Felsefi Psikoloji/7: Çocuklukta Mutluluk Deneyimi ve Yetişkinlikte Yeniden İnşa İmkânı

Ix13MefrJHXq1iko-637110708389864728

İnsan hayatının erken dönemlerine bakıldığında, çocukluk evresinin genel olarak daha “mutlu” ya da en azından daha “hafif” bir varoluş deneyimi sunduğu yönünde yaygın bir kanaat bulunmaktadır. Bu kanaat, yalnızca nostaljik bir geri bakışın ürünü değildir; aksine, belirli psikolojik, sosyolojik ve ontolojik temellere dayanmaktadır. Bu çerçevede mesele, basit bir duygu durumu farklılığından ziyade, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin yapısal dönüşümüne işaret eder.

İlk olarak, çocukluk döneminde bireyin maruz kaldığı temel varoluşsal atmosfer, büyük ölçüde “koşulsuz kabul” üzerine kuruludur. Çocuk, çoğunlukla aile içerisinde sevgiye herhangi bir performans ya da başarı ölçütü üzerinden değil, doğrudan varlığı itibarıyla erişir. Bu durum, bireyin kendisini dünyada “meşru” hissetmesini sağlar. Yetişkinlikte ise sevgi ve kabul çoğu zaman başarı, statü veya işlev üzerinden koşullandırılır. Böylece birey, kendisini sürekli olarak yeniden üretmek ve gerekçelendirmek zorunda kalır. Bu da doğrudan bir varoluşsal baskı üretir.

Ancak çocuğun varlığı itibarıyla sevgiye eriştiği bu denklem, günümüzde giderek bozulmaktadır. Modern eğitim ve aile yapısı, çocuğu daha erken yaşlardan itibaren belirli başarı ölçütleriyle tanıştırmakta ve onu bu ölçütlere göre konumlandırmaktadır. Başarı, artık yalnızca yetişkinlikte ulaşılması gereken bir hedef değil, çocukluk döneminin de belirleyici ilkesi haline gelmiştir. Çocuk, sevilmek için değilse bile takdir edilmek için çalışmak, öne çıkmak, belirli dünyevî mevziler elde etmek zorunda olduğu hissiyle büyümektedir.

Bu durum, sevginin yapısını da dönüştürür. Sevgi, doğrudan varlığa yönelen bir kabul olmaktan çıkarak, örtük biçimde performansa bağlanır. Açıkça ifade edilmese bile çocuk, ancak belirli ölçütleri karşıladığında daha fazla ilgi gördüğünü, daha fazla onaylandığını fark eder. Böylece sevgi, fark edilmeden koşullu bir yapıya bürünür. Bu da çocuğun dünyayla kurduğu ilk ilişkiyi zedeler.

Bu noktada Carl Rogers’ın “koşulsuz olumlu kabul” (unconditional positive regard) kavramı hatırlanabilir. Rogers’a göre sağlıklı bir benlik gelişimi, bireyin varlığı itibarıyla kabul gördüğü bir ilişkisel zemine dayanır. Bu zeminin zayıflaması, bireyin kendisini sürekli olarak ispat etme ihtiyacı duymasına yol açar.

Daha da önemlisi, bu süreç yalnızca duygusal bir problem üretmez; aynı zamanda varoluşsal bir yönelim sorunu da doğurur. Çocuk, henüz kendi arzu yapısını kurmadan önce, dışsal olarak belirlenmiş hedefleri içselleştirir. Bu hedefler başlangıçta masum görünse de, zamanla bireyin hayatını belirleyen ana eksen haline gelir. Böylece insan, daha en baştan, kendisine ait olmayan bir “iyi” anlayışıyla şekillenmeye başlar.

Bu durumun uzun vadeli sonucu şudur: Yetişkin birey, neden tatminsiz olduğunu anlamakta zorlanır. Çünkü aslında problem, ulaşılamayan hedefler değil, bu hedeflerin baştan itibaren sahici olmamasıdır. Çocuklukta kurulan bu koşullu yapı, yetişkinlikte sürekli bir eksiklik hissi olarak geri döner.

