page1

Felsefenin Saf Düşünceye İndirgenmesi ve Tarihsel Kırılma

Geleneksel kavrayışta bilgelik (sofia veya hikmet), hiçbir zaman zihnin kendi etrafında dönen soyut bir akrobasi hareketi olarak görülmemiştir. Ancak günümüz modern dünyasında felsefe; hayatın, ahlakın ve eylemin dışına itilmiş; metin analizi yapmaya, aforizma üretmeye veya toplumun değerlerine illa ki aykırı düşen kışkırtıcı bir zihinsel jest sergilemeye indirgenmiştir. Oysa felsefenin yalnızca “uzun uzun düşünmek” veya “farklı şeyler söylemek” olarak anlaşılması, onun tarihsel kökünden koparılmasının doğrudan bir sonucudur. Zira düşünmek, tek başına ahlaki veya ontolojik bir değer taşımaz. Zalimce bir plan yapmak veya bir çıkar hesabı kurgulamak da zihinsel bir çabadır. Düşünceyi değerli kılan, onun hangi ilkeye dayandığı ve insanı nasıl bir eyleme sevk ettiğidir.

Antik Çağ’da felsefe; kütüphanelere yahut akademi kürsülerine hapsedilmiş kuramsal bir söylem değil, doğrudan doğruya bir yaşama biçimi (bios) idi. Sokrates için felsefe, ruhun arındırılması (katarsis) ve kişinin kendi bilgisizliğiyle yüzleşerek doğru yaşamı arama çabasıydı. Bilge insan, sadece mantık yürüten değil; baldıran zehrini içerken bile adalete ve ilkelerine sadık kalan insandı. Stoacılık ve Epikurosçuluk gibi okullarda felsefi öğretinin niteliği, kişinin kriz anlarında, ölüm karşısında, arzu ve korkular karşısında nasıl durduğuyla ölçülürdü. Teorik zemin, eylemin ve karakterin mihenk taşıydı. Bu dönemde bilgelik (phronesis); kavramlar üretmek değil, doğru olanı hayata geçirebilme basiretiydi.

Gerek Doğu gerekse Batı düşüncesinde Orta Çağ boyunca felsefe, insanın varoluşsal yönünü kaybetmedi. Farabi, İbn Sina ve Râgıb el-İsfahânî gibi İslam filozoflarının kavrayışında felsefe (hikmet); teorik (nazari) ve pratik (ameli) olmak üzere iki ayrılmaz kanattan oluşuyordu. Teorik kanat varlığın hakikatini kavramayı hedeflerken, pratik kanat ruhu güzelleştirmeyi ve ahlakı yetkinleştirmeyi amaçlıyordu. İsfahânî’nin tanımıyla felsefe, insanın gücü nispetinde Tanrı’nın sıfatlarıyla donanma çabası (teşebbuh bi’l-ilâh) demekti. Felsefe yapmak, kişinin Tanrı’nın koyduğu kozmik ve ahlaki düzenle uyumlanması anlamına geliyordu.

Felsefenin bir “yaşama sanatı” olmaktan çıkıp bir “zihinsel araç” haline geldiği kırılma noktası Yeni Çağ’da yaşandı. René Descartes, aklı bir yargıç veya avukat gibi kurgulayarak odak noktasını “Nasıl yaşamalıyım?” sorusundan “Kesin bilgiye nasıl ulaşırım?” sorusuna kaydırdı. Zihinsel yeti, karakter inşa etmekten ziyade doğayı zapt etme ve bilgi nesnesi kılma çabasına dönüştü. Francis Bacon’ın “Bilgi güçtür” doktriniyle birlikte felsefe, insanın nefsiyle mücadele etme ve bilgeleşme aracı olmaktan çıkıp; doğaya hükmetmenin ve onu kontrol etmenin zihinsel manivelası haline geldi. Bu süreçte felsefe, ruhu dönüştüren aşkın boyutunu kaybetti; zihnin kendi mekaniğini incelediği kurak bir epistemolojik alana sıkıştı.Bacon’un amacı elbette bu değildi…

