652_320_3c6bed3a-bediuzzaman-ve-skolastizm

Giriş

Kilise ve Eğitim – Felsefenin Teolojik Altyapısı

Batı’da felsefe tarihinin kökleri, modern çağda sıkça söylendiği gibi “aklın dine karşı mücadelesi”ne değil, bilakis teolojik kurumların içinde filizlenmiş düşünme biçimlerine dayanır.
Çünkü Ortaçağ’dan 19. yüzyılın ortalarına kadar Batı’da eğitim kurumları bütünüyle kilise denetimindeydi. Başka bir deyişle, “okul” kavramı neredeyse “kilise” ile eşanlamlıydı.
Manastır okulları, katedral okulları ve daha sonra kurulan üniversiteler hep kilisenin eliyle açılmış; bilgi, inanç ve otorite aynı çatı altında toplanmıştır.

Paris, Oxford, Bologna, Cambridge, Heidelberg gibi üniversitelerin kökeni tamamen teolojik kurumlardır. Buralarda felsefe, ilahiyatın bir ön aşaması olarak, “Tanrı’yı anlamanın rasyonel yolu” şeklinde öğretilirdi. Latince hem kilisenin hem de akademinin diliydi; dolayısıyla bilgiye erişim kilise aracılığıyla mümkündü. Bu sebeple, felsefe eğitimi almak demek, zorunlu olarak teoloji okumak anlamına gelirdi. Antikçağ’ın mirası olan felsefi metinler –özellikle Aristoteles ve Platon– kilisenin teolojik çerçevesi içinde yeniden yorumlanmış; böylece skolastik felsefe doğmuştur.

Dolayısıyla Batı’da düşünce geleneğinin teolojik bir zemin üzerinde yükselmesi, tarihsel bir tesadüf değil, yapısal bir zorunluluktur. Bu durum, “sekülerleşme” denen süreci de doğru anlamamızı sağlar. Çünkü Batı’da kiliseye karşı gelişen her düşünsel hareket, kaçınılmaz biçimde Tanrı’ya karşı çıkış olarak algılanmıştır. Kilise, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görüldüğünden, kurumsal otoriteye karşı çıkmak Tanrı’nın kendisine karşı gelmekle eşdeğer sayılmıştır. Böylece felsefenin kilise otoritesinden özgürleşmesi, Batı düşüncesinde dinden kopuş gibi yorumlanmıştır.
Oysa bu, Hıristiyanlığın kendi iç dogmatik yapısına özgü bir okumadır. Felsefe özünde Tanrı’dan değil, yalnızca kilise yorumundan özgürleşmiştir.

Bu nedenle 19. yüzyıla kadar hemen bütün filozoflar –Augustinus’tan Descartes’a, Roger Bacon’dan Hobbes’a, Kant’tan Hegel’e kadar– birer ilahiyat öğrencisi ya da kilise eğitimi almış düşünürdür. Bu tarihsel olgu, felsefenin sekülerleşme değil, teolojik bilincin özgürleşme süreci olduğunu açık biçimde ortaya koyar.

Felsefe ve Sekülerleşme Yanılsaması: Teolojiden Kopuş mu, Kiliseden Özgürleşme mi?

Batı felsefesinin tarihine yakından bakıldığında, 19. yüzyıla kadar gelen neredeyse bütün büyük filozofların dinî veya ilahiyat kökenli bir eğitim aldıkları görülür. Descartes, Cizvit okullarında yetişmiş; Roger Bacon bir Fransisken keşiş olarak teoloji eğitimi almış; Francis Bacon, Anglikan gelenek içinde yetişmiş; Hobbes teolojik tartışmaların tam ortasında felsefi sistemini kurmuş; Feuerbach ise doğrudan ilahiyat fakültesi mezunudur. Bu filozofların her biri, düşüncelerini teolojik formasyonun içinden geliştirmiştir. Dolayısıyla onların ortaya koydukları felsefi çaba, sanıldığı gibi “seküler bir yönelim” değil, teolojinin akıl içinde yeniden yorumlanmasıdır.

