Zygmunt Bauman’ın Eleştirel Gençlik Çalışmalarına Meydan Okuması, Belirsizlik ve Sosyal Bilimsel Hayal Gücünün Yeniden Büyülenmesi
Giriş
Sonya Hartnett’in Butterfly adlı romanı, 14 yaşındaki Ariella Coyle’un (Plum) aynanın karşısında çıplak durarak bedenini incelediği ve nasıl göründüğüne dair yoğun bir ikirciklilik, hatta kendinden nefretle dolu düşünceler kurduğu sahneyle başlar. Kısa süre sonra on dört yaşına basacak olan Plum, bir akşam okul elbisesi ayak bileklerine kadar inmiş hâlde aynanın karşısında durur. Camda yansıyan bedeni çıplaktır ve onu rahatsız eder. Eğer yansıma doğruysa, bugüne dek bu hâlde dolaşmış demektir: yüzünü sönük bir atkı gibi saran kalın siyah saçlar; kızaran ve kabaran sivilcelerle kaplı yağlı yanaklar; kepekli, güneşten yanmış bir deri; göğsünde beliren etli yumrular –ki bunlar bacaklarının arasında çıkan ince tüylerden, gözeneklerini tıkayan siyah noktalardan, hatta onu sessizliğe gömen henüz yaşamadığı kadınlığa dair o büyük engelden bile daha kötüdür– ve tüm bunlara rağmen kimse ona ne kadar çirkin olduğunu söylememiştir.
Tim Winton’un Breath adlı romanında ise Bruce Pike (Pikelet) isimli, orta yaşlı bir karakter geçmişine dönüp bakar. Bu geri dönüş, kayıp, acı, kırgınlık ve en sonunda da kırılgan bir tür kurtuluşla örülüdür. Pikelet’in ergenlik dönemine dair anıları, risk ve tehlikenin ne kadar kolay, hatta bazen farkında olunmadan yaşanabileceğini gösterir. Kimi zaman korkuyla, kimi zaman coşkuyla kucaklanan bu tehlikeler; akıl yürütmeyle değerlendirilerek ya da tamamen sezgisel biçimde yaşanır. Tüm bunlar; bağlılık, arkadaş baskısı, gösteriş, toplumsal cinsiyet rolleri, ait olma arzusu, hayatta olduğunu hissetme isteği ve sıradan olmaktan korkma gibi duygularla şekillenir.
Pikelet, arkadaşı Loonie ve tanıştıkları yaşça büyük sörfçü Sando’yla birlikte, “Nautilus” adını verdikleri dev dalgaları olan uzak bir noktada sörf yapmayı denerler. Ancak Pikelet, Sando ve Loonie’nin aksine bu çirkin ve devasa dalgalarla yüzleşecek cesareti bulamaz.
İlk Nautilus deneyiminden sonra Loonie ve Sando, yeniden denemek üzere planlar yapar ama Pikelet’i bu planlara dahil etmezler. Pikelet bu durumu şöyle anlatır: Onlarla gidip gitmeyeceğim hiç konuşulmadı. Tanrım, belki de bu durum beni rahatlatmalıydı ama paramparça oldum. Aklı başında herkesin o gün benim yaptığımı yapacağını biliyordum. Sorun da buydu zaten: Sonuçta ben sıradandım.
2002 yılında yayınlanan reality TV dizisi Jamie’s Kitchen’da, İngiliz ünlü şef Jamie Oliver’ın hem bir restoran (Fifteen) açmaya çalışırken hem de 15 işsiz Londralı gence iş başı ve aşçılık eğitimi vermeye çalışırken karşılaştığı zorluklara milyonlarca izleyici tanık oldu. Bu gençler genellikle vasıfsız, toplumun dışına itilmiş bireylerdi ve 21. yüzyıl kapitalizminin canavarca evreninde (Weber 2002) dünyevi kurtuluşun güvencesiz bir biçimini elde edemezlerse, hepimizi bekleyen toplumsal ve maddi unutulmuşlukla karşı karşıyaydılar. Ancak dizide tanıştığımız pek çok genç, Oliver’ın onlara sunduğu fırsatı benimseyemiyor gibiydi. Aslında diziyi bu kadar ilgi çekici kılan şey, onların tutkudaki eksikliklerinin kişisel bir başarısızlık olarak görülmesi ve günümüz gençliğinde yanlış giden her şeyin bir göstergesi olarak sunulmasıydı.
Bu gençlerden biri olan Michael Pizzey, Oliver ve ekip için çeşitli zorluklar yaratıyordu. Dizinin bir sahnesinde, öğretmenleriyle yaşadığı bir tartışma sonucu öfkeyle sınıfı terk eder ve tüm kursu bırakmakla tehdit eder. Onu tekrar kazanmak isteyen Jamie, yirmi millik bir yolculuk yaparak Michael’ın evine gider. Arabadan iner, evin kapısını çalar, içerideki köpeklerin havladığını duyar.
Jamie: “Köpekleri hiç sevmem, hoşlanmam.”
Michael’ın oturma odasında geçen sahnede şu diyaloglar yaşanır:
Jamie: “Neler oluyor?”
Michael: “Sadece… tamamen… Sıkıldım şu an.”
Jamie: “Sıkıldın mı?”
Michael: “Evet, çünkü heyecan verici bir şey olmuyor.”
Jamie: “Bununla ne demek istiyorsun?”
Michael: “Diğerleri yemek yapıyor, eğleniyor. Bazı çalışanlar da tekrar tekrar aynı şeyleri yapıyor ama pazartesi günleri gelip yukarıya kutu taşımak… Bu beni heyecanlandırmıyor.”
Jamie: “Maalesef, başlangıç her zaman en sıkıcı kısımdır. Restoranı açmamıza sadece iki ay kaldı. Bizim restoranımız. Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi? Eğer şimdi seni kaybedersek gerçekten kendime çok kızarım, çünkü henüz yemek yapmaya başlamadık bile. Bazen hayatta işler biraz sıkıcı olabilir…”
Michael: “Biliyorum, eğer bırakırsam, aslında üç ayımı boşa harcamış olacağım… Ve birçok insanı hayal kırıklığına uğratacağım.”