Günümüzde felsefe; eylemden, ahlaktan ve gündelik hayatın edep boyutundan koparak akademik bir jargona hapsedilmiştir. Bu kopuş, toplumun değerlerine tepkisel olarak karşı çıkmayı “bağımsız düşünce” sanan, kışkırtıcı jestlerle popüler kültür malzemesi haline gelen yetersiz bir filozof tipi doğurmuştur. Felsefenin yeniden araçsal bir zekâ egzersizi olmaktan çıkıp hakiki anlamını kazanabilmesi; aklın yeniden eylemle, zihnin ise ilkeyle buluşmasına bağlıdır. Felsefe sırf bir düşünme biçimi değil; ilkeyi bulma ve o ilkeyle yaşama cesaretidir.

Görünenden Öteye: “Düşünmek” Değil, “İlkeyi Bulmak ve İlkeyle Yaşamak”

Felsefe tarihinin temel metinlerine bakıldığında, insanın bilme arayışı sıklıkla doğuştan gelen bir zihinsel dinamizm olarak tanımlanır. Aristoteles’in Metafizik eserinin girişinde ifade ettiği “Her insan naturally/doğal olarak bilmek ister” tespiti ile Descartes’ın bilmeyi şüphe etmekten üstün tutan yaklaşımı, insanın bu zihinsel vasfını ve meramını ortaya koyar. Ancak zihni harekete geçiren merak ve bilme arzusu, felsefenin sadece başlangıç noktasıdır; nihai varış noktası değil. Günümüz düşünce dünyasındaki en temel yanılsama, bu başlangıç aracını mutlak amaç sanmaktır. Oysa sırf düşünmek, zihni çalıştırmak ya da merak duymak kendi başına ne ahlaki bir erdemdir ne de bilgeliktir.

İnsanoğlunun hakikat arayışı, kendisine öyle görünenle, yani yüzeyde duran fenomenel tabloyla yetinmez. İnsanın zihinsel çabası, olguların arkasında duran değişmez yasayı, kök ilkeyi bulmaya yönelir. Aristoteles’in felsefeyi “nedenlerin ilmi” (aitia) olarak kavramlaştırması bu arayışın nişanesidir. Burada iki ayrı düşünme kulvarı belirir: Bir yanda olayları, sonuçları ve semptomları gündelik zihin evreninde evirip çeviren; zihinsel bir jeneratör gibi boşta çalışarak ses çıkaran ama hiçbir yere ilerleyemeyen yüzeyel düşünme; diğer yanda ise olayların arkasındaki dayanak noktasını, sarsılmaz hakikati kavrayan ve zihni savrulmaktan kurtaracak bir çapaya ulaşan ilkesel düşünme.

Bir ilkeyi zihnen kavramak veya mantıksal olarak ispatlamak henüz bilgeliğe ulaşıldığı anlamına gelmez. Eğer felsefe sırf parlak teoriler üretmekten ibaret olsaydı, en karmaşık mantık örgütlenmelerini yapan ancak hayatında hiçbir ahlaki duruşu bulunmayan kişileri bilge saymamız gerekirdi. Oysa yüksek bir zekayla harmanlanmış ilkesizlik, insanlığa ve doğaya en büyük zararı veren unsurdur. İlkeyle yaşamak; zihinsel dürüstlükten varoluşsal dürüstlüğe geçmeyi gerektirir. Kavranan adalet, hakikat, öz-saygı veya ölçülülük gibi ilkeler artık zihinde duran soyut kavramlar olmaktan çıkıp kişinin kararlarını ve adımlarını tayin eden birer mihenk taşına dönüşür. Bilgelik, düşüncenin eylemde somutlaşarak omurga kazanması ve insanın benimsediği ilke ile gündelik pratikleri arasındaki uçurumu kapatmasıdır.