Modern düşünce geleneği, felsefenin bu teolojik kökenini genellikle “sekülerleşme” kavramı üzerinden açıklar. Ancak bu kavram, tarihsel ve kavramsal olarak son derece Batı-Hıristiyan bir yorumdur. Batı’da “sekülerleşme”, kilise otoritesine karşı çıkışla eş tutulmuştur. Kilise, Tanrı’yı kendi kurumsal temsil yetkisine indirgediği için, kiliseye karşı gelen bir düşünce hemen “Tanrı’ya karşı çıkış” olarak yorumlanmıştır. Böylece felsefenin kilise dogmalarına karşı bağımsızlaşması, Batı zihninde Tanrı’dan kopuş gibi algılanmıştır. Oysa bu, Hıristiyanlığın kendi iç teolojik yapısına özgü bir durumdur; felsefenin doğasına içkin bir zorunluluk değildir.

Gerçekte felsefenin yaptığı, Tanrı’yı reddetmek değil, Tanrı düşüncesini kilise otoritesinin dar kalıplarından kurtarmaktır. Felsefe, kilise teolojisinin karşısına geçerken, Tanrı’yı akıl yoluyla yeniden düşünmenin yollarını aramıştır. Augustinus’un “felsefe rasyonel teolojidir” sözü, bu ilişkinin özünü açık biçimde ifade eder. Felsefe, dogmatik inancın karşıtı değil, onun akılla temellendirilmiş biçimidir. Bu nedenle düşünmeyi “seküler” ya da “seküler olmayan” diye sınıflandırmak, felsefi açıdan anlamlı değildir; çünkü düşünmenin kendisi zaten hakikat arayışıdır, ve hakikat Tanrı’dan tamamen koparılarak düşünülemez.

Batı’nın sekülerleşme anlatısı, temelde Hıristiyanlık içi bir teolojik kırılmanın ürünüdür. Kiliseye karşı çıkış, Batı’nın tarihinde “dinden uzaklaşma” olarak algılanmıştır; çünkü Hıristiyanlık’ta “tanrılaşma” (theosis) fikri kurumsal olarak kilise tarafından temsil edilir. Dolayısıyla kilise otoritesine karşı durmak, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisine karşı çıkmak anlamına gelmiştir. Bu nedenle sekülerleşme kavramı, özünde Batı teolojisinin kendine özgü bir iç polemiğidir; evrensel bir düşünsel süreç değil. Oysa felsefenin özünde böyle bir sekülerleşme yoktur. Felsefe, varlığın anlamını ararken daima bir aşkınlık fikrine yönelmiştir. Bu yönelim, ister Tanrı, ister akıl, ister tin ya da hakikat adıyla anılsın, felsefi düşünmenin kalbinde hep aynı teolojik bilinç yaşamaya devam etmiştir.

Bu açıdan bakıldığında, sekülerleşme, Batı’nın Hıristiyanlık içi bir meselesidir; felsefe açısından bakıldığında, bu süreç teolojik bilincin kurumsal otoriteden özgürleşmesidir. Bu anlamda Hıristiyanlık içinden bakıldığında İslam da “seküler” sayılabilir; çünkü İslam’da Tanrı ile kul arasına giren bir ruhban sınıfı yoktur. Ama bu, İslam’ın Tanrı’yı reddettiği değil, tam tersine Tanrı’yı kurumsal otoriteden bağımsızlaştırarak doğrudanlaştırdığı anlamına gelir.

Filozofların Eğitim Arka Planı ve Teolojik Zeminleri

Batı felsefesinin kurucu figürleri incelendiğinde, onların neredeyse tamamının teolojik bir formasyon içinde yetiştiği görülür. Felsefenin akılla, teolojinin ise inançla özdeşleştirildiği modern ayrım, tarihsel olarak geç bir dönemin ürünüdür. Ortaçağ’dan 19. yüzyıla kadar düşünürlerin büyük çoğunluğu, felsefi sorgulamalarını ilahiyat eğitiminin sağladığı kavramsal ve metafizik temeller üzerinde yürütmüştür.

Augustinus (354–430): Felsefeyi Rasyonel Teoloji Olarak Gören Kilise Babası

Aurelius Augustinus, Hıristiyanlığın en etkili Kilise Babasıdır. Felsefesi bütünüyle Tanrı’ya yönelmiş bir aklın eseridir. Augustinus’a göre felsefe, Tanrı’yı akılla anlamaya çalışan teolojidir (rationalis theologia). Bu yüzden “inanmak için anlamak, anlamak için inanmak” ilkesini dile getirir. Onun felsefesi, Batı’da rasyonel teoloji geleneğinin başlangıç noktasıdır.