Jamie (arabada, kameraya konuşarak): “Gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum. Şoktayım. Bu kursu neden bırakmak istediğine dair bir dizi sebep bekliyordum. Ama tek şeyle vuruldum: ‘Sıkıldım.’ Bu çocuğu seviyorum. Başarılı olmasını istiyorum. Bu yüzden buraya kadar geldim. Ama davranışı gerçekten çocukça.” Jamie’s Kitchen, 3. Bölüm, Avustralya’da Channel 10’da 5 Ağustos 2003’te yayınlandı.
Kurgu eserlerde ve reality TV’de yer almalarının yanı sıra Plum, Pikelet ve Michael, son on yılda yaptığım çalışmalarda da farklı şekillerde karşımıza çıktı (Kelly 2011a, 2011b, 2012; Kelly ve Harrison 2009). Bu bağlamlarda, Donna Haraway’ın (2008, 4) deyimiyle, bu figürler maddi-anlamsal düğümler olarak, çağdaş gençlik nüfuslarının simgesi olmuş, çeşitli gençlik sorunlarını mecazî ve alegorik olarak temsil etmiş ya da temsil etmeye zorlanmıştır. Plum, Pikelet ve Michael bu işlevleri yerine getirebilmiştir; çünkü ben bu çalışmalarda Zygmunt Bauman’ın toplumsal düşüncesinin sunduğu meydan okumaları (Tester 2004, 2007) dikkate alarak onları devreye soktum.
Bu bölümde, Plum, Pikelet ve Michael’ın çağdaş gençlerle ve onların karşı karşıya oldukları fırsatlar, tehditler ve meselelerle nasıl ilişkilendirilebileceğini yeniden kısaca hatırlatmak istiyorum. Bunu yaparken, Bauman’ın çalışmalarındaki bazı ana temaları açmak ve bu temaların, özellikle davranış ve toplumsal bilimlerin —ve bu bağlamda gençlik çalışmalarının— giderek yönetimselleştirildiği (Kelly 2011a, 2011b) bir dünyada sosyolojik hayal gücünün yeniden büyülenmesine nasıl katkı sunabileceğini tartışmak istiyorum. Bauman’ın toplumsal düşüncesinin sunduğu bazı meydan okumaları üstlenerek, 21. yüzyıl için eleştirel bir gençlik çalışmasının, genç insanların hayatlarını şekillendiren ikircikliliği tanıyan ve bunu içeren bir toplumsal bilim yapma gereğini keşfedebileceğini savunacağım.
Son 150 yıl içinde… bu kişiler [entelektüeller/akademisyenler] birer memura dönüştü; önce kendi aralarında, özenle korunan (“hakemli”) söylem alanlarında konuşur oldular, ancak bu ilk süzme işleminden sonra daha geniş topluma seslenmeye başladılar. Bu nedenle, sözlerinin yakıcılığı evcilleştirilmiş; yerini ölçülü kültürel eleştirilere ve parçalı politika önerilerine bırakmıştır.
— Fuller 1999, 585
Daha önceki bazı çalışmalarımda (bkz. Kelly 2011a; 2011b), gençleri anlamaya dair geliştirdiğimiz (veya devraldığımız) yolların giderek daha fazla yönetimselleştiğini ileri sürdüm. Bu fikir, Foucault’nun (1991) yönetsellik üzerine yaptığı çalışmalardan beslenen geniş bir literatüre dayanır ve toplumsal bilimcilerin yaptığı işleri kurumsallaşmış, soyutlanmış ve akla dayalı (Dean 2010; Rose ve Miller 2008) mekânlara yerleştirir. Bu Foucaultcu yaklaşımın yanı sıra, kurumsallaşmış entelektüel bilgi üretiminin değişen karakterine yönelik kaygılar, bilgi sosyolojisi, bilim ve teknoloji çalışmaları (STS), felsefe ve bilime yönelik feminist eleştiriler, queer teoriler ve çeşitli “post-” (modernizm, yapısalcılık, sömürgecilik) teorileri aracılığıyla da ele alınmıştır (Law 2004; Law ve Mol 2006; Hacking 1999; Haraway 1997).
Burada şunu önermek istiyorum: Bu meseleleri keşfederken bazen dönüp kanona bakmak faydalı olabilir. Bu durumda C. Wright Mills, ele aldığım bazı alanlar için ufuk açıcı bir başlangıç sunar. Mills’in “Toplumsal Hayal Gücü” kavramı, toplumsal bilimcilerin geliştirmesi gereken bir ethos ya da eğilimi düşünmeye dair temel bir çıkış noktası olmuştur. 1950’lerin sonlarında yazan Mills (1970, 13–14), toplumsal hayal gücünün “bir bakış açısından diğerine geçebilme kapasitesi” sağladığını ve “en uzak toplumsal dönüşümlerden insan benliğinin en mahrem özelliklerine kadar” ilişki kurabilmeyi mümkün kıldığını belirtmiştir. Bu hayal gücünü, ABD’de o dönemde baskın olan kurumsallaşmış toplumsal bilimin bürokratik ethosuyla karşı karşıya koymuştur.
Mills (1970, 114), bu bürokratik ethosun beş özelliğini vurgular. Bunlar, 21. yüzyılın başında yönetimselleşmiş davranışsal ve toplumsal bilimlerin hâkim olduğu birçok alanda hâlâ yankı bulmaktadır:
Gençlik çalışmaları alanında, son otuz yıl içerisinde eğitim, sağlık, adalet ve istihdam gibi alanlarda ortaya çıkan sorunların belirlenmesi ve araştırılması yönünde artan bir uzmanlaşma gözlemlenmektedir. Bu süreç, yönetimselleşmenin etkisiyle, kurumların, devlet dairelerinin, şirketlerin ve sivil toplum kuruluşlarının “gençler hakkında doğru bilgi” üretme kapasitesine sahip olduğunu düşündüğü, kural temelli, kurumsallaşmış ve kanıta dayalı bilgi üretim pratiklerine uyma yönünde güçlü teşvikler ve talepler yaratmıştır.