Felsefeden ilke ve ilkeyle yaşama boyutu sökülüp alındığında, geriye sadece “farklı düşünmek” veya “her şeye tepkisel yaklaşmak” adı altında sunulan bir kısırlık kalır. Bir ilkeye dayanmayan farklı düşünme marifet değil; insanı göreceliğe, nihilizme ve zihinsel karmaşaya sürükleyen bir savrulmadır. İlkesini kaybetmiş düşünce, yönünü yitirmiş bir gemi gibidir; ne kadar hızlı gittiğinin veya motorunun ne kadar güçlü çalıştığının hiçbir önemi yoktur. Felsefeyi ve düşünmeyi kendi başına mutlak bir değer olarak görmek, aracı amaç haline getiren entelektüel bir aldanıştır. Bilgelik; ne zihnin kendi etrafında attığı soyut taklalardır ne de durmaksızın kavram üretme yarışıdır. Bilgelik; görünenin arkasındaki kök ilkeyi bulmak, o ilkeyi zihinde sabitlemek ve her türlü dünyevi veya zihinsel baskıya rağmen o ilkeyle yaşama cesaretini göstermektir.

Parçalanmış Zihnin Ürünü: Ahlaktan, Kutsaldan ve Hayattan Kopan Felsefe

Modern düşüncenin temelleri atılırken insan zihni radikal bir parçalanmaya uğradı. Doğa ile insan, akıl ile eylem, madde ile ruh ve nihayetinde Tanrı ile evren arasına aşılmaz duvarlar örüldü. Bu yapay ayrışma, aklı ahlaki ve aşkın köklerinden kopararak soyut bir mekanizmaya dönüştürdü. Geleneksel dünyada kâinat, insanın uyum sağlaması ve hikmetle kavraması gereken bütüncül bir düzen iken; modern anlayışta evren, insandan ayrı, fethedilecek ve hükmedilecek edilgen bir nesneye indirgendi. Zihindeki bu parçalanma, sadece teorik bir sapma olarak kalmadı; insanın doğayla, toplumla ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi sakatladı.

Aklı eylemden ve ahlaktan ayıran bu parçalanmışlık, günümüz düşünce dünyasında kışkırtıcı jestlerle gündeme gelen, kural tanımamazlığı veya marjinalliği “bağımsız düşünce” sanan yeni bir filozof tiplemesi yarattı. Toplumun değer yargılarına sırf tepkisel görünmek adına aykırı duruş sergilemeyen, banyoda ya da sıra dışı mekânlarda poz vererek sansasyon üreten bu figürler, felsefeyi bir medya ve entelektüel şov nesnesine dönüştürmüştür. Buna karşın, geleneksel hikmet anlayışında teori ile pratik, ruh ile beden, ahlak ile felsefe birbirinden asla ayrılmaz. Postmodern zihniyet Doğu hikmetini okuduğunda onu kendi soyut kavram fantezilerinin bir malzemesi sanma yanılgısına düşer. Oysa İbnü’l-Arabî Fütûhât-ı Mekkiyye’de en yüksek metafizik ilkeleri inşa ederken; aynı zamanda ibadetlerin hikmetini, abdestin ahlaki boyutunu, komşu hakkını ve edebi anlatır. Onda metafizik, gündelik yaşamın ahlaki disiplininden kopuk değildir. Klasik gelenekte felsefe; hasta ziyaretini tavsiye etmeyi, cenazeye saygı duymayı, misafire ikramda bulunmayı ve edeb’i felsefi düşüncenin dışında görmez. Çünkü hakiki bilgelik, tam da bu insani ve ahlaki temas noktalarında tecelli eder.