Roger Bacon (1219–1292): Fransisken Keşiş ve Deneysel Teoloji

Roger Bacon bir Fransisken rahip ve Oxford’da eğitim görmüş bir ilahiyatçıdır. Paris’te aldığı teoloji eğitimi, onun düşüncesinin temelini oluşturur. Deneysel yöntemi, Tanrı’nın yaratılış düzenini anlamanın bir aracı olarak görür.

Francis Bacon (1561–1626): Anglikan Geleneğinde Teolojik Bilimsellik

Francis Bacon, Anglikan teolojisi içinde yetişmiş, Cambridge’de ilahiyat eğitimi almıştır. Bilgi, Tanrı’nın yaratılış yasalarına nüfuz etmenin yoludur. “Bilgi güçtür” sözü, Tanrı’nın evrenine dair bilmenin bir ifadesidir.

René Descartes (1596–1650): Cizvit Eğitiminden Rasyonel Teolojiye

Descartes, Cizvit okullarında aldığı teolojik eğitimin etkisiyle felsefesini Tanrı merkezli bir temele oturtmuştur. “Tanrı bizi aldatmaz” ilkesi, onun sisteminin merkezindedir.

Thomas Hobbes (1588–1679): Teolojik Tartışmalardan Siyasal Teolojiye

Hobbes, Oxford’da ilahiyat eğitimi görmüş, din savaşlarının ortasında yetişmiştir. Leviathan’da Tanrı kavramını reddetmez, sadece dünyevi otoriteyle yeniden yorumlar. Bu, sekülerleşme değil, teolojik otoritenin dönüşümüdür.

Ludwig Feuerbach (1804–1872): Teolojiden Antropolojiye Geçiş

Feuerbach, Heidelberg ve Berlin’de ilahiyat eğitimi almış, Tanrı’yı insanın öz bilinci olarak yorumlamıştır. Bu, Tanrı’yı reddetmek değil, teolojiyi insana döndürmektir.

Bu düşünürlerin her biri, felsefi sistemlerini teolojik eğitimlerinin içinden kurmuşlardır. Felsefenin özü, Augustinus’un işaret ettiği gibi, rasyonel teoloji olmaya devam eder.

Modern Dönemde Teolojik Bilincin Maskelenmesi: Kant, Hegel ve Sonrası

Modern felsefe çoğu zaman teolojiden bütünüyle kopmuş gibi görünür; oysa modern dönemde bile teolojik miras akıl, ahlak, tarih ve insan kavramları aracılığıyla yaşamaya devam etmiştir. Bu, felsefenin özünde hâlâ bir “rasyonel teoloji” olduğunu gösterir; yalnızca dili değişmiştir.

Immanuel Kant (1724–1804): Ahlak Yasasının Tanrısı

Kant, Protestan bir çevrede yetişmiş ve ilahiyat dersleri almıştır. Saf Aklın Eleştirisi’nde Tanrı’yı bilginin sınırına koysa da, Pratik Aklın Eleştirisi’nde Tanrı’yı ahlak yasasının koşulu olarak yeniden ortaya çıkarır. Tanrı, vicdanın iç sesi hâline gelir.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770–1831): Tinin Teolojisi

Hegel, Tübingen’de teoloji eğitimi almıştır. Onun Mutlak Tin kavramı, Tanrı’nın tarihsel bilinçte açılımıdır. Hegel’de Tanrı, kilisenin dogmasından kurtulmuş, düşüncenin tarihine yerleşmiştir.

Ludwig Feuerbach (1804–1872): Teolojinin İnsana Dönüşü

Feuerbach, Hegelci sistemin içinden Tanrı’yı insanın öz bilincine taşır. Bu görünüşte ateistik ama özünde teolojik bir iç dönüşümdür.

Karl Marx (1818–1883): Dinin Toplumsal Teolojisi

Marx, Hegelci geleneğin mirasçısıdır. Dini toplumsal bir yabancılaşma biçimi olarak yorumlarken bile teolojik motifleri (kurtuluş, adalet, yeni insan) korur. Marx da bir anlamda tarihsel bir teologdur.

Kant, Hegel, Feuerbach ve Marx çizgisi, felsefenin Tanrı’yı reddetmediğini, sadece Tanrı’nın adını değiştirdiğini gösterir. Bu nedenle sekülerleşme, felsefenin Tanrı’yı terk etmesi değil, Tanrı’nın insan aklının, ahlakının, tarihinin ve emeğinin içine taşınmasıdır.

