ayalga-638990622271841460

I. Tatmin Kavramının Psikolojik Açılımı

Tatmin, ilk bakışta bir ihtiyacın veya arzunun karşılanmasıyla ortaya çıkan memnuniyet hâli olarak görünür. Ancak insan davranışları incelendiğinde, bir isteğin gerçekleşmesi ile kalıcı bir tatmin arasında zorunlu bir ilişki bulunmadığı görülmektedir. İnsan istediği şeyi elde ettiği hâlde kısa süre sonra yeniden istemeye başlayabilmekte, hatta elde ettiği şeyin başlangıçta yarattığı memnuniyet zamanla kaybolabilmektedir.

Bu durumun açıklanmasında hedonik adaptasyon önemli bir yer tutar. İnsan, olumlu yaşam değişikliklerine zaman içerisinde uyum sağlar. Başlangıçta yüksek düzeyde memnuniyet veren bir kazanım olağanlaşır ve kişinin değerlendirme standardı yeni koşullara göre yeniden oluşur. Böylece daha önce ulaşılması güç görünen bir imkân, elde edildikten sonra sıradanlaşabilir. Tatmin edilen arzu, bir süre sonra yeni bir arzunun başlangıç noktası hâline gelir.

Burada yalnızca sahip olunan şeylerin miktarı değil, beklentilerin hareketi de belirleyicidir. İnsan elde ettiği imkânı yeni bir başlangıç noktası olarak değerlendirebilir. Bu nedenle sahip olunanlarla istenilenler arasındaki mesafe, yalnızca nesnel yoksunluk tarafından belirlenmez; kişinin beklentileri ve değerlendirme ölçütleri tarafından da sürekli yeniden üretilir.

Tatminsizliği artıran bir başka mekanizma sosyal karşılaştırmadır. İnsan kendi durumunu yalnızca sahip oldukları üzerinden değil, başkalarının durumuyla karşılaştırarak da değerlendirir. Dijital iletişim ortamları bu karşılaştırmanın kapsamını olağanüstü biçimde genişletmiştir. Başkalarının gelirleri, bedenleri, başarıları, ilişkileri ve tüketim biçimleri sürekli görünür hâle geldikçe, bireyin kendi hayatını değerlendirme ölçütleri de değişebilmektedir. Böylece daha önce eksiklik olarak deneyimlenmeyen bir şey, başkasında bulunduğu için eksiklik olarak algılanabilir.

Bu süreç ihtiyaç ile arzu arasındaki ayrımı da bulanıklaştırır. Bir nesnenin güçlü biçimde arzu edilmesi, onun zorunlu bir ihtiyaç olduğunu göstermez. İnsan bazen bir nesneyi, o nesnenin kendisinden çok sağlayacağını düşündüğü değer nedeniyle ister. Para güvenlik veya özerklik, statü değerli olma, görünürlük ise kabul edilme duygusuyla ilişkilendirilebilir. Fakat ihtiyaç ile onu karşılayacağı düşünülen nesne aynı şey değildir.

Burada daha temel bir sınır ortaya çıkar: Maddî olanın insanı nihai olarak tatmin etmesi mümkün değildir. Çünkü maddî olan sonludur; insanın yöneldiği arzu ise çoğu zaman sahip olunan nesnenin sınırlarını aşan bir anlam taşır. İnsan para isterken yalnızca parayı, makam isterken yalnızca makamı, daha büyük bir eve sahip olmak isterken yalnızca evi istemez. Bunların arkasında güvenlik, değer, kabul görme, özgürlük, saygınlık veya kendisini yeterli hissetme gibi daha derin beklentiler bulunabilir. Fakat sonlu bir nesneye, kendisinin taşıyamayacağı bir varoluşsal anlam yüklenirse, elde edilen şey beklenen tatmini sağlayamaz. Bir ihtiyaç giderilebilir; fakat insanın bütün eksikliğini tek bir nesneyle gidermek mümkün değildir. Bu nedenle sorun maddî şeylerin değersiz olması değil, sonlu olanın mutlak bir tatmin kaynağı hâline getirilmesidir.

Öz-Belirlenim Kuramı bu ayrımı açıklamak açısından elverişli bir çerçeve sunmaktadır. Kuram, insanın iyi oluşu açısından özerklik, yeterlik ve ilişkilenmeyi temel psikolojik ihtiyaçlar olarak ele alır. Buna karşılık para, statü, görünüş veya şöhret gibi dışsal hedefler bu ihtiyaçların kendisi değildir. Dolayısıyla daha fazla dışsal kazanım elde etmek, ilgili psikolojik ihtiyacın zorunlu olarak karşılandığı anlamına gelmez.