Ahlakı ve edebi küçümseyen, felsefeyi yalnızca soyut jargonlar üretmek ya da aforizmalar yazmak olarak gören parçalanmış zihniyet, üç temel yıkıma yol açmıştır. İlk olarak, doğayı Tanrı’nın bir tecellisi ve insanın uyum sağlaması gereken bir bütün olarak değil de savaşılarak hükmedilecek bir hammadde olarak gören zihniyet, gezegeni ekolojik bir felaketin eşiğine getirmiştir. İkinci olarak, gündelik hayatın edep, merhamet ve dayanışma ağlarını “avam işi” görerek küçümseyen felsefe, insanı yapayalnız ve bağsız bir bireye dönüştürmüştür. Son olarak, aforizma üretmeyi ve her şeye karşı çıkmayı marifet sayan tutum, insanı hakikate götürmediği gibi eylemsiz ve sorumluluk almayan kurnaz bir entelektüel tip yaratmıştır. Felsefe; hayatla, ahlakla, insanla ve yaratanla bağını koparmış bir zihinsel akrobasiye dönüştüğünde, ne insanlığa ne de doğaya katacağı bir değer kalır. Parçalanmış bir zihnin ürettiği kışkırtıcı söylemler ve aforizmalar bilgelik değildir. Hakiki felsefe; zihnin ürettiği kavramların parlaklığıyla değil, o kavramların inşa ettiği ahlaki bütünlük, insani duruş ve varoluşsal edeple ölçülür.

‘Kendini Bil’ İlkesi ve Aşkın Hakikat: Tanrısal İnayetle Bütünleşmek

Modern ve çağdaş dünyada insanlığın düştüğü en büyük yanılsama, kavramların, kılıfların ve kurumların arkasına saklanarak kendisini yüceltmesidir. Bir eylemin sırf “bilimsel”, “dinsel”, “sanatsal” yahut “felsefi” bir etiket taşıması, o eylemi kendiliğinden değerli kılmaz. Sırf zihni çalıştırmak veya düşünmek bir erdem değildir; zira zalimce bir plan kurgulamak da zihinsel bir süreçtir. Bu noktada önemli olan yukarıda da belirttiğimiz gibi ; düşünmek değil, doğru düşünmektir. Şekilsel bir mensubiyet veya ritüel sergilemek de tek başına insanı yetkin kılmaz; esasta duran şey din değil, o inancın gerektirdiği doğru ve adil davranmaktır. Söz konusu faaliyeti değerli kılan, taşıdığı sıfat veya etiket değil; onu gerçekleştiren öznenin niyeti, dürüstlüğü ve ontolojik samimiyetidir.

Antik Yunan’dan bu yana felsefenin en derin şiarı olan “Kendini bil” (Gnothi Seauton) ilkesi, insanın kendi özüyle ve evrensel adaletle çelişmeme halidir. İnsan, en bozulmuş halinde bile ontolojik bir adalet arayışına sahiptir. En yalancı insan kendisine yalan söylenmesinden nefret eder; en zalim insan kendisine bir haksızlık yapıldığında adalet talep eder. İnsanın kendiyle çelişmemesi ve kendisi olması; başkası için arzuladığı adalet ve dürüstlük ölçüsünü kendi nefsi için de sarsılmaz bir ilke edinmesidir. Bu bağlamda toplumları veya sistemleri düzeltecek olan şey soyut kurumlar değil, insanın kendi ruhsal restorasyonudur. İnsanın içinin kokuştuğu bir vasatta, en mükemmel anayasalar dahi yolsuzluğun ve adaletsizliğin kılıfı olmaktan öteye geçemez.

İnsanoğlunun yaşadığı büyük kriz, kendi varoluşsal değerinden daha aşağıda olan şeyleri —maddeyi, hazzı, kariyeri, hırsı ve aşırı rekabeti— kutsallaştırmasından doğmaktadır. Maddeyi ve doğaya hükmetmeyi yücelttiğinde ekolojik dengeyi yok etmiş; gücü ve zihinsel üstünlüğü yücelttiğinde kitle imha araçlarını üretmiş; hırsı ve kariyerizmi yücelttiğinde ise insanı insana düşman kılmıştır. Sokrates’e “ilahi” denmesi, onun sadece zihinsel diyalektik yapmasından değil; ölüm korkusunun, makamın, paranın ve dünyevi hazzın üstünde aşkın bir hakikat anlayışına sahip olmasından kaynaklanır. Bilgelik, insanın kendisinden aşağıda olana köle olmayı reddedip; gözünü dostluğa, fedakarlığa, paylaşmaya ve aşkın ilkeler zincirine dikmesidir.