Bu alanlarda, gençlik çalışmaları uzmanlarının farklı disiplinlerden gelen bilgi üretimleri, yönetim, hizmet sunumu ve bütçe planlamasıyla iç içe geçerek, gençlere ve “risk altındaki gençlik” gibi gruplara yönelik uygun, ekonomik ve kanıta dayalı yönlendirme ve düzenleme biçimlerini ortaya çıkarmayı amaçlayan melez bilgi biçimlerini üretmiştir. Bu anlamda, gençliği bir tür “uzmanlık ürünü” olarak düşünebiliriz; gençlik ve sözde gençlik sorunlarına dair çok çeşitli bilgi alanlarının kesişiminde inşa edilen bir nesne olarak. Bu kesişim noktası; suç, eğitim, aile, medya, popüler kültür, (işsizlik) istihdam, geçiş süreçleri, yaşam döngüsü, risk gibi konularda kurumsallaşmış sosyal ve davranışsal bilimsel temsillerle işaretlenmiştir. Bu kesişimlerin nasıl tahayyül edildiği, gençliğe dair anlayışlarımızı şekillendirir. Bu anlayışların gençlerin hayatlarında maddi, simgesel ve öz-kimliğe dair sonuçları vardır (Kelly 2011a, 2011b, 2012).
Plum figürü, özellikle genç kadınlar (ama aynı zamanda genç erkekler) için, yaşam dünyalarını şekillendiren kurumlar, ilişkiler ve pratikler içinde bedenlenmiş bir belirsizlik, kaygı ve ikircikliliği temsil eder. Bu yaşam dünyaları, onları derinden etkileyen yetişkinlerin yaşam dünyalarıyla yakından bağlantılıdır – ancak aynı zamanda bu iki dünya arasında çoğu zaman aşılması imkânsız görünen uçurumlar da vardır. Plum’un figürü, benim kullandığım bağlamda, daha özel bir işleve de sahiptir. Onun ciltte, ette, cinsiyetli bedende vücut bulan varlığı, çağdaş ergen beyin gelişimi söylemlerine yönelik bir eleştirinin aracıdır. Nörobilim teknolojileri ve uzmanlık bilgilerine dayanan bu söylemler, evrimsel psikoloji yaklaşımlarıyla birlikte ele alınarak, toplumsal, siyasal ve akademik tartışmalarda gençlerin neden irrasyonel davrandığına, risk aldığına ve cinsellik, uyuşturucu ve müzik gibi hazlar ve tehlikeler içeren alanlara yöneldiğine dair açıklamalar sunmaktadır (Galvan vd. 2006; NIMH 2007; Vanderlip 2004).
Bu söylemler, beyni merkeze alan, zihni beyinle özdeşleştiren ve bilinci tek bir organa –beyne– indirgemeye çalışan yaklaşımlarla beden, toplumsal cinsiyet, tarih ve bağlamları göz ardı ederek genç bireyleri âdeta bir “kavanozdaki beyin”e indirger (Kelly 2012; ayrıca bkz. Bessant 2008).
Bruce Pike’ın gençliğinde yaşadığı deneyimlere dair hatıraları ise, hayata anlam ve heyecan katmak için riskli ilişkilere girme, uyuşturucu kullanma, alkol alma ya da Avustralya’nın güney kıyılarındaki dev dalgalarla sörf yapma gibi seçimlerin ardında yatan motivasyonların zamanla değişebileceğini gösterir. Geçmişe dair bu geri bakış, bir olayın içinde bulunduğumuz anda anlamını anlamanın zorluğunu, sonradan gelen düşünsel kavrayışla ne kadar fark yaratılabileceğini ortaya koyar. Bu da çağdaş “risk altındaki genç” söylemlerinin, genç bireylerin hayata dair seçimlerinde ileriye dönük öngörülü bir akıl yürütme kapasitesine sahip olmalarını ön koşul olarak dayattığını gösterir. Bu tür söylemler, onların geleceklerini hesaplanabilir hâle getirmelerini, uzmanlıkla yönlendirilmelerini, kanıta dayalı bilgiyle şekillendirilmelerini bekler. Sonuçta, bu söylemler gençlerin hem bugünkü hem gelecekteki hayatlarını büyüsüzleştirir (Kelly 2011a).
Michael… Michael… Michael. Jamie’s Kitchen dizisinde, dezavantajlı gençlerin kendilerini dönüştürmekte karşılaştıkları pek çok zorluk tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilir. Bu dönüşüm, onları istihdam edilebilir kılacak “tutkulu bir benlik” geliştirmeyi içerir. Yani sabah yataktan kalkmak için bir neden bulabilen, zamanın rasyonelleştirilmiş sıkıcılığına –yani vardiya düzenine– katlanmayı kabul eden, ticari bir mutfağın telaşlı hiyerarşisinde doğrama, dilimleme, temizleme, ovma gibi işlerin disiplinine gönüllüce boyun eğen gençler olmaları beklenir (“Evet Şef!”).
Elbette Michael ve onun gibiler bu benliği geliştirmekte zorlandığında ya da başarısız olduğunda, odak genellikle onların eksikliklerine, yetersizliklerine, tutkudan ya da çalışma ahlakından yoksun oluşlarına çevrilir. Aynı dizide ayrıca, genellikle devlet kurumlarının hizmetlerini özel sektöre devretmesiyle ortaya çıkan yeni-liberal yönetim hedefleri doğrultusunda, sosyal girişimler ve üçüncü sektör kuruluşlarının karşılaştıkları zorluklar da sergilenir. Bu kuruluşlar, gençleri girişimci, kendi başının çaresine bakabilen bireyler hâline getirme gibi zorlu ve çoğu zaman hayal kırıklığına uğratıcı görevlerle yükümlüdür. Çünkü ancak bu tür bireyler, küreselleşmiş ve kırılgan iş piyasalarında kendi belirsiz kurtuluşlarını teminat altına alabilir.
Zygmunt Bauman’ın (2005) vurguladığı gibi, bu iş piyasalarında “vocation” (yani bir davete, hayata anlam veren bir işe kulak verebilme) ayrıcalıktır; pek çok kişi içinse ücretli iş yalnızca bir angarya ve sürünmedir (Kelly ve Harrison 2009; Kelly 2013).