Materyalist değer yönelimi ile iyi oluş arasındaki ilişkiyi inceleyen kapsamlı bir meta-analiz de maddî hedeflere ve materyalist değerlere daha fazla ağırlık verilmesinin daha düşük iyi oluşla ilişkili olduğunu göstermiştir. Buradaki mesele maddî imkânların kendisi değildir. Maddî imkânların insanın yaşamını sürdürmesi ve ihtiyaçlarını karşılaması ile kişinin kendi değerini sahip olduklarının miktarı üzerinden belirlemesi birbirinden farklıdır.

Bu nedenle tatminsizliği yalnızca “daha azına sahip olmak” ile açıklamak yeterli değildir. İnsan bazen gerçekten bir şeyden yoksundur; bazen sahip olduğu şeyin sağladığı tatmine hızla alışır; bazen kendisini başkalarıyla karşılaştırarak yeni eksiklikler üretir; bazen de psikolojik bir ihtiyacını yanlış bir nesne aracılığıyla karşılamaya çalışır.

Bütün bunlar bizi tatmin kavramının sınırına getirir. Tatmin, bütün ihtiyaçların sona ermesi olamaz. İnsan biyolojik ve psikolojik ihtiyaçları devam eden bir varlıktır. Acıkır, susar, dinlenmeye ihtiyaç duyar, ilişki kurmak ve yeterli hissetmek ister. Bir ihtiyacın gelecekte yeniden ortaya çıkacak olması, onun şimdi karşılanmış olmasını ortadan kaldırmaz. İnsan ertesi gün yeniden acıkacağını bilerek bugün yediği yemekten tatmin olabilir.

Dolayısıyla tatmini, eksikliğin bütünüyle ortadan kalkması şeklinde tanımlamak insan deneyimini açıklamakta yetersiz kalır. Daha uygun olan, tatmini belirli bir ihtiyaç veya beklentinin karşılanmasıyla ortaya çıkan yeterlilik ve memnuniyet hâli olarak düşünmektir.

Fakat burada başka bir soru ortaya çıkar: Türkçede “tatmin” dediğimiz bu hâl ile Kur’an’da kullanılan itmi’nan arasında nasıl bir ilişki vardır? “Mutmain” kelimesi yalnızca tatmin olmuş insanı mı ifade eder, yoksa kavram daha farklı bir anlam alanına mı sahiptir?

Bu soruyu cevaplamak için psikolojik açıklamadan kelimenin semantiğine geçmek gerekir.

II. ط م ن (TMN) Kökünün Semantik Alanı: Tatminden İtmi’nana

ط م ن (ṭ-m-n) kökü, Arapçada sükûn, yatışma, karar kılma, yerleşme ve güven anlamları çevresinde oluşan bir semantik alan meydana getirir. Bu kökten ṭumaʾnīna (طمأنينة), iṭmiʾnān (اطمئنان), muṭmaʾinn (مطمئن) ve taṭmaʾinnu (تطمئنّ) gibi kelimeler türemektedir.

Klasik sözlüklerde kökün temel kullanımları arasında bir şeyi sakinleştirmek, yatıştırmak; kişinin sükûna ermesi, karar kılması ve bir yerde yerleşmesi bulunur. “اطمأنّ بالمكان” ifadesi bir yerde yerleşmek veya orayı ikamet yeri edinmek anlamında kullanılabilir. Aynı kökün fiziksel kullanımlarında ise alçalmış, düzleşmiş veya yatışmış araziyi ifade eden anlamlara rastlanır.

Bu kullanımların tamamını tek bir kelimeyle karşılamak mümkün değildir. Ancak aralarında ortak bir semantik eksen bulunmaktadır: hareketli veya kararsız bir durumdan belirli bir sükûn ve istikrara geçmek.

Kur’an’daki kullanımlar bu anlam alanını farklı bağlamlarda görünür hâle getirir.

Bakara sûresinde Hz. İbrahim: وَلَٰكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي “Fakat kalbimin mutmain olması (iyice huzur bulması, tatmin olması) için”der. Burada talep edilen şey inancın meydana gelmesi değildir. İbrahim zaten iman etmektedir. Talep, mevcut imanın kalpte daha ileri bir itmi’nan hâline gelmesidir. Böylece itmi’nan, yalnızca bir bilgiye sahip olmayı değil, bilginin veya inancın insanın iç dünyasında yerleşmesini ifade eder.

