Narcissus-Caravaggio

1.

İnsanın beğenilmek istemesi, insan olmanın en tabii hallerinden biridir. Görülmek, kabul edilmek ve sevilmek isteriz. Fakat çoğu zaman bizi yoran şey beğenilme arzusu değil, başkasının bizi neden beğenmediğine dair zihnimizde kurduğumuz hikâyelerdir. Oysa bir insanın bizi sevmemesi, bizim sevilmeye değer olmadığımız anlamına gelmez. Çünkü bir insanın bize yönelişi ya da bizden uzaklaşması, çoğu zaman bizim kim olduğumuzdan çok, onun kendi dünyasıyla ilgilidir.

Karşımızdaki insanla aramızda bir mesafenin oluşması genellikle şu sebeplerden kaynaklanır:

İlk İzlenim ve Yanılsamalar: Bizi ilk gördüğünde bizden hoşlanmamış veya fizyolojik bir çekim hissetmemiş olabilir. Ancak ilk izlenim mutlak bir hüküm değildir. İnsan bazen birini ilk karşılaşmada sevmez; tanıdıkça, konuştukça ve onun dünyasına girdikçe sever.

Zihindeki Önyargılar: Karşımızdaki insanın ideolojik, kültürel veya kişisel önyargıları bulunabilir. Henüz bizi tanımadan vardığı bir hükmü, dış görünüşümüzü veya hareketlerimizi görerek doğrulamaya çalışabilir. Burada reddedilen biz değilizdir; onun zihninde bizimle ilgili oluşturduğu tasavvurdur.

Değerler ve Dünya Görüşü Uyuşmazlığı: Hayata bakışımız, önem verdiğimiz şeyler ve ahlaki ölçülerimiz farklı olabilir. Biri hayata daha maddi bir düzlemden bakarken diğeri manevi anlamı önceleyebilir. Böyle bir durumda birbirimizi sevmememiz, birimizin kötü veya değersiz olduğunu göstermez; sadece iki farklı dünyanın birbiriyle örtüşmediğini gösterir.

Zevkler ve İlgi Alanlarının Ayrışması: Bizim hayran olduğumuz bir şey onun için hiçbir anlam taşımayabilir. İnsanları birbirine bağlayan yalnızca görünüş veya akıl değil; ortak duygular, ortak değerler ve ortak bir dünyadır.

Bizi sevmeyen herkesin sevgisini kazanmak için yoğun çaba harcamak bizi hem mutsuz eder hem de sahteliğe iter. Oysa biz yüzümüzü bizi seven insanlara dönmeliyiz. Bize yönelen, bizi anlamaya çalışan ve varlığımızdan hoşnut olan insanları görmeli; onların gönlünde kendimize bir yer açmaya gayret etmeliyiz. Ayrıca öncelikle bizi sevmeyen insanları düşman ve öteki görmemeye çalışmlıyız. Çünkü insanın kalbi her an başka bir halde olabilir. Bugün sevmeyen yarın sever bugün dost bildiğin yarın düşman olabilir. İnsanları tanımak peşinyargılarla katagorize etmek değil onlarla ilke düzeyinde ilişki kurmakla mümkündür. Bir insanaın değersiz olduğu ancak Ona değer vermekle açığa çıkacaktır. Bu yüzden insanlardan yüzçevirmek onları yargılamak değil, doğru ve iyi olan temelinde ilişki kurarak tanıyacağımızı anlamak zorundayız. Doğru olan ahlaki olandır. (daha önce insan doğası böl. bkz.)

Üstelik hayatın içinde asıl tehlike bizi hiç sevmeyen insanlar değildir; onlarla aramızdaki mesafe zaten nettir. Asıl yorucu olan, bizi sevmediği hâlde sever görünen insanların yarattığı sahte yakınlıktır. İnsanı en çok yıpratan, düşmanlığın açıklığı değil; dostluğun ve sevginin sahteliğidir.

Herkes tarafından sevilmek zorunda değiliz. Her gönülde yer bulamayız ve her insan bizi güzel, doğru ya da değerli bulmayabilir. Bunda olağanüstü bir durum yok; nitekim biz de dünyadaki herkesi sevmiyoruz. Başkasının sevgisizliğini kendimiz hakkında verilmiş nihai bir karar gibi görmekten vazgeçtiğimizde, içsel özgürlüğün de kapısını aralamış oluruz.

Mesele, herkesin gönlüne girmek değil; doğru gönüllere girebilmektir. Yunus Emre’nin dediği gibi:

İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin,

Ya nice okumaktır?

