Felsefe Dedikleri-3/ İşporta Malzemesi Felsefede Kavramsal Cinayetler
Felsefi metinlerin çevirisinde karşılaşılan temel sorunlardan biri, kaynak dildeki sözcüklere karşılık bulmakla yetinilmesi ve kavramların ait oldukları düşünce dünyasının yeterince hesaba katılmamasıdır. Bu sorun, özellikle antik Yunan felsefesinin modern dillere ve modern diller üzerinden Türkçeye aktarılmasında belirginleşir. Bir kavramın sözlük anlamını bilmek, onun belirli bir filozofun düşüncesindeki işlevini anlamakla aynı şey değildir. Felsefi çeviri, dilsel yeterliliğin yanında tarihsel bilgi, kavramsal ayrım yapabilme yeteneği ve metnin düşünsel bütünlüğünü kavramayı gerektirir.
Türkiye’de felsefe çevirileri üzerine yürütülecek bir tartışmanın öncelikle bu ayrımdan hareket etmesi gerekir. Sorun yalnızca bazı sözcüklerin yanlış çevrilmesi değildir. Daha temel sorun, filozofların kavramlarının yeterince anlaşılmadan Türkçeye aktarılması ve bu çevirilerin yeni yorumlara, ders kitaplarına ve akademik çalışmalara kaynaklık etmesidir. Böyle durumlarda çeviri hatası, tek bir metinle sınırlı kalmaz; kavramın sonraki kullanımlarını da etkiler. Üstelik yerleşmiş bir karşılığın uzun süre kullanılması, onun doğruluğunun kanıtı olarak görülebilir. Oysa terminolojik yerleşiklik ile kavramsal isabet aynı şey değildir.
Aristoteles ve Kant gibi filozofların metinlerini çevirmek, bu bakımdan özel bir dikkat gerektirir. Bir filozofun kullandığı kavramı anlamak için yalnızca kaynak dildeki karşılığını bilmek yetmez; kavramın hangi problem bağlamında ortaya çıktığını, diğer kavramlarla nasıl ilişkilendirildiğini ve filozofun düşüncesi içinde hangi işlevi üstlendiğini de belirlemek gerekir. Aristoteles’in ousia kavramı, örneğin, yalnızca bir sözcüğün Türkçe karşılığını belirleyerek açıklanamaz. Kavramın Metafizik ve Kategoriler gibi eserlerdeki kullanımları, varlık anlayışıyla ilişkisi ve farklı yorum geleneklerinde kazandığı anlamlar birlikte değerlendirilmelidir. Benzer biçimde Kant’ın terminolojisi de gündelik dildeki karşılıklar üzerinden değil, eleştirel felsefesinin kavramsal yapısı içinde ele alınmalıdır.
Bu noktada çevirmenin görevi, metni anlaşılır kılmak adına kavramsal ayrımları ortadan kaldırmak değildir. Aksine, kaynak metindeki ayrımların Türkçede de mümkün olduğunca korunması gerekir. Bir terimin Türkçede tek ve yerleşik bir karşılığının bulunmaması, farklı kavramların aynı sözcükle karşılanmasını zorunlu kılmaz. Bazen birden fazla karşılık kullanmak, bazen özgün terimi korumak, bazen de kısa bir açıklamaya başvurmak gerekir. Hangi yolun tercih edileceği ise ancak metnin bağlamı ve kavramın felsefi işlevi incelendikten sonra belirlenebilir.
Örneğin, özellikle Aristoteles’in Metafizik’te olsun Politika’da olsun birkaç kez dile getirdiği “adanmış ve dolayımsız zaman” ifadesinin boş zaman olarak çevrilmesi tam bir çeviri faciasıdır.