Ra‘d sûresinde ise: أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ  buyrulur. Burada da kalplerin Allah’ın zikriyle taṭmaʾinnu olduğu belirtilir. İfade, arzuların veya ihtiyaçların ortadan kalkmasından söz etmez; kalbin bir sükûn ve istikrar hâline ulaşmasından söz eder.

Bu noktada “tatmin” ile “itmi’nan” arasındaki ilişki daha açık biçimde kurulabilir. İki kavram aynı şey değildir; fakat birbirinden bütünüyle kopuk da değildir. Tatmin ile itmi’nan arasında kategorik bir karşıtlık değil, aynı anlam alanı içerisinde bir süreklilik bulunmaktadır.

Modern Türkçede “tatmin” daha çok bir ihtiyacın, beklentinin veya talebin karşılanması sonucunda ortaya çıkan memnuniyet anlamında kullanılmaktadır. Mutmain ise sükûn, güven, yerleşme ve içsel istikrar vurgusunu daha belirgin biçimde taşır.

Bu nedenle tatmin ile itmi’nan arasındaki farkı “biri dünyevî, diğeri manevî” şeklinde kurmak doğru değildir. Daha isabetli ayrım, tatminin belirli bir ihtiyaç veya beklentinin karşılanmasına; itmi’nanın ise insanın daha geniş içsel konumunun istikrar kazanmasına işaret etmesi şeklindedir.

Kökün “yerleşme” anlamı burada özellikle önemlidir. Yerleşmiş olmak hareketsiz olmak değildir. Yerleşmiş bir insan yürüyebilir, çalışabilir ve mücadele edebilir. Değişen, hareketin ortadan kalkması değil, hareketin üzerinde gerçekleştiği zeminin oluşmasıdır.

Bu nedenle mutmain kavramını “artık hiçbir şey istemeyen” insan şeklinde yorumlamak gerekmez. Kavramın semantik yapısı, arzunun yokluğundan çok içsel kararlılık fikrini öne çıkarır. Buradan insanın eksikliğiyle ilgili önemli bir ayrım ortaya çıkar. İnsan sonlu ve muhtaçtır; fakat bu durum onun zorunlu olarak tatminsiz olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde itmi’nan da insanın bütün eksikliklerden kurtulmasını gerektirmez.

Böylece üç kavram arasında analitik bir ayrım yapılabilir:

Eksiklik, insanın ontolojik durumudur.

Fiziksel ve ruhsal anlık doyum, belirli bir ihtiyaç veya beklentinin karşılanmasıdır.

İtmi’nan, insanın iç dünyasında sükûn ve istikrarın oluşmasıdır.

Bu ayrım, Fecr sûresindeki “النفس المطمئنة” — nefs-i mutmainne ifadesinin anlaşılması için gerekli zemini hazırlar. Çünkü burada artık soru, insanın neye sahip olduğu değil, varoluşunda nerede karar kıldığıdır.

III. Nefs-i Mutmainne: Rıza ve Varoluşsal Yerleşme-Oturuşma

Fecr sûresinin sonunda: يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ۝ ارْجِعِي إِلَىٰ رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً buyrulur.

Nefsin mutmainne olarak nitelenmesinin hemen ardından “Rabbine dön” emrinin gelmesi ve nefsin “râdıye” ve “marziyye” olarak tanımlanması, itmi’nanın yalnızca psikolojik bir rahatlama olmadığını göstermektedir. Burada insanın varoluşsal yönelişi söz konusudur.

Mutmainne nefis, eksiklikleri ortadan kalkmış nefis değildir. İnsan sınırlı, sonlu ve muhtaç bir varlıktır. Dolayısıyla burada belirleyici olan eksikliğin bulunup bulunmaması değil, eksikliğin insanın kendi değeri hakkında bir hükme dönüşüp dönüşmemesidir. Eksiklik ile yetersizlik aynı şey değildir. İnsan bir şeye sahip olmayabilir; fakat bu durum onun değersiz olduğu sonucunu gerektirmez. Tatminsizlik, eksikliğin kendisinden çok, eksikliğin kişinin kendilik değerine bağlanmasıyla derinleşir. Nefs-i mutmainne açısından temel dönüşüm burada gerçekleşir. İnsan kendisini dış dünyadaki nesneler, başarılar veya başkalarının değerlendirmeleri üzerinden tamamlamaya çalışmak yerine, varoluşunun kaynağına yönelir. “Rabbine dön” emri bu yönelişi ifade eder.