Plum, Pikelet ve Michael figürleri; yaşamlarımızı, yaşımız ne olursa olsun, kimi zaman acımasız, kimi zaman da zevkli bir biçimde saran ikirciklilik ve ironiyle işaretlenmiş durumları temsil eder. 21. yüzyılda eleştirel bir gençlik çalışmasının temel meselelerinden biri, bu ikircikliğin ve ironinin ne anlama geldiğini sorgulamak olmalıdır. Özellikle de davranışsal ve toplumsal bilimlerin büyük ölçüde bu ikircikliği ortadan kaldırma eğiliminde olduğu göz önüne alındığında…
Artan entelektüelleşme ve aklileşme, bu nedenle, bireyin yaşadığı koşullara dair daha fazla ve daha genel bilgi sahibi olduğu anlamına gelmez… Bunun yerine başka bir şeyi ifade eder: İsteyen herkesin bu bilgiyi her an edinebileceğine dair bir inanç. Bu da, esasen, hiçbir gizemli ve hesaplanamaz gücün devreye girmediği, ilke olarak her şeyin hesaplamayla kavranabileceği bir dünyaya duyulan inancı temsil eder. Bu, dünyanın büyüsünün bozulduğu anlamına gelir. Artık doğaüstü güçleri kontrol etmek ya da onlara yakarmak için büyüsel araçlara başvurulmasına gerek yoktur; çünkü teknik araçlar ve hesaplamalar bu işi üstlenmiştir. İşte entelektüelleşmenin anlamı budur.— Max Weber, 1991, 1391 (Bilim Olarak Meslek, ilk kez 1918’de sunulan konferans)
Zygmunt Bauman, son otuz yılı aşkın süredir bilgi, bilgi üretme pratikleri, bilginin ortaya çıktığı ilişkiler ve mekânlar ile entelektüel benlik formları üzerine yaptığı eleştirel katkılarla önemli, çarpıcı ve dolayısıyla tartışmalı bir düşünür olmuştur. Anthony Elliott (2007, 3–18), Bauman’ı “dünyanın en etkili sosyal teorisyenlerinden ve siyaseten angaje entelektüellerinden biri” olarak nitelendirir. Bauman’ın “akışkan yaşam” (liquid life) kavramsallaştırması, 21. yüzyılın küreselleşmiş toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal manzaralarını analiz etmek için yeni imkânlar sunan yansıtıcı bir yeniden yapılandırmadır. Bauman’a göre (1997, 119), kültürel sosyoloji; “sapkın, rastlantısal, tam olarak belirlenemeyen, tam olarak anlaşılamayan ve tam olarak öngörülemeyen olgulara karşı hoşgörülü ve sükunetli” bir sosyolojik hayal gücüyle şekillenmelidir.
Daha önce de belirttiğim gibi (Kelly 2011a; 2011b), Bauman’ın bu tarzı, toplumsal bilimsel hayal gücünü yeniden büyülemek açısından kışkırtıcı bir katkı sunar. Onun kasıtlı olarak sonuçsuz bıraktığı tespitler, kullandığı provoke edici anlatımlar ve ana akım sosyolojinin dışında kalan kaynaklara yaptığı göndermeler, Keith Tester (2007) tarafından “ironi” kavramı çerçevesinde değerlendirilmiştir. Tester’e göre (2007, 90), Bauman’ın sosyolojisi şuna dayanır:
“Sosyolojinin statüsü hakkında ironik olan; sadece kütüphanenin farklı raflarında yer aldıkları için bazı kitaplardan uzak durmak zorunda olmadığını düşünen; ve insan serüveninin sahip olduğu belirsizliği, düştüğü ya da itildiği her türlü tuzaktan kurtarma çabasına girişen bir sosyolojik gelenek…” Tester (2007, 83), Bauman’ın postmodernite ve akışkan yaşam sosyolojilerinin “edebiyattan büyük ölçüde ilham aldığını” açıkça belirtir. Bauman’ın şu sözlerini aktarır:
“İnsana dair sıkıntıları ve çelişkileri anlamak, sadece sosyologların ayrıcalığı değildir. Sosyolojik yöntemleri öğrenmek bir işe girmeni sağlayabilir, ama hikmet ve sezgi kazandırmaz… Ben şahsen yaşadığımız toplumu Balzac, Zola, Kafka, Musil, Frisch, Perec, Kundera, Beckett’ten… örneğin Parsons’tan daha fazla öğrendim.”
Tester (2007, 85), Bauman’ın edebiyatı “ironinin bir aracı ve sağduyuya dair kabulleri sarsmanın yolu” olarak görmesinin, sosyolojik hayal gücünün sosyoloji disipliniyle özdeş olmadığını savunduğunun göstergesi olduğunu söyler. Ona göre, “disiplinin parlayan yıldızı” biri olabilirsin ama bu, bir sosyolojik hayal gücüne sahip olduğun anlamına gelmez.
Bauman, Belirsizlik ve Eleştirel Gençlik Çalışmalarının Yeniden Büyülenmesi
*“Giderek artan entelektüelleşme ve rasyonelleşme, bu nedenle insanların yaşadıkları koşullar hakkında artan ve genel bir bilgi anlamına gelmez… Başka bir şey ifade eder: Yani, insan isterse bunu her zaman öğrenebileceği bilgisine ya da inancına işaret eder. Bu nedenle, temel olarak devreye giren gizemli, hesaplanamaz güçler yoktur; tam tersine, insan her şeyi ilke olarak hesaplama yoluyla kontrol edebilir. Bu, dünyanın büyüsünün bozulduğu anlamına gelir. İlkel insanın yaptığı gibi ruhları yatıştırmak veya ustalıkla yönetmek için artık büyülü yöntemlere başvurmaya gerek yoktur. Teknik araçlar ve hesaplamalar bu işi görür. Entelektüelleşmenin anlamı esasen budur.”
— Max Weber, 1991, 1391
Zygmunt Bauman, son otuz yılı aşkın süredir bilgi, bilgiyi üreten pratikler, bilginin ortaya çıktığı mekânlar ve ilişkiler ile bilgiyi üreten entelektüel özne formları üzerine etkili, kışkırtıcı ve bu nedenle tartışmalı bir katkı sunmuştur. Anthony Elliott (2007, 3–18), Bauman’ın “dünyanın en etkili sosyal teorisyenlerinden ve siyasal anlamda angaje kamu entelektüellerinden biri” olduğunu öne sürer. Elliott’a göre Bauman’ın “akışkan yaşam” teorisi, modern toplumların analizine yönelik kurumsal ve kişisel alanların yansıtıcı bir yeniden yapılandırmasını sunar. Bauman’ın (2000, 2004, 2005, 2007) üretken, yenilikçi ve ufuk açıcı kültürel sosyolojileri, 21. yüzyılın küreselleşmiş sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal manzaralarını keşfetmek için bir dizi olasılık açmıştır. Bauman’a göre (1997, 119), akışkan yaşamın kültürel sosyolojisi, “yoldan sapana, rastlantısal olana, tam anlamıyla belirlenemeyene, tam anlamıyla anlaşılamayana ve tam anlamıyla öngörülemeyene karşı bir hoşgörü ve sükunet” içeren bir sosyolojik hayal gücüyle şekillenir.