Bu durumda şu soru kaçınılmaz hale gelir: Çocuk, kendisine yüklenen başarıyı ve beklenen performansı sergileyemediğinde ne olur? Bu noktada mesele yalnızca “başarısızlık” değildir; daha derinde, benliğin kendisi sarsılır. Çünkü çocuk, değeri ile performansı arasındaki ayrımı henüz kuramamıştır. Başaramadığında yalnızca bir işi yapamamış olmaz; “yetersiz” olduğunu düşünmeye başlar.

Bu kırılma, ergenlik döneminde daha keskin bir hal alır. Zira bu dönem, kimlik inşasının yoğunlaştığı bir evredir. Erik Erikson’ın işaret ettiği gibi, ergenlik “kimliğe karşı rol karmaşası”nın yaşandığı bir dönemdir. Eğer bu aşamada birey, sürekli performans üzerinden değerlendirildiğini hissederse, kimliğini sağlam bir zemine oturtmakta zorlanır.

Bunun iki temel sonucu ortaya çıkar. Birincisi, içe dönük bir çözülmedir: birey psikolojik bunalım yaşar, kendini geri çeker, değersizlik hissi geliştirir. İkincisi ise dışa dönük bir tepkidir: öfke, saldırganlık ya da çevreyle çatışma biçiminde ortaya çıkar. Her iki durumda da görülen şey aynıdır: birey, kendisine yüklenen anlamı taşıyamamaktadır.

Burada kritik nokta şudur: Kırk yaşında bir insanın, belirli bir başarısızlığı daha geniş bir perspektiften değerlendirme imkânı vardır. Zamanla kazanılmış tecrübe, alternatif anlamlandırma yolları ve daha esnek bir benlik yapısı, bu tür durumları tolere edebilir. Oysa on beş yaşındaki bir birey için aynı durum, çok daha yıkıcıdır. Çünkü henüz ne benlik yapısı olgunlaşmıştır ne de alternatif değer sistemleri kurulmuştur. Bu yüzden aynı problem, farklı yaşlarda bambaşka sonuçlar üretir.

Bu bağlamda sorun, çocuğun başarısız olması değil, başarısızlığın onun varlığına yöneltilmiş bir yargı olarak deneyimlenmesidir. Başarı ile değer arasındaki bu örtüşme kırılmadığı sürece, birey her durumda kendisini tehdit altında hissedecektir.

Burada bir yanlış anlamayı da gidermek gerekir. Çocuklara görev verilmesi, yalnızca modern döneme özgü bir durum değildir. Geleneksel toplumlarda da çocuk, belirli sorumluluklar üstlenirdi. Mesela koyun gütmek, su getirmek, aile işlerine katkıda bulunmak gibi görevler, çocuğun hayatının doğal bir parçasıydı. Ancak bu görevlerin mahiyeti ile modern dönemde çocuğa yüklenen “başarı” beklentisi arasında önemli bir fark vardır.

Geleneksel bağlamda verilen görevler, çoğu zaman hayatın akışı içinde anlam kazanan, çocuğu toplumsal bütünlüğe dahil eden ve onun varlığını işlevsel kılan nitelikteydi. Çocuk, bu görevler aracılığıyla kendisini bir rekabet nesnesi olarak değil, bir bütünün parçası olarak deneyimlerdi. Başkalarıyla karşılaşsa bile bu karşılaşma, yıkıcı bir rekabetten ziyade, ortak bir hayatın paylaşımı içinde gerçekleşirdi. Aynı mahallede büyüyen çocuklar arasında ortaya çıkan farklar, kimlik yıkıcı bir karşılaştırma üretmezdi.

Oysa modern dönemde mesele köklü biçimde değişmiştir. Görev, yerini performansa; katkı, yerini rekabete bırakmıştır. Çocuk artık bir bütünün parçası olarak değil, sürekli kendisini başkalarıyla kıyaslamak zorunda olan bir özne olarak konumlandırılır. Bu noktada Pierre Bourdieu’nün işaret ettiği üzere, toplumsal alanlar birer rekabet sahasına dönüşür; bireyler bu alanlarda sürekli olarak konum kazanmak için mücadele eder.