“Skhole” ve Boş Zaman Kavramı
Antik Yunan düşüncesindeki skhole kavramı, modern dillerdeki boş zaman veya serbest zaman ifadeleriyle ilişkilendirilirken tarihsel bağlamı göz önünde bulundurulmalıdır. Sözcüğün tarihsel kullanımları, zamanla eğitim ve okul kavramlarıyla kurduğu ilişkiler ve Aristoteles’in hayat, etkinlik ve mutluluk üzerine düşünceleri, kavramın basit bir zaman dilimine indirgenemeyeceğini gösterir.
Modern anlamda boş zaman, çoğunlukla çalışma ve zorunluluklardan arta kalan süreyi ifade eder. Skhole ise özellikle felsefi ve eğitsel bağlamlarda, insanın düşünmeye, öğrenmeye ve kendi başına değer taşıyan etkinliklere ayırdığı zamanla ilişkilidir. Aristoteles’in Politika ve Nikomakhos’a Etik eserlerinde boş zamanın insan hayatındaki yeri, yalnızca çalışmanın dışında kalan bir süre olarak ele alınmaz; iyi hayatın nasıl anlaşılması gerektiğiyle de bağlantılıdır.
Bununla birlikte, skhole sözcüğünü her bağlamda doğrudan modern boş zaman kavramının karşısına yerleştirmek de doğru olmaz. Buradaki mesele, sözcüğün tek bir değişmez anlamı bulunduğunu ileri sürmek değil, çeviride modern kavramların tarihsel metinlere sorgulanmadan taşınmasının doğurabileceği anlam kaybını göstermektir. Çevirmen, bir karşılık seçerken yalnızca sözcüğün bugünkü anlamını değil, kaynak metindeki işlevini de dikkate almalıdır.
Episteme, Bilim ve Bilginin amacı
Episteme kavramının modern bilim kavramıyla ilişkisi de benzer bir dikkat gerektirir. Antik Yunan felsefesinde episteme, farklı filozoflar tarafından farklı bağlamlarda kullanılan bir bilgi kavramıdır. Özellikle Platon ve Aristoteles’te bilginin nesnesi, gerekçelendirilmesi ve diğer bilgi türlerinden ayrılması bakımından önemli bir yere sahiptir. Bununla birlikte, kavramı doğrudan modern bilim anlayışıyla özdeşleştirmek, tarihsel olarak farklı bilgi biçimlerini tek bir kategori altında toplama riski taşır.
Latince scientia ile modern Avrupa dillerindeki science sözcükleri arasında tarihsel bir ilişki bulunması, bu kavramların farklı dönemlerde aynı içeriğe sahip olduğu anlamına gelmez. Modern bilim, kendine özgü kurumları, yöntemleri, deneysel uygulamaları ve bilgi üretme biçimleriyle tarihsel bir oluşumdur. Antik dönemdeki bilgi anlayışlarını bu yapının ilk ve eksik biçimleri olarak değerlendirmek, antik felsefenin kendi sorularını ve ayrımlarını gözden kaçırabilir.
Francis Bacon’ın bilgi ile güç arasındaki ilişkiye yaptığı vurgu da bu tarihsel dönüşüm çerçevesinde ele alınmalıdır. Bacon’ın scientia potentia est ifadesiyle ilişkilendirilen düşüncesi, bilginin insanın doğa üzerindeki etkinliğiyle ilişkisini öne çıkarır. Ancak buradan hareketle antik episteme kavramının doğrudan modern teknolojik bilgiye dönüştüğünü söylemek mümkün değildir. Böyle bir iddia, aradaki tarihsel ve düşünsel farklılıkların ayrıca gösterilmesini gerektirir.
Burada önemli olan, bilgi kavramının farklı dönemlerde hangi amaçlarla ve hangi ölçütlerle tanımlandığını araştırmaktır. Bilginin hakikatle ilişkisi, pratik yararı, etik boyutu ve doğa üzerinde etkinlik sağlama gücü birbirinden farklı sorulardır. Bunları tek bir kavramın değişmez anlamlarıymış gibi ele almak, felsefe tarihi boyunca bilgi hakkında yürütülen tartışmaların özgüllüğünü ortadan kaldırır.
