet sahibi olması, İsrail’in nükleer silahları konusunda şeffaflık sağlanması ve hukuk içinde hareket etmesi, uzun vadede hem İsrail’in normalleşmesi hem de küresel barış için gereklidir. Aksi takdirde, İsrail’in tetiklediği krizler yeni çatışmaları doğuracak, bu kısır döngü bölgeyi ve dünyayı tehdit etmeye devam edecektir. Küresel sistem, İsrail sorunu çözülmeden derin bir nefes alamayacaktır. Bu nedenle uluslararası toplumun ve özellikle büyük güçlerin çifte standarttan vazgeçip evrensel ilkelere dayalı bir tutum geliştirmesi elzemdir. Adalet ve barış talepleri er ya da geç galip gelecektir; İsrail ise bu süreci ne kadar erken kabullenip gereğini yaparsa, kendi geleceğini de o denli güvence altına alabilecektir.

Kaynakça

Arı, Tayyar. Amerika’da Siyasal Yapı, Lobiler ve Dış Politika: Türk, Yunan, Ermeni, İsrail ve Arap Lobilerinin ABD’nin Dış Politikasına Etkileri. Bursa: Dora Yayıncılık, 2010. (ABD karar alma süreçlerinde lobicilik faaliyetlerinin analizi; İsrail lobisinin etkisine dair kapsamlı bir çalışma)

Bergman, Ronen. Kalk ve Önce Sen Öldür İsrail Suikastlarının Gizli Tarihi. (Çev. İlhami Erdem). Ankara: Bilgi Yayınevi, 2021. (İsrail’in suikast politikasının tarihi; yaklaşık 3000 hedefli öldürme vakasını belgeleyen gazetecilik çalışması)

B’Tselem. “A regime of Jewish supremacy from the Jordan River to the Mediterranean Sea: This is apartheid.” Rapor, Ocak 2021. (İsrailli insan hakları kuruluşunun apartheid tespitine dair raporu; Yahudi ve Filistinli nüfusa yönelik farklı hukuk uygulamalarını belgeler) – https://www.btselem.org/publications/fulltext/202101_this_is_apartheid

Chomsky, Noam ve Herman, Edward. Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Politik Ekonomisi. (Çev. Elif Özsayar). İstanbul: BGST Yayınları, 2013. (Medyanın propaganda modeli; kitle iletişim araçlarının egemen söylemi nasıl ürettiğine dair kuramsal çerçeve)

Dina Matar. “İsrail’de otoriteci rejimin kanıtı: Medya yasakları.” Anadolu Ajansı Analiz, 3 Mayıs 2024. (SOAS Filistin Çalışmaları Merkezi Başkanı tarafından kaleme alınan analiz; İsrail’in Al Jazeera’yı yasaklama girişimi ve Hasbara propaganda kampanyasını inceler) – https://www.aa.com.tr/tr/analiz/gorus-israilde-otoriteci-rejimin-kaniti-medya-yasaklari/3208840

Human Rights Watch. “A Threshold Crossed: Israeli Authorities and the Crimes of Apartheid and Persecution.” Rapor, Nisan 2021. (HRW’nin İsrail’in Filistinlilere karşı apartheid suçu işlediğine dair kapsamlı raporu; yasal değerlendirme ve vaka incelemeleri içerir) – https://www.hrw.org/report/2021/04/27/threshold-crossed/israeli-authorities-and-crimes-apartheid-and-persecution

İnsamer. “Siyonizm: Filistin’deki Çatışmaların Kaynağı.” İnsamer Analiz, 15 Mayıs 2021. (Siyaset bilimci Ayhan Küçük’ün analizi; Siyonist ideolojinin Filistin halkına yaklaşımı, Irgun, Haganah ve Lehi örgütlerinin terör eylemleri ve Nekbe sürecini ele alır) – https://www.insamer.com/tr/siyonizm-filistindeki-catismalarin-kaynagi_1551.html