Sonuç

Bütün bu tarihsel ve kavramsal çerçeve dikkate alındığında açıkça görülmektedir ki, Batı felsefesi dediğimiz şey özünde bir tür teolojidir. Felsefenin doğduğu ve geliştiği kurumlar teolojik formasyonun içindedir; onu var eden düşünme biçimi de Tanrı fikrinin çevresinde şekillenmiştir. Fakat modern dönemle birlikte bu teolojik yapı, bize sanki din ve teoloji karşıtı bir zeminmiş gibi sunulmuştur. Oysa burada söz konusu olan Tanrı’yı reddetmek değil, skolastik düşünceyle yaşanan bir çatışmadır. Bu çatışma dogmatik teolojinin dar kalıplarına yöneliktir, ancak düşünmenin kendisi hâlâ teolojik bir temelde sürmektedir. Dolayısıyla Batı felsefesi ne dinin alternatifi ne de teolojinin karşıtıdır; aksine, skolastik yapıdan özgürleşmiş fakat özünde hâlâ yapılan bir teolojidir. Modern akıl Tanrı’yı dışlamamış, yalnızca onu farklı kavramlarla –akıl, tin, insan, tarih– düşünmeye devam etmiştir. Bu bakımdan “sekülerleşmiş felsefe” olarak sunulan şey aslında teolojinin rasyonel dönüşümüdür. Felsefenin bu teolojik hafızası, bugün bile Batı düşüncesinin temel yapısında varlığını sürdürmektedir.

Türkiye’de felsefe eğitimi alanların bu durumu bilmesi son derece önemlidir. Çünkü bugün “Batı felsefesi” adıyla okunan metinlerin büyük bir kısmı, gerçekte Batı teolojisinin farklı dönemlerdeki türevleri ve kendi içindeki tartışmalarıdır. Elbette bu düşünme biçimleri felsefe tarihinde verimli ve yönlendirici olmuştur; ancak bunları mutlak felsefi kaynaklar olarak almak ciddi kavramsal ve düşünsel sorunlar doğurur. Bu metinler konu olarak incelenebilir, tarihsel bağlamlarıyla ele alınabilir, fakat kaynak olarak kabul edildiklerinde, felsefenin evrensel hakikat arayışı dar bir kültürel–teolojik çerçeveye indirgenmiş olur.

Kaynakça

Aurelius Augustinus. Confessiones (İtiraflar). Çev. Çeşitli, İstanbul: Kabalcı, 2005.

Aurelius Augustinus. De Civitate Dei (Tanrı’nın Şehri Üzerine). Cambridge University Press, 1998.

Roger Bacon. Opus Majus. Oxford: Clarendon Press, 1897.

Francis Bacon. Novum Organum. London: Routledge, 2000.

René Descartes. Meditationes de Prima Philosophia. Paris, 1641.

Thomas Hobbes. Leviathan. London: Penguin Classics, 1982.

Immanuel Kant. Kritik der reinen Vernunft (Saf Aklın Eleştirisi). Hamburg: Felix Meiner, 1998.

Immanuel Kant. Kritik der praktischen Vernunft (Pratik Aklın Eleştirisi). Cambridge University Press, 1997.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel. Phänomenologie des Geistes (Tinin Fenomenolojisi). Frankfurt: Suhrkamp, 1970.

Ludwig Feuerbach. Das Wesen des Christentums (Hıristiyanlığın Özü). Leipzig: Wigand, 1841.

Karl Marx. Zur Kritik der Hegelschen Rechtsphilosophie (Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı). MEGA, 1844.

Etienne Gilson. The Spirit of Medieval Philosophy. Notre Dame University Press, 1950.

Alasdair MacIntyre. Three Rival Versions of Moral Enquiry. Notre Dame: University of Notre Dame Press, 1990.

Charles Taylor. A Secular Age. Harvard University Press, 2007.

Seyyed Hossein Nasr. Knowledge and the Sacred. Albany: SUNY Press, 1989.

Josef Pieper. Scholasticism: Personalities and Problems of Medieval Philosophy. South Bend: St. Augustine’s Press, 2001.

Reale, Giovanni. A History of Ancient Philosophy. Albany: SUNY Press, 1987.

Bir yanıt yazın