Ousia, Hyle, Substantia ve Essentia: Madde (matter) Olarak Çevrilebilir mi?
Kavramsal çevirideki sorunların en açık biçimde görülebildiği örneklerden biri, antik Yunan ve Latin felsefesindeki varlık ve madde terimlerinin Türkçeye aktarılmasıdır. Özellikle hyle, ousia, substantia ve essentia gibi kavramların birbirinden ayrılmadan aynı karşılıkla verilmesi, yalnızca terminolojik bir tercih olarak değerlendirilemez. Bu kavramlar farklı felsefi sorunlarla bağlantılıdır; aralarındaki ayrımların silinmesi, metnin düşünsel yapısını da etkileyebilir.
Aristoteles’in hyle kavramı çoğunlukla madde olarak çevrilir. Ancak bu karşılığın anlaşılabilmesi için Aristoteles’in madde-form ilişkisini ve hyle kavramına yüklediği işlevi açıklamak gerekir. Hyle, Aristoteles’in düşüncesinde, bağımsız biçimde ele alınan modern fiziksel madde kavramıyla basitçe özdeşleştirilemez. Kavram, özellikle form, oluş ve değişim sorunları çerçevesinde anlam kazanır. Dolayısıyla onu modern madde anlayışının doğrudan karşılığı olarak okumak, Aristoteles’in ontolojisini bugünün kategorileri üzerinden yorumlamak olur.
Ousia ise Aristoteles’in varlık araştırmasının merkezinde yer alır. Kavramın hangi bağlamda birincil varlığı, tözü ya da özle ilişkili bir anlamı ifade ettiği, ilgili metne ve yorum sorununa göre değerlendirilmelidir. Bu nedenle ousia ile hyle arasında gelişigüzel bir özdeşlik kurmak mümkün olmadığı gibi, ousia kavramını her durumda substance veya essence ile bire bir eşleştirmek de yeterli değildir. Bu terimler, farklı felsefi geleneklerde birbirleriyle ilişkili olmakla birlikte farklı anlam yükleri kazanmıştır.
Latince substantia ve essentia terimleri de kendi tarihsel bağlamları içinde ele alınmalıdır. Bunların antik Yunan felsefesinin Latinceye aktarılması sürecindeki kullanımları ile sonraki skolastik ve modern felsefedeki anlamları arasında ayrımlar bulunur. Dolayısıyla Yunanca, Latince ve modern diller arasında bir terim zinciri kurarken sözcüklerin yalnızca etimolojik veya sözlük karşılıklarına bakmak yeterli değildir. Her aşamada kavramın hangi tartışma içinde kullanıldığı belirlenmelidir.
Türkçedeki madde sözcüğünün farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşıması da bu sorunu daha görünür hâle getirir. Gündelik dilde, hukukta, iktisatta ve doğa bilimlerinde aynı sözcük farklı işlevlerle kullanılabilir. Modern fiziksel madde anlayışından hareketle antik felsefedeki hyle kavramını açıklamak ise ayrıca gerekçelendirilmesi gereken bir yorum tercihidir. Çeviri, bu farklı bağlamları birbirine karıştırdığında, okur terimlerin aynı anlama geldiğini düşünebilir.
Presokratik filozofların doğa ve ilk ilke üzerine düşünceleri de bu açıdan önemlidir. Arkhe kavramını yalnızca modern anlamda maddenin kökeni olarak yorumlamak, erken Yunan doğa araştırmalarının kapsamını daraltabilir. Thales’in suyu, Anaksimenes’in havayı ya da Herakleitos’un ateşi temel ilke olarak ele alması, yalnızca evrenin hangi fiziksel unsurdan oluştuğuna ilişkin açıklamalar şeklinde okunmamalıdır. Bu düşünürlerin doğa, oluş, düzen ve varlık üzerine geliştirdikleri açıklamalar kendi tarihsel ve düşünsel bağlamlarında değerlendirilmelidir.