Daha önce de belirttiğim gibi (Kelly 2011a; 2011b), Bauman bu anlamda sosyal bilimsel hayal gücünün yeniden büyülenmesine yönelik kışkırtıcı bir katkı sunar. Onun bilinçli bir şekilde sonuçsuz bırakılan tespitleri, ana akım sosyolojinin dışında kalan metinlere, fikirlere ve kaynaklara yaptığı göndermeler, Keith Tester (2007) tarafından ironi bağlamında ele alınır ve bir sosyolojik hayal gücünün yeniden okunması ve yeniden canlandırılması olarak yorumlanır. Tester’a (2007, 90) göre, Bauman’ın çalışmaları bir sosyoloji geleneği içinde yer alır:
“… sosyolojinin statüsüne dair ironik bir yaklaşım barındıran, kütüphanenin farklı bölümlerinde yer alan kitaplardan kaçınmayı gereksiz bulan ve insan serüveninin belirsizliğini düştüğü ya da itilmek istendiği her türlü tuzaktan kurtarmaya çalışan bir gelenek.”
Tester (2007, 83) Bauman’ın postmodernlik ve akışkan yaşam sosyolojilerinin “büyük ölçüde edebiyattan esinlendiğini” ileri sürer. Bauman şöyle der:
“İnsanların ikilemlerini ve acılarını anlamak sosyologlara özgü bir ayrıcalık değildir. Sosyoloji yöntemlerini öğrenmek insana iş kazandırabilir ama bilgelik ve içgörü kazandırmaz… Ben yaşadığımız toplum hakkında Balzac, Zola, Kafka, Musil, Frisch, Perec, Kundera, Beckett… gibi yazarlardan Parsons’tan öğrendiğimden fazlasını öğrendim.”
— Aktaran Tester 2007, 83
Ayrıca Tester (2007, 85), “Bauman’ın ironi aracı olarak edebiyata bağlılığı ve dolayısıyla sağduyu kabullerini altüst etmesi”, onun “sosyolojik hayal gücünün sosyoloji disiplininden tamamen bağımsız olduğu” yönündeki inancının bir göstergesidir. Tester (2004, 6), Zygmunt Bauman’ın Sosyal Düşüncesi başlıklı eserinde, Bauman’ın “sosyolojik misyon” dediği şeyi oluşturan nitelikleri şöyle özetler: Bauman’a göre sosyoloji, “işlerin başka türlü olabileceğini; zorunluluk olarak gördüğümüz yerlerde imkânın da bulunduğunu” gösterebilir.
I. Darwin’den Bu Yana: İnsan Evrimsel Psikolojisi Kuramı
Darwin’in 1859’da yayımladığı Türlerin Kökeni adlı kitabı, yalnızca biyolojide değil, insan doğasını anlama çabasında da bir devrim yarattı. Darwin’in temel önerisi şuydu: Doğal seçilim, yalnızca hayvan türlerinin anatomik yapılarını değil, aynı zamanda davranış biçimlerini de şekillendirir. Ne var ki, 20. yüzyılın büyük bir kısmında bu fikir, özellikle insan davranışlarına uygulanması bağlamında büyük ölçüde göz ardı edildi. Sosyal bilimler, insan davranışlarının kültür tarafından şekillendirildiği ve biyolojik etkilerin marjinal olduğu görüşüne yaslandı. Evrimsel açıklamalar ise sıklıkla indirgemeci, determinist ve ideolojik olmakla eleştirildi.
Ancak 1970’li yıllardan itibaren bu durum değişmeye başladı. Edward O. Wilson’ın 1975 tarihli Sociobiology: The New Synthesis adlı çalışması, hayvan davranışlarının evrimsel temellerini inceleyen bir alan olarak sosyobiyolojiyi tanıttı ve insan davranışına dair bölümü büyük tartışmalar yarattı. Bu tartışmalar, evrimsel açıklamaların ırkçılığı, cinsiyetçiliği veya toplumsal eşitsizlikleri meşrulaştırabileceği endişeleriyle doluydu. Yine de bu alan giderek gelişti. 1990’lara gelindiğinde evrimsel psikoloji, insan zihninin evrimsel geçmişini dikkate alarak yapısını ve işleyişini anlamayı amaçlayan bir disiplin haline geldi.
Evrimsel psikologlara göre, insan zihni, atalarımızın karşılaştığı sorunlara çözüm üretmek üzere doğal seçilimle biçimlenmiş bir dizi “modül”den oluşur. Bu zihinsel yapılar, örneğin partner seçimi, akrabalık ilişkileri, sosyal hiyerarşiler ya da tehlikeden kaçınma gibi konularla ilgili olabilir. Bu modüller, genellikle evrimsel geçmişimize ait çevre koşullarına uyum sağlayacak biçimde gelişmiştir — buna evrimsel uyum ortamı (environment of evolutionary adaptedness) denir.
Bu yaklaşım, kültürel farklılıkları tamamen reddetmez; aksine, kültürün evrimsel süreçle nasıl iç içe geçtiğini araştırır. Örneğin, bazı davranış kalıplarının neden pek çok kültürde benzerlik gösterdiğini açıklamaya çalışır. Ancak bu açıklamaların spekülatif olduğu ve ampirik verilerle desteklenmesi gerektiği de açıktır.
Evrimsel psikolojinin eleştirmenleri, onun bazen genetik determinizme kayabileceğini, karmaşık sosyal olguları indirgemeci biçimde açıklamaya çalıştığını ileri sürerler. Dahası, tarihsel bağlamdan koparılmış psikolojik açıklamaların toplumsal adaletsizlikleri doğal gösterebileceği uyarısı yapılır. Buna rağmen, evrimsel düşüncenin insan doğasına dair anlayışımıza katkı sağladığı ve bazı sorulara yeni bakış açıları getirdiği inkar edilemez.