Daha da önemlisi, bu rekabetin hedefleri büyük ölçüde maddî ve dışsal ölçütler üzerinden belirlenir: zenginlik, statü, lüks yaşam biçimleri. Bu tür hedeflerle büyüyen bir çocuk, henüz kendi arzu yapısını kurmadan önce, kendisini sürekli eksik hissedeceği bir dünyanın içine yerleştirilmiş olur. Çünkü bu hedefler doğası gereği sınırsızdır ve çoğu zaman herkes için erişilebilir değildir.

Bu durumun uzun vadeli sonucu açıktır: Böyle bir ortamda yetişen birey, yetişkinlikte de benzer bir tatminsizlik yapısını taşır. Çünkü mesele yalnızca hedeflere ulaşamamak değil, hedeflerin kendisinin insanın varlık yapısıyla uyumsuz olmasıdır. İnsan, kendisini aşan değil, kendisini tüketen hedeflerin peşine yönlendirildiğinde, kaçınılmaz olarak bir problem alanı içinde yaşar.

Dolayısıyla burada asıl mesele, çocuklara görev verilmesi değil, bu görevlerin hangi anlam dünyası içinde yer aldığıdır. Geleneksel yapıda görev, aidiyet üretirken; modern yapıda performans, ayrışma ve karşılaştırma üretir. Bu da çocuğun dünyayla kurduğu ilişkinin niteliğini kökten değiştirir.

İkinci olarak, çocukluk döneminde sorumluluk meselesi, bireyin omuzlarında değil, onu kuşatan yapıların üzerindedir. Çocuk, kendi hayatının faili değildir; karar mekanizmaları büyük ölçüde dışsallaşmıştır. Bu durum, özgürlüğün sınırlılığına karşılık gelen bir güvenlik alanı üretir. Oysa yetişkin birey, kendi hayatının öznesi haline geldiği ölçüde, aynı zamanda bu hayatın yükünü de taşımak zorunda kalır. Bu noktada Jean-Paul Sartre’ın ifade ettiği anlamda özgürlük, bir imkândan ziyade bir yük haline dönüşür. İnsan, seçmek zorunda olduğu için kaygı üretir.

Üçüncü olarak, çocuklukta bilişsel yapı henüz refleksif bir karakter kazanmamıştır. Çocuk, kendisini sürekli olarak değerlendiren, başkalarının gözünden kendine bakan bir bilinç yapısına sahip değildir. Bu nedenle deneyim, doğrudan ve aracısız bir şekilde yaşanır. Yetişkinlikte ise bilinç, kendine katlanarak ilerler; birey yalnızca yaşamakla kalmaz, yaşadığını sürekli olarak yorumlar. Bu durum deneyimin yoğunluğunu azaltırken, zihinsel yükü artırır.

Buna bağlı olarak zaman algısında da köklü bir dönüşüm meydana gelir. Çocuk için zaman, henüz baskılayıcı bir lineer yapı arz etmez. Gelecek, planlanması gereken bir zorunluluk değil, belirsiz bir ufuktur. Yetişkin bireyde ise zaman, sürekli olarak yetişilmesi gereken bir şey haline gelir. Bu durum, kronik bir eksiklik ve gecikmişlik hissi üretir.

Arzu yapısındaki değişim de bu bağlamda belirleyicidir. Çocuğun arzuları görece sınırlı ve doğrudan karşılanabilir niteliktedir. Oysa yetişkin bireyin arzuları soyutlaşır, çoğalır ve çoğu zaman ertelenmiş bir tatmin yapısına bağlanır. Arthur Schopenhauer’un da işaret ettiği üzere, arzu arttıkça eksiklik hissi derinleşir. Bu durum mutluluğu sürekli ertelenen bir hedef haline getirir.

Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde, çocukluk mutluluğunun esasen dış koşullardan değil, bilincin yapısal sadeliğinden kaynaklandığı görülür. Bu noktada asıl soru şudur: Yetişkin birey, bu kaybolmuş gibi görünen varlık yoğunluğunu yeniden kurabilir mi?

Bu soruya verilecek cevap, kategorik olarak olumsuz değildir; ancak burada bir ayrım yapmak gerekir. Yetişkin birey, çocukluk bilincine geri dönemez. Bilişsel ve varoluşsal gelişim geri sarılabilir bir süreç değildir. Ancak bu durum, çocuklukta yaşanan deneyim yoğunluğunun tamamen kaybedildiği anlamına gelmez. Mesele, geri dönüş değil, yeniden inşadır.