Thales’e atfedilen, her şeyin tanrılarla dolu olduğu ifadesi de doğayı bütünüyle cansız ve edilgin bir nesneler toplamı olarak tasarlayan modern yaklaşımla antik düşünce arasındaki farkı tartışmak için önemlidir. Ancak bu ifadeden hareketle bütün Presokratiklerin doğayı aynı anlamda kutsal veya canlı kabul ettiklerini ileri sürmek doğru olmaz. Her filozofun doğa anlayışı ayrı ayrı incelenmelidir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, antik düşünürlerin kavramlarını modern fiziksel madde anlayışına indirgeyen yorumların, onların doğa ve varlık anlayışlarındaki farklılıkları gözden kaçırabilmesidir.
Phronesis: Pratik beceri ile pratik bilgelik arasındaki ayrım
Aristoteles’in phronesis kavramı, bir terimin gündelik anlamıyla felsefi anlamı arasındaki farkı göstermek bakımından önemlidir. Kavram bazen pratik zekâ, sağduyu veya işini bilme becerisi gibi ifadelerle karşılanır. Bu karşılıklar belirli bağlamlarda açıklayıcı olabilse de phronesis’in Aristoteles’in etik düşüncesindeki yerini tek başlarına ortaya koyamaz.
Nikomakhos’a Etik’te phronesis, eylem ve iyi hayat sorunlarıyla bağlantılı bir düşünme biçimidir. Pratik bilgelik, yalnızca belirli bir amaca ulaşmak için uygun araçları seçmekten ibaret değildir; eylemde neyin iyi olduğunu değerlendirebilme yetisiyle de ilgilidir. Bir insanın amacına ulaşmakta becerikli olması, amacının iyi olduğunu göstermez. Bu nedenle phronesis’i yalnızca pratik beceriye veya araçsal akla indirgemek, Aristoteles’in etik düşüncesindeki işlevini eksik bırakır.
Bununla birlikte, kavramın anlamını açıklarken onu tek bir Türkçe karşılığa hapsetmek de gerekmeyebilir. Pratik bilgelik ifadesi, Aristoteles’in etik bağlamını yansıtması bakımından açıklayıcıdır; fakat kavramın metin içindeki işlevi yine de ayrıca incelenmelidir. Çevirinin başarısı, yalnızca uygun bir karşılık bulmasında değil, o karşılığın hangi anlamı koruduğunu ve hangi ayrımları açıklamayı gerektirdiğini göstermesinde yatar.
Bios ve Zoe: Yaşam kavramının farklı kullanımları
Bios ve zoe arasındaki ayrım, antik Yunan dilindeki yaşam sözcüklerinin felsefi bağlamlarda nasıl farklı işlevler üstlenebildiğini gösterir. Bazı felsefi yorumlarda zoe, canlı olma veya yaşamın biyolojik boyutuyla; bios ise belirli bir hayat biçimiyle ilişkilendirilir. Bu ayrım özellikle sonraki felsefi tartışmalarda önemli hâle gelmiştir.
Ancak söz konusu karşıtlığı antik Yunan dilinin bütün kullanımlarına uygulamak doğru değildir. Sözcüklerin anlamları, metne, döneme ve yazarın kullanımına göre değişebilir. Bu nedenle bios ve zoe arasında her durumda kesin bir ayrım bulunduğunu varsaymak, açıklamak istediğimiz sorunu başka bir kavramsal şemaya indirgeme tehlikesi taşır.
Burada çevirmenin dikkat etmesi gereken, sözcüklerin bütün kullanımlarını tek bir tanım altında toplamak yerine, ilgili metinde hangi anlamın öne çıktığını belirlemektir. Aksi takdirde, belirli bir filozofun geliştirdiği ayrım, sanki bütün antik düşünürler tarafından aynı şekilde kabul edilmiş gibi sunulabilir.