Bauman’ın Holokost Çözümlemesi
Bauman (1991, 1) belirsizliği, dilin “adlandırma/sınıflandırma” işlevinin bir “başarısızlığı” olarak tanımlar. Belirsizlik, aslında “dilin alter egosu ve onun kalıcı yoldaşıdır — hatta normal durumudur.” Dil, dünyanın yapılarını oluştururken kendini (geçici, kısmi olarak) bir yandan “insan yaşamına uygun, sağlam temellere oturtulmuş, düzenli bir dünya” ile “hafızanın ve öğrenme kapasitesinin işe yaramayacağı rastlantısallık içeren bir dünya” arasında konumlandırır. Dilin düzen kurma işlevleri, rastlantısallığı ve olumsallığı bastırmayı, reddetmeyi vaat eder: Zira “düzenli bir dünyada nasıl devam edileceğini biliriz.”
Bauman (1989, 1990, 1991) modernitenin belirsizliği ortadan kaldırmaya yönelik bir proje olarak ambivalansı yok etmeye çalıştığını ve entelektüellerin “yasama yetkisine sahip” figürler olarak bu çabalarda önemli roller oynadığını ileri sürer. O (1991, 37) şunu söyler:
“Belirsizlikle yaşamak çoğunlukla kaygı uyandırır. Belirsizlikten çıkış için kesin bir yol olmadığını öğrenmekle gelen ‘rahatsızlık’, özellikle postmodern hoşnutsuzlukların kaynağıdır: Belirsizlikle dolu bir duruma, gitmek bilmeyen olasılığa ve bunu haber verenlere karşı hoşnutsuzluk.”
Bauman, belirsizlikle birlikte yaşamayı öğrenmenin yarattığı kaygının ve belirsizliğin peşinden gelen kararsızlığın, belirsizliği bir düzensizlik gibi hissetmemize sebep olduğunu ifade eder.
Bauman’ın belirsizlik, dilsel, maddi, simgesel ve nihayetinde politik düzeyde bu konudaki vurgu ve incelemeleri özellikle Holokost analizleriyle çerçevelenir. Bauman’ın (1991, 18) Holokost üzerine çalışmaları, şunu fark etmemize yol açar:
“…bu olgunun titizlikle incelenmesinden çıkacak kuramsal sonuçların, çoğunlukla tam anlamıyla ele alınmadığına, hatta pek nadiren dirençle karşılaşmadan kabul edildiğine tanık olunur: Zira bu sonuçlar, uygarlığımızın kendilik bilincinde köklü ve rahatsız edici bir revizyonu gerektirir.”
Bauman (1991, 18–26) Holokost tarihlerini incelediğinde, bu soykırımı “uzun Yahudi düşmanlığı tarihinin zirvesi” olarak sunan; bir “Alman meselesi” olarak çerçeveleyen ya da modernleşmenin zayıf ya da hatalı olduğu bir ülkede “yeterince bastırılmamış barbar, irrasyonel güçlerin tekil bir patlaması” olarak açıklayan yaklaşımları tespit eder. Bauman’a göre bu yaklaşımlar, Holokost’un ardında yatan daha derin modernite eleştirisini görmezden gelir: Modernitenin belirsizlikle savaşı, Nazizm uygulamalarında katıksız şekilde ete kemiğe bürünürken; modern devletin “pratik görevleri” ile modern felsefenin yasama aklı ve genel olarak modern bilimsel zihniyet arasında derin bir uyum oluşmuştur.
Bauman der ki:
“Modern yöneticiler ve modern filozoflar her şeyden önce yasa koyuculardı; kaosu buldular ve onu ehlileştirip yerine düzen koymaya giriştiler.”
Aydınlanma’nın modern projesi, Bauman’a göre, “kısıtlamalardan kolektif olarak arınmış bir insanlık” hayaliyle güdülenmişti; bu hayal insan onuruna saygı gösteren ve onu koruyan bir insanlık öngörüyordu. Bu hayalin hayata geçirilmesi, aklın “en yüce yasa koyucu” makamına yükseltilmesiyle mümkün olacaktı.
Tarih, bilgi üretimi ve sahiplenilmesiyle ilgili bu masumiyetin sonunu görmemizi zorunlu kılmalıdır. Zira entelektüelce temellendirilmiş bilginin (nesnel, bilimsel ve akılcı görünen bilginin) tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini gösterir. Modernite’nin belirsizliği ortadan kaldırma girişimlerinde, bilimsel “hakikat” adına gerçekleştirilen eylemler bazen en insani değerleri yerle bir edebilir. Örneğin 1907-1928 yılları arasında ABD’de yirmi eyalet, ırk ve öjeni bilimlerine (bilimsel “gerçek”) dayanarak kısırlaştırma yasaları çıkarmıştır. Benzer şekilde Avustralya’da da yerli halk, beyaz normalliğin ölçüsüne göre ‘öteki’ olarak görülüp Hristiyan kurtuluş ahlakı ve öjeni bilimlerinin rehberliğinde çocuklarından koparılmıştır. Bauman (1991), bunun gibi örneklerde bilimin ve entelektüel müdahalenin, insanlığı ‘düzene sokma’ amacıyla nasıl dehşet verici araçlara dönüşebildiğini anlatır.
Bauman şöyle özetler:
“Sosyal bilimlerin pratiği, sosyal ideali gerçekliğin önünde bir rehber olarak hayal etmede; toplumu uygun şekle sokmak üzere ‘doğru’ tasarımla donanmış mimarlar tarafından şekillendirilecek ham madde olarak görmede; toplumu kendi haline bırakıldığında kendini geliştiremeyecek, hatta gelişimin neye benzeyeceğini kavrayamayacak bir varlık olarak tahayyül etmede; bilgiyi iktidar, aklı ise gerçeğin yargıcı ve ‘olması gerekeni’ ‘olana’ dikte edip dayatma yetkisine sahip bir otorite olarak tanımlamada mükemmel bir şekilde yansıtılır.” (Bauman 1991, 37)
Bauman’ın 21. Yüzyıl için Eleştirel Gençlik Çalışmalarına Meydan Okuması
Keith Tester ile yaptığı bir sohbette Bauman, sosyolojik projenin eleştirel olmasının ne anlama geldiğine dair kendi görüşünü paylaşır (Bauman ve Tester 2001). Bauman’ın eleştirmenleri açısından bu cevap biraz sinir bozucu gelebilir (çünkü pek çok eleştirmen sosyolojinin daha programatik olmasını ister); ama Bauman’ın yanıtı en iyi ihtimalle belirsiz, kimi zaman kaçamak ya da sonuçsuz, hatta faydasız bulunabilir. Belirsizdir. Başka türlü olabilir miydi ki?