İnsanın kendisini evrenin mutlak hakimi sanarak Tanrı’dan bağımsız bir özerklik kurma iddiası, modernizmin en büyük kırılma noktasıdır. Oysa insan, tüm zihinsel kapasitesine rağmen sınırlı, kırılgan ve yanılmaya meyilli bir varlıktır. İnsanın kendi aklını tek mutlak güç görmesi kibirdir; kibir ise bilgeliğin zıddıdır. Zihin ile eylem, ruh ile madde, insan ile doğa arasına örülen duvarlar nasıl yıkılmak zorundaysa; Tanrı ile insan arasına örülen duvar da yıkılmak zorundadır. Tanrı insanı evrende yalnız ve pusulasız bırakmamıştır. İnsanın içindeki o sarsılmaz ahlak yasası, doğru ile yanlışı ayıran vicdan ve aşkın rehberlik (vahiy), insanın tutunacağı en temel çapadır. Bilgelik, insanın kendi sınırlılığını fark edip Tanrısal inayetle uyumlanmasıdır. Tanrı’nın rehberliği ve desteği olmadan akıl, karanlıkta kendi etrafında dönen gölgelerden öteye geçemez. Felsefe, insanın zihninde tanrıcılık oynaması veya soyut kavram labirentlerinde kaybolması değildir. Bilgelik; insanın kendini bilerek kibrinden sıyrılması, aşağılık olanın değil aşkın olanın peşine düşmesi ve Tanrı’nın evrene ve insanın kalbine yerleştirdiği o ilahi düzenle, adaletle ve hakikatle bütünleşmesidir.

Prof. Dr. Bülent Sönmez’in Kadim Bilgelik Işığında Felsefe adlı eserinde bu yaklaşım “türedi felsefe” olarak kavramlaştırılır. Özellikle sabit ilkeleri kabul etmeyen, felsefeyi tarihsel bir süreklilik ve hakikat arayışı içinde değil de dönemsel bir zihin zanaatından ibaret gören anlayış türedidir. Neden türedidir? Çünkü hiçbir tarihsel zemini ve ontolojik kökü yoktur; felsefeyi yalnızca bir zihin jimnastiği sanır. Nitekim Karl Marx’ın “Filozoflar dünyayı yalnızca anlamaya çalıştı, oysa sorun onu değiştirmektir” şeklindeki söylemi de bu sığlığın bariz bir örneğidir. Sanki anlamak filozofların, dünyayı düzeltmek de Marx’ın işiymiş gibi kurgulanan bu yaklaşım son derece garip bir çarpıtmadır.

Oysa nedene ulaşma çabası ve anlamak felsefeden de önce gelir; insan olmanın doğrudan bir gereği, herkesin üzerinde ittifak ettiği varoluşsal bir zemindir. Aristoteles’in belirttiği gibi felsefi yönelim hayretten, meraktan ve insanın doğal bilme arzusundan doğar. Felsefeye dışarıdan harici bir etiket yapıştırıp ona yapay bir rol biçtiğinizde, doğrudan felsefe düşmanlığına zemin hazırlarsınız. Çünkü felsefe yalnızca soyut bir zihin jimnastiği olarak algılandığında; birileri “Anlaşılmayan şey değerlidir, insanlar karmaşıklık karşısında büyülenir” sığınaklığına çekilip anlaşılmaz saçmalıkları “felsefi düşünce” diye topluma yutturmaya çalışır. Bu şarlatanlığı gören insanlar da haklı olarak “Eğer felsefe buysa bırak kalsın” diyerek hakikat arayışından soğur.