Logos: Sözcükten kozmolojik ve felsefi ilkeye
Logos, antik Yunan felsefesinde farklı anlam katmanları bulunan ve tek bir Türkçe sözcükle karşılanması güç olan terimlerden biridir. Sözcük, bağlama göre söz, açıklama, akıl yürütme, oran veya düzen gibi anlamlarla ilişkilendirilebilir. Fakat bu anlamlardan herhangi birini bütün metinlerde geçerli saymak, kavramın tarihsel dönüşümünü gözden kaçırır.
Herakleitos’un logos anlayışı ile Aristoteles’in farklı eserlerinde kullandığı logos terimleri ya da Stoacı felsefedeki kozmolojik kullanımlar arasında ilişkiler bulunmasına rağmen, bunları tek bir anlamın değişmeyen örnekleri olarak değerlendiremeyiz. Kavramın anlamı, her düşünürün geliştirdiği felsefi sorunlarla birlikte ele alınmalıdır. Aynı şekilde, daha sonraki teolojik geleneklerde Logos’a yüklenen anlamlar da antik Yunan felsefesindeki kullanımlarla özdeşleştirilemez.
Logos’u yalnızca mantık veya hesaplama olarak çevirmek, bazı bağlamlarda anlamı daraltabilir. Buna karşılık onu her yerde evrensel akıl veya kozmik düzen şeklinde yorumlamak da farklı kullanımları tek bir çerçeveye yerleştirmek olur. Dolayısıyla doğru yaklaşım, terime baştan tek bir anlam atamak yerine, metin içindeki işlevini ve tarihsel bağlamını belirlemektir.
Sonuç
Felsefi çeviri ve yorumda karşılaşılan kavramsal sorunlar, birkaç sözcüğün yanlış karşılanmasından ibaret değildir. Asıl sorun, kavramların tarihsel ve sistematik bağlamları yeterince incelenmeden aktarılması ve bu aktarımın felsefi bilgi üretiminin bir parçası hâline gelmesidir. Böyle durumlarda kavramlar arasındaki ayrımlar silinebilir, farklı düşünce gelenekleri birbirine karıştırılabilir ve geçmişin filozofları günümüzün kavramsal alışkanlıkları üzerinden okunabilir.
Bu sorunun giderilmesi, çevirmenin yalnızca kaynak dili bilmesini değil, çevirdiği filozofun düşüncesini ve kavramlarının tarihini araştırmasını gerektirir. Bir terimin karşılığını belirlemek, sözlükteki seçeneklerden birini seçmekten ibaret değildir. Terimin metindeki işlevini, diğer kavramlarla ilişkisini ve farklı dönemlerde kazandığı anlamları incelemek gerekir. Özellikle ousia, hyle, substantia, essentia ve arkhe gibi terimlerde bu ayrımların gözetilmesi, yalnızca çeviri doğruluğu açısından değil, felsefe tarihinin doğru anlaşılması bakımından da önemlidir.
Türkiye’deki felsefe yayıncılığında bu mesele, çeviri ve yorum çalışmalarının niteliği açısından ele alınmalıdır. Yayımlanan bir metnin varlığı, onun kavramsal bakımdan yeterli olduğunu kendiliğinden göstermez. Akademik unvanlar veya yayın sayısı da bir filozofun düşüncesine ne ölçüde nüfuz edildiğini tek başına belirleyemez. Burada ölçüt, çevirinin ve yorumun kavramsal ayrımları ne ölçüde koruduğu, tarihsel bağlamı ne kadar dikkate aldığı ve okura düşüncenin kendisini ne ölçüde aktarabildiğidir.
Felsefi kavramların tarihsel anlamlarını korumak, geçmişi bugünden bütünüyle ayırmak anlamına gelmez. Amaç, antik düşünceyi yalnızca modern kavramlarla yeniden adlandırmak yerine, onun kendi sorularını ve ayrımlarını anlayabilmektir. Bunun için çeviri, dilsel bir aktarım olmanın ötesinde, felsefi bir araştırma olarak görülmelidir.