Yine de bu sohbetin sonunda, 21. yüzyıl için sosyolojik hayal gücünü yeniden büyüleyecek şekilde Bauman’ın eleştirel gençlik çalışmaları için sunduğu meydan okuma oldukça kışkırtıcıdır.
Bauman, “eleştirel” kavramının belirli, sınırlı, doğru bir teorik yönelimle özdeşleştirilmemesi gerektiğini açıkça söyler. Yani bu, bir ortodoksi anlamına gelmez. Eleştirel teori, diyor Bauman, bir “okul üyeliği rozeti” (Frankfurt Okulu gibi) olarak görülmemeli veya “ayrı bir bilgi bütünlüğü” olarak konumlandırılmamalıdır (Bauman ve Tester 2001, 33). Bauman’a göre, eleştirel olmayı belirleyen şey daha çok bir yaklaşım ya da sosyolojik misyona dair bir tutumdur: Teorik, yöntemsel ve içeriksel açmazlarla ilgilenen; bu sorunların sınırlarını ve olanaklarını baştan kapatmayan bir misyona işaret eder:
“Özünde eleştirel teoriler birbirinden oldukça farklı olabilir. Onları birleştiren, sosyolojik mesleğe benzer bir yaklaşım getirmeleridir; insan potansiyelinin sonsuza dek tükenmez ve tamamlanmamış olduğunu açık tutma, insan toplumunu sürekli olarak kendini sorgulamaya itme ve bu sorgulamayı asla durdurmama ya da tamamlanmış ilan etmeme çabasıdır.”
— Bauman ve Tester 2001, 33
Bauman, kendi “akışkan döneminde” yaptığı çalışmaların amacının, 21. yüzyılın başında insan olasılıklarını tehdit eden “tehlikeleri kabaca çerçevelemek” ve bu tehlikelerin eleştirel düşüncenin hedefinin ve stratejisinin yeniden düşünülmesini zorunlu kıldığını” göstermeye çalışmak olduğunu söyler. Ve şunu ekler:
“Zaman ilerledikçe odak noktasını ve içeriksel önermeleri değiştirmek kaçınılmazdır, eğer geleceğe karşı keskin tutulmak istenen eleştirel bıçak körelmeyecekse.”
— Bauman ve Tester 2001, 34
Tıpkı Plum, Pikelet ve Michael figürlerinin sosyolojik hayal gücümüzü harekete geçirmesi gibi, bu kitapta katkıda bulunan pek çok yazar da şunu işaret eder: 21. yüzyılın başında dünya çapında farklı genç nüfuslar sayısız fırsat, zorluk, haz, zarar, sınır ve olasılıkla, bolca tehlikeyle karşı karşıyadır. Bauman’a göre eleştirel kuramsallaştırma, gençlik çalışmaları yapanları ve gençlik çalışmasının hitap ettiği veya birlikte çalıştığı/desteklediği gençleri şunu hayal etmeye teşvik etmelidir:
“Şeyler göründüğü gibi olmak zorunda değildir” ve “dünya olduğu gibi olmak zorunda değildir.”
— Bauman ve Tester 2001, 34
Tony Blackshaw (2010, 70–71), Bauman’s Challenge: Sociological Issues for the 21st Century başlıklı derleme kitaptaki katkısında Bauman’ın eserlerini Marx, Weber, Durkheim gibi kurucu figürlerin pratiğiyle karşılaştırır ve bu yorumlayıcı sosyolojinin “sosyolojik hayal gücünün kaynağı” olduğunu savunur. Bu tür bir düşünme biçimi, bu hayal gücü — “sosyolojik fikirlerin ulaşıldığı sezgisel ve etik düşünce çerçevesi” — Blackshaw’a göre, “öncelikle yöntemlerinin bilimsel titizliğine adanmış olan ampirik sosyolojinin ruhuyla açıkça çelişir.” Blackshaw’un (2010, 75–76) aktardığı Bauman yorumu şudur: Bauman, “sosyal teorinin üstüne yapıştırılmış ampirik kanıtların sahte tutarlılığını, çelişkili insan anlatılarıyla değiştirir.”
Böyle bir ethos’a dayalı bir sosyolojik hayal gücü, kanıtlamaktan çok yorumlamayla, sonuçlardan çok anlamla, kesinliklerden çok olasılıklarla, teorilerden çok hikâyelerle ilgilidir. 21. yüzyılda pek çok kişinin yaptığı gibi kurumsallaşmış gençlik çalışmaları alanında bu ethos kendini her zaman rahat hissetmeyebilir. Dahası, bu ethos politika yapıcılar, siyasetçiler ya da akademik meslektaşlar tarafından gençlikle ilgili “sorunları” tanımlamak ve çözmek için her zaman “faydalı” bulunmayabilir. Bu kötü bir şey olmak zorunda değildir. Ancak böyle bir yanıt karşısında şunu da hatırlamak gerekir: Bu “sorunlu gençlik meseleleri” tam da yeniden büyülenmiş bir sosyolojik hayal gücü için özgül birer meydan okumadır. Böyle bir hayal gücü, yalnızca pek çok gencin belirsizlik, ironi ve çelişki içeren tecrübelerini tanımakla kalmamalı; aynı zamanda bu belirsizliği yok etmeye çalışan her türlü devletleştirilmiş bilgi üretimini mütevazı ama kışkırtıcı ve “zamansız” yollarla rahatsız etmeli ve sorgulamalıdır.
-
“Toplumsal araştırmanın her aşamasını standartlaştırma ve rasyonelleştirme çabasındaki entelektüel işlemler, gittikçe ‘bürokratik’ hâle gelmektedir.”