Ve nihayetinde söz döner, yine Yunus’un o eşsiz ifadesine gelir:“Hepsinden iyice bir gönüle girmektir.”

Kendini bilmek, kim olduğunu başkasının verdiği değerden bağımsız olarak kavrayabilmektir. İnsanın bütün çabası ve kendini gerçekleştirme arayışı, ancak kendi değerinin farkında olup bunu hakiki bir gönül bağıyla bir başkasına aktarabildiğinde tamamlanır. Bizi sevmeyenlerin peşinde tükenmek yerine bizi fark edenlere yöneldiğimizde, kendimizi başkalarının gözünde aramayı bırakıp kendi merkezimizi bulmuş oluruz.

Gerçek özgürlük de tam olarak burada başlar.,

2.

Aynayı Kendine Çevirmek: Onay Arzusundan Erdemli Öz-Bilince

İlişkilerde insanı en çok yıpratan şey, açık ve dürüst düşmanlıklar değildir; çünkü onlarla aradaki mesafe bellidir. Asıl yorucu olan, bizi sevmediği hâlde sever görünen insanların yarattığı sahte yakınlıktır. İnsanı ruhen sakatlayan şey düşmanlığın netliği değil, dostluğun ve sevginin sahteliğidir. Peki, insan bile bile neden bu sahte yakınlıkların ağına düşer?

Bu sorunun cevabı, Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik eserinde insan ilişkilerini ve öz-saygı arayışını incelediği dostluk (philia) kuramında gizlidir. Aristoteles, dostluğu üç temel seviyeye ayırır: Fayda Dostluğu, Haz Dostluğu ve en üst düzey olan Erdem Dostluğu.

Çıkara veya anlık hazza dayalı bağlar temelini kaybettiğinde koparken; erdem dostluğu, tarafların birbirini makam, para veya konfor için değil, sırf karakteri ve ahlaki ilkeleri için sevdiği hakiki bir bağdır.

“Saygı Sevgisi”nin Sonuçları

Aristoteles, insanların çoğunun sevilmekten ziyade saygı görmeyi ve onaylanmayı arzuladığını belirtir. İnsan, kendi değerinden ve karakterinden emin olamadığı anlarda bu değeri dışarıdan teyit ettirme zaafı gösterir. Nikomakhos’a Etik’te şöyle der:

“İnsanların çoğu, şöhret ve saygı tutkusu yüzünden sevilmekten çok övgü almayı isterler. Bu yüzden dalkavukları severler. Çünkü dalkavuk, insana üstün olduğunu ve saygıya layık olduğunu hissettiren kişidir.”

Buradaki temel yanılsama şudur: Dalkavuk, karşısındaki kişinin erdemine veya karakterine saygı duymaz; onun gücüne, konumuna veya sunduğu imkânlara yönelir. Ancak öz-bilinci zayıf olan birey, bu çıkar odaklı ilgiyi ve övgüyü hakiki bir erdem sevgisi sanarak kabul eder. Bireyin kendi gerçeğine körleştiği yer de tam olarak burasıdır.

Popüler Psikolojinin Narsisistik Tuzağı

Günümüz popüler söylemlerinde ve sığ psikolojik yönlendirmelerde tam da bu körlüğü besleyen bir tuzak vardır: İnsana kendisini dünyanın merkezine koymasını öğütlemek. “Şunları hayatından çıkar, toksik insanları engelle, sen kusursuzsun ama onlar seni hak etmiyor” kolaycılığı, kişiyi daimi bir mağduriyet zırhına büründürür. “Bana neden ihanet edildi?”, “Beni neden beğenmiyorlar?” sorularına takılıp kalmak, insanı kendi hatalarından, sorumluluğundan ve gelişiminden uzaklaştırır.

Oysa Aristotelesçi etik yaklaşım kişiyi bu mağduriyet söylemlerine hapsetmez. Aristoteles’e göre gerçek öz-sevgi (philautia), kendini merkeze alıp kibre kapılmak değil; insanın kendi ruhunu ve karakterini erdemli kılma çabasıdır. Kendi merkezini dünyanın odağı sanan birey, aynaya bakamaz hâle gelir.

Asıl bilgelik, bencil bir merkezilikten sıyrılıp cesaretle aynaya bakabilmektir. Sürekli dış dünyayı yargılamak yerine odağı kendine çevirmektir. İnsanın kendi eksiklikleriyle yüzleşmeden, sadece başkalarının adaletsizliğinden şikâyet etmesi felsefi açıdan bir yetersizliktir.