Loewenstein, Antony. Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor? (Çev. Özlem Özarpacı). İstanbul: Metis Yayınları, 2024. (İsrail’in işgal altındaki toprakları bir test sahasına çevirerek silah ve gözetim teknolojilerini geliştirmesi ve bunları otoriter rejimlere pazarlaması üzerine araştırma)  

Mearsheimer, John J. ve Walt, Stephen M. İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası. (Çev. Mehmet Döğüşgen). İstanbul: Küre Yayınları, 2009. (ABD’nin İsrail’e koşulsuz desteğinin arkasındaki lobicilik faaliyetlerini ve bunun ABD çıkarlarına etkisini analiz eden akademik çalışma)

Pappé, Ilan. Yeryüzünün En Büyük Hapishanesi: İşgal Altındaki Toprakların Tarihi. (Çev. Bülent O. Doğan). İstanbul: Küre Yayınları, 2023. (İsrailli “Yeni Tarihçi” Pappé’nin 1967 sonrası işgal yönetiminin arka planını arşiv belgeleriyle incelediği eser; Filistinlilerin maruz kaldığı kısıtlamaları “mega-hapishane” metaforuyla açıklar)

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International). “Israel’s Apartheid against Palestinians: Cruel System of Domination and Crime against Humanity.” Rapor, Şubat 2022. (Amnesty’nin İsrail’in uygulamalarını apartheid rejimi olarak niteleyen ayrıntılı raporu; yasa dışı öldürmeler, zorla yerinden etmeler, hareket özgürlüğü kısıtlamaları gibi ihlalleri belgeliyor) – https://www.amnesty.org/en/latest/news/2022/02/israels-apartheid-against-palestinians-a-cruel-system-of-domination-and-a-crime-against-humanity/

“İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem: İsrail’e artık ‘apartheid’ devleti diyebiliriz.” Anadolu Ajansı, 12 Ocak 2021, Kudüs. (B’Tselem’in raporu hakkında haber; İsrail’in nehirden denize Yahudi üstünlüğü sağlamaya çalışan bir rejim olduğu ve kurumsallaşmış ayrımcılık yaptığı ifadelerini içerir) – https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilli-insan-haklari-kurulusu-b-tselem-israil-e-artik-apartheid-devleti-diyebiliriz/2107439

“MOSSAD’ın Filistinli liderlere yönelik düzenlediği suikastlar zinciri.” Anadolu Ajansı, 22 Aralık 2016, Kudüs (Eshat Fırat). (Hamas üyesi Tunuslu mühendis Muhammed Zevvari’nin öldürülmesiyle tekrar gündeme gelen Mossad suikastlarını tarihsel bir listede derleyen haber; 1970’lerden 2010’lara kadar çeşitli ülkelerde gerçekleştirilen Mossad operasyonlarını özetler) – https://www.aa.com.tr/tr/dunya/mossadin-filistinli-liderlere-yonelik-duzenledigi-suikastlar-zinciri-/711879

“İsrail’in çöldeki nükleer silahlarını 37 yıl önce Vanunu ifşa etti.” Hürriyet Gazetesi, 17 Kasım 2023 (Musa Kesler). (Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’in nükleer gücüne atfıyla gündeme gelen Vanunu olayını anlatan haber; Dimona nükleer tesisinin içyüzü, Vanunu’nun ifşaatı ve sonrasında Mossad tarafından kaçırılması detaylandırılıyor) – https://www.hurriyet.com.tr/gundem/israilin-coldeki-nukleer-silahlarini-37-yil-once-vanunu-ifsa-etti-42362468

“ABD’nin İsrail Vetoları: BM’de 49 Karar!” TRT Haber YouTube Kanalı, 18 Mayıs 2021. (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde 1972’den 2021’e ABD tarafından İsrail lehine veto edilen kararların sayısına dikkat çeken haber videosu; ABD’nin İsrail’e sağladığı diplomatik kalkanın boyutunu ortaya koyuyor) – https://www.youtube.com/watch?v=Qo5sJNVXxwQ

 

Bir yanıt yazın