-
“Bu işlemler insan çalışmasını çoğu zaman kolektif ve sistematik kılar: Soyut ampirik yöntemin yerleştiği araştırma kurumları, verimlilik adına, herhangi bir şirketin muhasebe departmanına benzer şekilde rasyonelleşmiş rutinler geliştirir.”
-
“Bu iki gelişme, akademik personelde yeni türde zihinsel ve siyasal niteliklerin seçilmesini ve şekillenmesini etkiler.” “Bu yeni toplumsal bilim, iş dünyasında —özellikle reklamcılığın iletişim alanlarında—, orduda ve giderek üniversitelerde de olmak üzere, çoğu zaman bürokratik müşterilerinin amaçlarına hizmet eder. Bu araştırma tarzını destekleyenler, bu müşterilerin siyasal bakış açısını kolayca benimserler. Zamanla bu bakışı benimsemek, onu kabul etmek anlamına gelir.”
Kaynakça (References)
Bauman, Z. 1989. Modernity and the Holocaust. Cambridge: Polity Press.
Bauman, Z. 1990. “Modernity and Ambivalence.” In Global Culture, edited by M. Featherstone, 143–170. London: Sage Publications.
Bauman, Z. 1991. Modernity and Ambivalence. Cambridge: Polity Press.
Bauman, Z. 1997. Postmodernity and Its Discontents. Cambridge: Polity Press.
Bauman, Z. 2000. Liquid Modernity. Cambridge: Polity Press.
Bauman, Z. 2004. Wasted Lives: Modernity and Its Outcasts. Cambridge: Polity Press.
Bauman, Z. 2005. Work, Consumerism and the New Poor. Berkshire: Open University Press.
Bauman, Z. 2007. Consuming Life. Cambridge: Polity Press.
Bauman, Z. and K. Tester. 2001. Conversations with Zygmunt Bauman. Cambridge: Polity Press.
Bessant, J. 2008. “Hard Wired for Risk: Neurological Science, ‘The Adolescent Brain’ and Developmental Theory.” Journal of Youth Studies 11(3): 347–360.
Blackshaw, T. 2010. “Bauman’s Challenge to Sociology.” In Bauman’s Challenge: Sociological Issues for the 21st Century, edited by M. Davis and K. Tester, 70–91. Basingstoke: Palgrave.
Dean, M. 2010. Governmentality: Power and Rule in Modern Society. 2nd edition. London: Sage.
Elliott, A. 2007. “Editor’s Introduction.” In The Contemporary Bauman, edited by A. Elliott, 3–18. London: Routledge.
Flax, J. 1990. Thinking Fragments. Berkeley: University of California Press.
Foucault, M. 1991. “Governmentality.” In The Foucault Effect: Studies in Governmental Rationality, edited by G. Burchell, C. Gordon, and P. Miller, 87–104. Hemel Hempstead: Harvester Wheatsheaf.
Fuller, S. 1999. “Making the University Fit for Critical Intellectuals: Recovering from The Ravages of the Postmodern Condition.” British Educational Research Journal 25(5): 583–595.
Galvan, A., T. Hare, C. Parra, J. Penn, H. Voss, G. Glover and B. Casey. 2006. “Earlier Development of the Accumbens Relative to Orbitofrontal Cortex Might Underlie Risk-Taking Behavior in Adolescents.” Journal of Neuroscience 26: 6885–6892.
Hacking, I. 1999. The Social Construction of What? Boston, MA: Harvard University Press.
Haraway, D. 1997. Modest_Witness@Second_Millenium: FemaleMan_Meets_OncoMouse. London: Routledge.
Haraway, D. 2008. When Species Meet. Minneapolis: The University of Minnesota Press.
Hartnett, S. 2009. Butterfly. Camberwell, Australia: Penguin.
Human Rights and Equal Opportunity Commission. 1997. Bringing them Home: Report of the National Inquiry into the Separation of Aboriginal and Torres Strait Islander Children from Their Families. Sydney: HREOC.
Kelly, P. 2011a. “Breath and the Truths of Youth At-risk: Allegory and the Social Scientific Imagination.” Journal of Youth Studies 14(4): 431–447.
Kelly, P. 2011b. “An Untimely Future for Youth Studies?” Youth Studies Australia 30(3): 47–53.
Kelly, P. 2012. “The Brain in the Jar: A Critique of Discourses of Adolescent Brain Development.” Journal of Youth Studies 15(7): 944–959.
Kelly, P. 2013. The Self as Enterprise, Foucault and the Spirit of 21st Century Capitalism. Aldershot: Gower/Ashgate.
Kelly, P. and L. Harrison. 2009. Working in Jamie’s Kitchen: Salvation, Passion and Young Workers. London: Palgrave.
Law, J. 2004. After Method: Mess in Social Science Research. London: Routledge.
Law, J. and A. Mol. 2006. Complexities: Social Studies of Knowledge Practices. Durham: Duke University Press.
Mills, C. W. 1970. The Sociological Imagination. Harmondsworth: Pelican.
National Institute of Mental Health. 2007. “Adolescent Brains Show Lower Activity in Areas That Control Risky Choices.” [Online] http://www.nimh.nih.gov/science-news/2007/adolescent-brains-show-lower-activity-in-areas-that-control-risky-choices.shtml (Accessed 9 May, 2011).
Rose, N. and P. Miller. 2008. Governing the Present: Administering Economic, Social and Personal Life. Cambridge: Polity Press.
Tester, K. 2004. The Social Thought of Zygmunt Bauman. Basingstoke: Palgrave.
Tester, K. 2007. “Bauman’s Irony.” In The Contemporary Bauman, edited by A. Elliott, 81–98. London: Routledge.
Vanderlip, S. 2004. “What Ticks Inside a Teenage Brain?” [Online] http://www.legacyofhope.com/may_2004.htm (Accessed 28 April, 2010).
Weber, M. 1991. “Science as a Vocation.” In From Max Weber: Essays in Sociology, edited by H. H. Gerth and C. Wright Mills, 129–156. London: Routledge.
Weber, M. 2002. The Protestant Ethic and the ‘Spirit’ of Capitalism: and Other Writings. London: Penguin. Winton, T. 2008. Breath. London: Picador.
Peter Kelly