Bu yeniden inşa üç temel eksen üzerinden mümkün görünmektedir. Birincisi, dikkat yapısının sadeleştirilmesidir. Yetişkin bilinç, sürekli olarak geçmiş ve gelecek arasında dağılır. Oysa deneyimin yoğunluğu, ancak “şimdi”de mümkün hale gelir. Edmund Husserl’in fenomenolojisi bu noktada önemli bir imkân sunar: Deneyimi kavramsal yüklerinden arındırarak doğrudan yaşamak.

İkinci eksen, arzu yapısının sadeleştirilmesidir. Yetişkin insanın temel problemi, arzunun karmaşıklaşmasıdır. Bu karmaşıklık, sürekli bir eksiklik üretir. Arzunun sınırlandırılması ise deneyimin yoğunluğunu artırır. Bu, modern anlamda bir “azaltma” değil, varoluşsal bir yoğunlaştırmadır.

Üçüncü eksen ise hayatın yeniden “oyun” formuna açılmasıdır. Çocuklukta eylemler çoğunlukla araçsal değildir; kendi içinde anlam taşır. Yetişkinlikte ise her eylem bir amaca bağlanır. Johan Huizinga’nın ortaya koyduğu üzere, oyun, gerçekliğin yükünü askıya alan bir alandır. Bu alanın yeniden açılması, varoluşun ağırlığını hafifletir.

Sonuç olarak, çocukluk mutluluğu, bilinçsizlikten doğan bir saflık durumudur. Yetişkinlikte mümkün olan ise bu saflığın yeniden elde edilmesi değil, bilincin şeffaflaştırılmasıdır. Martin Heidegger’in ifadesiyle söyleyecek olursak, mesele gündelik dağılmışlıktan sahici varoluşa geçiştir.

Bu bağlamda yetişkin insan için hedef şu şekilde formüle edilebilir: Bilinci ortadan kaldırmak değil, onun ağırlığını azaltmak.

Ortaya çıkan durum, çocukluk değildir; fakat ona oldukça yakın bir varoluş formudur: bilinçli sadelik.

Bu noktada çocukluk ile yetişkinlik arasındaki farkı en iyi gösteren örneklerden biri, mevsimsel deneyimlerde ortaya çıkar. Mesela bahar mevsimi çocukta çok daha yoğun bir coşkuya sebep olur. Çocuk, baharın gelişini yalnızca “bilir” değil, onu doğrudan yaşar. Ağaçların çiçek açması, havanın ısınması, gün ışığının uzaması gibi unsurlar onun için soyut bilgi değil, doğrudan bir varlık tecrübesidir. Bahar, çocuk için dış dünyada gerçekleşen bir değişim olmaktan ziyade, kendi iç dünyasında yankı bulan bir canlılık hâlidir.

Oysa yetişkin bireyde aynı mevsimsel dönüşüm çoğu zaman fark edilmeden geçer. İnsan, günlük hayatın yükü, zihinsel dağınıklık ve sürekli ertelenen işler arasında öylesine meşgul hâle gelir ki, çevresinde olup biten en temel değişimleri bile algılayamaz. Hatta çoğu zaman, bir ağaçtan bahsedildiğinde onu gerçekten görüp görmediğimiz bile şüphelidir. Ağaç oradadır; fakat biz ona bakmayız, daha doğrusu bakarız ama görmeyiz. Çünkü zihin, nesneyi doğrudan kavramak yerine onu hemen bir kavramın içine yerleştirir ve geçer.

Bu durum, modern insanın temel problemlerinden birine işaret eder: Deneyim ile bilinç arasındaki mesafe açılmıştır. Çocukta bu mesafe yoktur; çocuk, dünyayı aracısız olarak yaşar. Yetişkin de ise dünya, sürekli olarak yorumlanan, sınıflandırılan ve işlevselleştirilen bir nesneler toplamına dönüşür. Dolayısıyla bahar, artık bir “mevsim”dir; bir “takvim bilgisi”dir; fakat bir “tecrübe” değildir.