Karakter olgunluğuna ulaşmak isteyen bir insanın şu iki aşamalı analizi dürüstçe yapması gerekir:

Sokratik ve Aristotelesçi Öz-Analiz: “Ben gerçekten adalet, merhamet, cömertlik ve cesaret gibi temel erdemleri taşıyor muyum, yoksa sadece dışarıdan erdemli görünmek mi istiyorum? Hatalarım ve eksiklerim neler?”

Çevrenin Niteliği: “Bana değer veren insanlar beni erdemlerim ve ilkelerim için mi seviyor; yoksa sunduğum imkânlar, gücüm veya makamım için mi?”

İnsanın başkaları tarafından güzelliği, serveti ya da makamı yüzünden kabul görmediğini düşünmesi; aslında toplumun yargılarından ziyade kendi iç dünyasındaki yetersizlik hissini dışarıya yansıtmasından kaynaklanır. Oysa karşı tarafın çoğu zaman böyle bir derdi ya da sığ bir kıyaslaması yokken, kişi kendi zihninde büyüttüğü bu eksikliklerle kendine en büyük kötülüğü yine kendi yapar. Dış görünüş, ekonomik şartlar ya da statü gibi insanın öz değerini belirlemeyen ve her zaman tamamen kendi elinde olmayan unsurlara odaklanmak büyük bir yanılsamadır. Asıl korkulması ve kaygı duyulması gereken şey, insanın kendi iradesiyle düzeltebileceği ahlaki kusurlardır; bir kimsenin zalim, hırsız ya da cani olarak anılmaktan çekinmesi mantıklı ve dönüştürücü bir erdemken, maddi ve fiziksel etiketlerin arkasına sığınarak kendi değerini harcaması yalnızca bir zihin tuzakları silsilesidir.

Kendi içsel yetersizliklerimizi ve güvensizliklerimizi karşı tarafa projekte edip ardından onları “beni param, tipim veya makamım için sevmiyor” diye itham etmek, aslında muhatabımıza yapılmış açık bir haksızlıktır. Bu tutum, zihnimizdeki önyargılı kalıpları ve senaryoları karşı tarafa zorla giydirmek, onu hiç işlemediği bir suçun faili ilan etmektir.

Bu durum, popüler psikolojinin dilimize yerleştirdiği kavramların nasıl yanlış kullanılabildiğini de gösterir. Günümüzde sıklıkla başvurulan “toksik ilişki”, “manipülasyon” veya “narsizm” gibi etiketler, bazen kişinin kendi iç dünyasındaki karmaşayla yüzleşmekten kaçınma mekanizmasına dönüşebiliyor. Kişi, kendi zihnindeki kuruntulardan ve güvensizliklerden kaynaklanan sancıyı üstlenmek yerine, suçu hemen “karşı tarafın toksikliği” olarak tanımlayıp ilişkiyi kestirip atabiliyor. Böylece popüler psikoloji söylemleri, bireyin kendi kusurlarını ve sorumluluklarını görmesini engelleyen konforlu bir sığınak haline gelebiliyor.

Oysa ilişkilerde asıl olgunluk, kendi zihnimizdeki yanılsamaları gerçek dünyadaki insanlardan ayırabilmektir. Karşıdakini kendi güvensizliklerimizin kurbanı yapmadan, ona kendi kurguladığımız rolleri biçmeden bakabildiğimizde hem ilişkiye haksızlık etmemiş hem de kendi gelişim alanlarımızı tıkamamış oluruz.

Sonuç

Bir insan etrafındaki sevginin ilkesel bir zemine mi yoksa çıkar odaklı bir dalkavukluğa mı dayandığını ayırt edebilirse, ilişkilerinde hakiki huzuru bulur. İlkelere dayanan bir duruş inşa etmek ve kendine dürüstçe yönelmek, kişiyi dışarıdan gelecek sahte övgülerin de sebepsiz eleştirilerin de bağımlısı olmaktan kurtarır.

İlişkilerdeki huzur; ne dalkavukların sahte övgüleriyle benliği şişirmekte ne de herkesin onayını almaya çalışmaktadır. Huzur; kendi içsel adaletimizde, öz-bilincimizde ve ilkelerimizde saklıdır. Kendini merkeze koyup dünyayı suçlamak yerine dürüstçe kendini analiz eden ve hayatına ilkesel bağlar kurabilen insan; sahte yakınlıklardan özgürleşip hakiki bir yaşamın kapısını aralayacaktır.

Bir yanıt yazın