Bu durumda temel soru artık “Beni hangi nesne tamamlar?” değildir. Daha temel soru şudur:

İnsan kendisini tamamlayacak mutlak kaynağı nerede aramaktadır?

Sonlu hiçbir nesne insanın varoluşunun nihai kaynağı olamaz. Para, statü, başarı, beden, ilişki veya bilgi değerli olabilir; fakat bunların hiçbirisi insanın varlığını bütünüyle temellendiremez. Sonlu olana mutlak anlam yüklemek, insanın taşıyamayacağı bir yükü nesneye yüklemesidir.

Bu açıdan nefs-i mutmainne, dünyadan vazgeçmiş nefis değildir. Dünyadaki şeylerle ilişki kurar; ihtiyaçlarını karşılar, arzularını yönlendirir, çalışır ve mücadele eder. Fakat bunlardan hiçbirini kendi varlığının mutlak ölçüsü hâline getirmez.

Burada rıza kavramı belirleyici hâle gelir. “Râdıye” olmak, gerçekliği değiştirme imkânından vazgeçmek değildir. İnsan hastalığı tedavi edebilir, haksızlığa karşı çıkabilir, yoksulluğu azaltmak için çalışabilir ve mevcut şartları değiştirmeye yönelik mücadele edebilir. Rıza, bütün bunlara rağmen gerçekliği inkâr etmemektir.

Dolayısıyla rıza ile değişim arasında zorunlu bir karşıtlık yoktur. İnsan mevcut durumu kabul ederek onu değiştirmeye çalışabilir. Kabul burada ahlâken onaylamak değil, gerçekliği olduğu hâliyle görerek onun içerisinde eyleyebilmek anlamına gelir.

Bu nedenle mutmainlik mücadeleden uzaklaşmayı değil, mücadelenin kaynağını değiştirebilir. Kendilik değerini başarıya veya başkalarının onayına bağlayan insan için başarısızlık yalnızca bir sonuç değil, kendisine yönelik bir tehdit hâline gelir. Kendilik değerini dışsal kazanımlardan ayırabilen insan ise başarısızlığı varoluşsal bir yok oluş olarak yaşamak zorunda değildir.

Bu anlamda mutmainlik, dünyadan çekilmek değil, dünyaya bağımlı bir kendilik kurmadan dünyada hareket edebilmektir.

Fecr sûresindeki “Rabbine dön” ifadesi de bu bakımdan yalnızca bir yön değiştirme değil, insanın varoluşsal nispetini belirleme anlamı taşır. İnsan sonlu olanla ilişkisini sürdürür; fakat sonlu olanı mutlaklaştırmaz. İhtiyaçlarını karşılar; fakat ihtiyaçlarını varlığının nihai anlamı hâline getirmez.

Böylece mutmainne, râdıye ve marziyye ifadeleri birlikte düşünüldüğünde, insanın varoluşsal istikrarının yöneliş ve rıza ile bağlantısı ortaya çıkar. Buradaki mesele eksiksiz bir insan ortaya çıkarmak değildir. Mesele, insanın kendi eksikliğini hangi ilişki içerisinde yaşayacağıdır.

Bu nedenle mutmainlik, eksikliğin ortadan kalkması değil, eksikliğin insanın varoluşunu dağıtmamasıdır.

İnsan hâlâ muhtaçtır; fakat muhtaçlığını kendi değersizliğinin kanıtı olarak görmez.

Hâlâ arzuları vardır; fakat arzularını mutlaklaştırmaz.

Hâlâ eksiktir; fakat eksikliğini kendisinin nihai ölçüsü hâline getirmez.

Hâlâ mücadele eder; fakat kendi varlığını başkalarına kanıtlamak için değil, hakikatle kurduğu nispet içerisinde hareket eder.

Bu bakımdan nefs-i mutmainne, eksiksiz insanın değil, eksikliğiyle doğru bir nispet kurmuş insanın adıdır.

Tatmin burada bir ihtiyacın karşılanmasıyla sınırlı kalmaz; itmi’nan, insanın bu sınırlı tatminlerin ötesinde varoluşsal bir zemine yerleşmesini ifade eder. Rıza ise bu yerleşmenin gerçeklikle kurulan ilişkide aldığı biçimdir.

Sonuçta insanın meselesi büsbütün eksiklikten kurtulmanın mümkün olmadığını bilmenin yanısıra eksikliğini neye nispet edeceğini de bilmektir.