Buradaki asıl kırılma noktası şudur: Çocuk için dünya hâlâ “görünür”dür, yetişkin için ise büyük ölçüde “şeffaflaşmış”tır. Yani nesneler ortadan kaybolmaz, fakat anlam yükleri içinde eriyerek görünmez hale gelir. Bu yüzden yetişkin insanın temel problemi, dünyanın yokluğu değil, dünyanın artık ona görünmemesidir.

Bu bağlamda mesele yalnızca estetik bir kayıp değildir; aynı zamanda varoluşsal bir daralmadır. Çünkü insan, ancak temas ettiği ölçüde dünyada vardır. Baharı görmeyen bir insan, aslında yalnızca bir mevsimi kaçırmaz; kendi varlığının bir boyutunu da kaybeder.

Dolayısıyla daha önce ifade ettiğimiz “bilinçli sadelik” meselesi, burada somut bir anlam kazanır. Yetişkin insanın yapması gereken şey, dünyayı yeniden üretmek değil, zaten orada olanı yeniden görebilir hale gelmektir. Başka bir ifadeyle, mesele yeni bir gerçeklik kurmak değil, mevcut gerçekliğin üzerindeki zihinsel örtüyü kaldırmaktır.

Burada belirleyici olan bir diğer husus da, bireyin içinde bulunduğu sosyal çevre ile bu çevrenin ürettiği hedeflerdir. Yetişkin insanın dünyayla kurduğu ilişkinin önemli bir kısmı, aslında kendi seçimi olmayan hedefler tarafından belirlenir. Mesela Kuşadası’nda tatil yapmak, Maldivler’e gitmek, belirli bir hayat standardına ulaşmak gibi hedefler, günümüz dünyasında neredeyse doğal ve vazgeçilmez arzular gibi sunulur. Bu hedeflere ulaşılamadığında ise birey, bunu gerçek bir eksiklik ya da problem olarak deneyimler. Oysa burada asıl mesele, bu hedeflerin kendilerinin ne kadar sahici olduğudur.

İnsanın karşı karşıya olduğu temel sorun, hangi hedeflere ulaşamadığı değil, hangi problemleri kendisine “problem” olarak edindiğidir. Çünkü her problem, aynı zamanda bir değer tercihini içerir. Eğer birey, dışsal olarak üretilmiş ve büyük ölçüde taklit edilen hedefleri merkeze alıyorsa, kaçınılmaz olarak sürekli bir eksiklik hissi yaşayacaktır. Buna karşılık, daha sahici ve varoluşsal olarak temellendirilmiş hedefler —örneğin insanlara faydalı olmak, anlamlı bir katkı üretmek ya da klasik anlamda “en üstün iyi”yi gerçekleştirmeye yönelmek— farklı bir tatmin yapısı ortaya çıkarır. Bu noktada Aristotle’un “eudaimonia” kavramsallaştırması hatırlanabilir: Mutluluk, hazların toplamı değil, insanın kendi telosuna uygun bir hayat sürmesidir.

Dolayısıyla mesele, arzuların bütünüyle terk edilmesi değil, onların yeniden hiyerarşik olarak düzenlenmesidir. Yüzeysel ve dışsal olarak yüklenmiş hedeflerden, daha derin ve içsel olarak temellendirilebilecek amaçlara doğru bir yöneliş, insanın varoluş deneyimini dönüştürür. Bu dönüşüm gerçekleştiğinde, birey için tatmin artık sürekli ertelenen bir gelecek projesi olmaktan çıkar; daha çok içinde bulunulan anın anlamlılığına yerleşir.

Bu noktada söz konusu ayrım, klasik İslam düşüncesinde farklı bir terminolojiyle zaten kurulmuş durumdadır. İnsan fiillerinin ve yönelimlerinin değerlendirilmesinde “haz” merkezli bir anlayıştan ziyade, “hayr” ve “kemal” eksenli bir yaklaşım öne çıkar. Burada “hayr”, yalnızca ahlâkî olarak iyi olanı değil, aynı zamanda varlık bakımından daha yetkin ve daha değerli olanı ifade eder. İnsan, yöneldiği şey ölçüsünde biçimlenir; dolayısıyla hangi hedefleri kendisine problem olarak seçtiği, onun varoluşunun istikametini belirler.