Burada özellikle altını çizmemiz gereken hayati nokta şudur: Filozof dediğimiz insan, fildişi kulede veya bir köşede oturup sürekli fikir üreten ayrıcalıklı bir sınıf ya da özel bir kast değildir. “Filozoflar oturup düşünüyor, öbürleri de yan gelip yatıyor” gibi bir dünya yoktur. Filozof, herkesin doğasında var olan o kök nedene ulaşma zeminini kavrayan kişidir. Peki bunu nasıl başarır? Görünenle, yani fenomene takılıp kalan yüzeysel gerçeklikle bağını azaltarak… Gündelik faydayı, kişisel çıkarı ve pragmatizmi geri plana atar. Maddi gerçekliği yöneten temel yasaların ne olduğunu kavradığı an, artık madde onun için hedeflenen nihai bir anlam ifade etmez olur. İşte o noktada insan dünyayı aşar; nesnelere köle olmaktan sıyrılıp aşkın bir vizyona, hakikat tasavvuruna ulaşır. Filozof dediğimiz kişi, bir köşede düşünce üreten bir profesör değil; tam da bu hakikati kavrayıp dünyayı aşabilen insandır.

Türedi Anlayış Ve Felsefe piyasası

Türkiye’de felsefe adına ortaya konan söylem, uzun yıllar boyunca diyalektik materyalist bir zümrenin elinde bir itibar aracına ve ideolojik bir aksesuara dönüştürülmüştür. Felsefe kavramının büyüleyici saygınlığını kullanarak Batı düşünce tarihini kendi diyalektik dogmaları ekseninde çarpıtmış; bu coğrafyanın köklü hikmet ve felsefe geleneğini ise yok saymışlardır. Sanki bu topraklarda düşünce, Cumhuriyet’in belli bir dönemiyle başlatılmış gibi hareket eden bu zihniyet; akademik kürsülere kurduğu saltanatla felsefeyi sırf kendi dogmalarını pekiştirecek bir araç kılmıştır. Ancak hakiki bilgelik ve bütüncül felsefe geleneğiyle karşılaştıklarında, hırçınlaşarak alanı kendi tekellerinde tutmaya çalışmışlardır.

Üstelik Batı felsefesini de son derece sığ ve yarım yamalak okumuşlardır. Batı’da kurum olarak kiliseye karşı duran filozofları (Kant, Hobbes, John Locke gibi) kendi ideolojik sığınaklarına uyarlamak adına “materyalist” ilan edecek kadar vahim bir kulaktan dolmalığa düşmüşlerdir. Oysa Batı dünyasında kilisenin dogmalarını reddeden herkes materyalist kabul edilir; hatta bu dar bakış açısıyla kilise için Müslümanlar da materyalisttir. Yani OrtaÇağ Batı dünyasında Materyalist, Tanrıyı ve bütün kutsal olanı reddeden anlamında değil, Kiliseyi reddeden olarak anlaşılmıştır.

Bu bağlamda türedi anlayış elinde Felsefe bütüncül gelenekten kopuk ele alınmıştır. Doğu ve Batı’nın hakikat arayışındaki manevi kökleri yok sayan bu tutum, zaman zaman açık bir sansür ve sahtekarlığa da başvurmaktan çekinmemiştir. . Bilgelerin teolojik ve aşkın boyutlarını gizlemek için kitapların belli bölümlerini basmamış, Hegel’in ana metinleri gibi temel eserlerin Türkçe çevirilerinin yıllarca unutulmasını sağlamaya çalışmışlardır.

Bugün gelinen noktada türedi anlayışlar için deniz tükenmiş, takke düşmüş ve kel görünmüştür. Felsefeyi hakikat arayışı değil de akademik bir imtiyaz ve ideolojik kalkan olarak gören bu kadrolar, artık düşünce dünyasında hiçbir varlık gösterememektedir. Üç beş Batılı filozofun ismini tekrarlayarak felsefeci süsü vermeye çalışan bu sığ anlayış, arkasında sadece ruhsuz ve bomboş bir kadavra bırakmıştır.

About The Author

Bir yanıt yazın