Bu çerçevede “saadet” kavramı, modern anlamda anlaşılan mutluluktan oldukça farklı bir içeriğe sahiptir. Farabi ve Ibn Sina gibi düşünürlerde saadet, geçici hazların toplamı değil, insanın kendi ontolojik imkânlarını gerçekleştirmesi, yani kemale yönelmesi olarak tanımlanır. Bu yöneliş, dışsal olarak dayatılan hedeflerle değil, insanın kendi hakikatiyle uyumlu bir hayat kurmasıyla mümkündür.

Dolayısıyla modern insanın yaşadığı tatminsizlik, çoğu zaman hedeflerin çokluğundan değil, bu hedeflerin ontolojik olarak zayıf oluşundan kaynaklanır. Kuşadası’nda tatil yapmak ya da Maldivler’e gitmek gibi arzular, kendi başına problem değildir; ancak bunların hayatın merkezi haline gelmesi, insanın daha yüksek bir iyiyi gözden kaçırmasına sebep olur. Bu durumda birey, aslında gerçek bir eksiklik yaşamasa bile, kendisini sürekli eksik hisseder. Çünkü yöneldiği hedefler, onun varlık kapasitesini genişletmek yerine daraltır.

Buna karşılık “en üstün iyi”ye yönelme fikri, insanın arzu yapısını yeniden düzenler. Bu yöneliş, yalnızca ahlâkî bir tercih değil, aynı zamanda ontolojik bir zorunluluktur. İnsan, daha düşük derecedeki iyilerle yetindiğinde, kendi imkânlarının altında bir hayat sürer. Oysa kemale yönelmiş bir hayat, tatmini sürekli ertelenen bir hedef olmaktan çıkararak, insanın her anında kendisini yeniden üreten bir anlam alanı açar.

Bu bağlamda çocukluk ile yetişkinlik arasındaki fark, yalnızca bilinç yapısında değil, yönelimlerde de ortaya çıkar. Çocuk, henüz karmaşık hedef sistemleri tarafından kuşatılmadığı için, daha doğrudan ve daha sahici bir ilişki kurar dünyayla. Yetişkin insanın yapması gereken ise bu doğrudanlığı aynen geri kazanmak değil, onu daha yüksek bir bilinç düzeyinde yeniden kurmaktır. Bu da ancak, hedeflerin yeniden düşünülmesi ve insanın kendi varlık ufkuna uygun bir “iyi” anlayışı geliştirmesiyle mümkündür.

Bu noktada “hedeflerin sahiciliği” meselesi, hem klasik felsefede hem de modern psikolojide karşılığı olan bir tartışmadır. Klasik çizgide, insanın iyiye yönelimi onun varlık tarzını belirler. Aristotle, Nicomachean Ethics’te mutluluğu (eudaimonia) hazların toplamı olarak değil, insanın kendi telosuna uygun etkinliği olarak tanımlar (bkz. EN, I. kitap). Bu çerçeve, İslam düşüncesinde daha sistematik bir ontolojik-ahlâkî yapıya kavuşur. Farabi, el-Medînetü’l-Fâzıla’da saadeti, insanın en yüksek yetkinliğe yönelmesi olarak temellendirir; Ibn Sina ise eş-Şifâ ve en-Necât’ta saadeti nefsin kemaliyle ilişkilendirir.

Bu yaklaşım, modern psikolojide farklı bir dilde yeniden ortaya çıkar. Viktor Frankl, Man’s Search for Meaning’de insanın temel motivasyonunun haz değil “anlam” olduğunu ileri sürer. Benzer şekilde Abraham Maslow, ihtiyaçlar hiyerarşisinin en üst basamağında “kendini gerçekleştirme”yi konumlandırır (Motivation and Personality). Daha yakın dönemde Martin Seligman, iyi oluşu yalnızca hazla değil, anlam ve katılım boyutlarıyla birlikte düşünür (Flourish).

Bu paralellik şunu gösterir: İster klasik felsefede ister modern psikolojide olsun, insanın tatmini, dışsal ve taklit edilmiş hedeflerden ziyade, daha derin ve yapısal olarak temellendirilebilecek bir “iyi” anlayışıyla ilişkilidir. Dolayısıyla mesele, arzu nesnelerinin çeşitliliği değil, bu arzuların hiyerarşik olarak nasıl düzenlendiğidir.