Schopenhauer’ın İsteme Kavramına ve Batı Karamsarlığına Eleştirel Bir Bakış
İnsanın hakikat arayışının tarihi, insanın varlık karşısındaki konumunu tanımlama çabalarının tarihidir. En primitif topluluklardan günümüze kadar uzanan bu sorgulama hattında, insanın evrendeki yeri, özgürlüğü ve bilgisi üzerine pek çok farklı kuram inşa edilmiştir. Bu kuramlar arasında Batı düşüncesini derinden sarsan kırılma noktalarından biri, Arthur Schopenhauer’ın Die Welt als Wille und Vorstellung (İrade ve Tasavvur / İsteme ve Tasarım Olarak Dünya) adlı yapıtıyla yaşanmıştır.
Schopenhauer, Aristoteles’ten bu yana gelen geleneksel insan ve evren kavrayışını altüst ederek varlığın merkezine akla dayalı bir amacı değil; bilinçsiz, kör ve durdurulamaz bir “İsteme”yi (Wille) yerleştirir. Ancak bu radikal yaklaşım, yakından incelendiğinde hem kendi içinde mantıksal çelişkiler barındırmakta hem de insan tecrübesini aşan evrensel hakikati dar bir psikolojik zemine hapsetmektedir.
1. Aristotelesçi Telos’tan Schopenhauer’ın Kör İtkisine
Aristoteles felsefesinde her varlığın bir amacı (telos) vardır. İnsan için bilmek, rasyonel bir tercih (prohairesis) ve insanı diğer canlılardan ayıran ulvi bir gayedir. Schopenhauer ise bu iyimser tabloyu reddeder. Ona göre akıl ve bilinç, varlığın temeli değil; sonradan evrimleşmiş geçici araçlardır. İnsanın yüce sandığı bilme arzusu, ahlaki tercihleri veya sanatsal çabaları, aslında arkada duran o kör yaşama dürtüsünün (İsteme’nin) hayatta kalabilmek için kullandığı birer savunma mekanizmasından ibarettir. Schopenhauer bu durumu eserinde şöyle açıklar:
“Akıl, İsteme’nin hizmetine girmiş geçici bir fenerdir. Efendi olan kör İsteme’dir; akıl ise onun yolunu aydınlatan sakat bir devin omuzlarındaki gören ama çaresiz bir cücedir. İnsan bir şeyi aklıyla doğru bulduğu için istemez; aksine, içindeki kör İsteme o şeyi arzuladığı için akıl ona makul gerekçeler icat eder.” Arthur Schopenhauer, Die Welt als Wille und Vorstellung
Geleneksel felsefedeki “irade” kavramı bilinçli kararları çağrıştırdığı için günümüz çevirmenleri Schopenhauer’ın bu kavramını “isteme” veya “istenç” olarak karşılamayı tercih ederler. Çünkü Schopenhauer’ın bahsettiği güç, insanın akli kararları değil; bir taşın yere düşmesini, bir bitkinin ışığa yönelmesini ve hayvanın üreme güdüsünü yöneten ezelî ve nedensiz bir enerjidir.
2. “İsteme” Kavramının İç Çelişkisi ve Dilde Yakalanışı
Schopenhauer, Kant’ın “teorik akıl Tanrı’nın varlığını kanıtlayamaz” ilkesini takip ederek ve geleneksel dinsel tanrı tasavvurlarından kaçınarak “İsteme” kavramını ikame eder. Bütün bir evreni yöneten ama nedensiz, amaçsız ve ezelî olan bir ilke kurgular:
“İsteme’nin hiçbir zaman bir hedefi, bir sonu yoktur. Çünkü onun özü sadece istemektir. İsteme sonsuz bir yönelim, sonu gelmez bir çaba ve doymak bilmeyen bir açlıktır. Tıpkı bir derenin denizle buluşması gibi bir nihai tatmin noktası bulunmaz; ulaşılan her hedef, yeni bir yarışın başlangıç çizgisidir.” Arthur Schopenhauer, Die Welt als Wille und Vorstellung
Fakat bu noktada sistemin en büyük çelişkisi baş gösterir: Nedensiz ve amaçsız bir itki, nasıl olur da hayatta kalmak gibi net bir işleyişe ve doğadaki muazzam harmonik yapılara kaynaklık edebilir?
Acıkan mide ile yiyeceğin varlığı, gözün ışıkla uyumu, akciğer ile atmosfer arasındaki hassas denge tesadüfi bir körlüğün ürünü olabilir mi? Schopenhauer bu uyumu “İsteme’nin hayatta kalabilmek için kendi içinde ürettiği zorunlu denge” olarak tanımladığında, aslında kaçındığı “amaç” (telos) kavramına kendi diliyle yakalanır. Eğer bir “hayatta kalma” çabası varsa, orada kaçınılmaz olarak bir yön ve amaç da var demektir. Tanrı veya Tasarlayan Akıl dememek için geliştirilen bu kavram, Tanrı’nın niteliklerini (ezelilik, ebedilik, her yerde var oluş) taşıyan fakat içinden akıl ve merhamet çıkarılmış bir “ateist metafizik” kurgusundan öteye geçemez.
3. İnsanın Sınırlarını Aşan ve Nüfuz Edilemeyen Aşkın Düzen
Schopenhauer’ın felsefesinde göze çarpan en temel yöntemsel hata, insanın kendi içsel tecrübesi olan “isteme”yi (arzuyu/dürtüyü) tutup tüm evrenin ontolojik temeline yerleştirmesidir (aşırı subjektivizm). Oysa evren, insanın zihninden, algısından ve onun “istemesinden” kıyas kabul etmez derecede büyük, bağımsız ve aşkındır.
Bizim Müdahale Edemediğimiz Bir Gerçeklik: Evrende insanın tamamen zihniyle nüfuz edemediği, tam olarak kavrayamadığı fakat varlığına tabi olduğu aşkın bir düzen hüküm sürmektedir. Biz insan olarak bu düzeni kurmayız veya belirlemeyiz; aksine bu düzenin yasalarına uymak zorundayızdır.
İcat Değil, Keşif: Bilim, sanat ve felsefe; doğayı yeniden kuran veya ona biçim veren yapılar değil, evrende halihazırda var olan ezelî sırları ve yasaları keşfetme hamlesidir. Bin yıl önce bilmediğimiz pek çok fizik yasasını bugün biliyor olmamız, evrenin o yasalarla önceden kurulduğunu gösterir. Bin yıl sonraki bilgimiz karşısında bugünkü halimiz belki de yetersiz kalacaktır; çünkü doğadaki sırlar çözüldükçe derinleşen, insan aklının sınırlarını aşan bir yetkinliğe işaret eder.
Dolayısıyla “İsteme”, insanoğlunun bu muazzam düzen içerisindeki dar psikolojik karşılığı olabilir; fakat evrenin ezelî ve aşkın düzenini açıklayan ontolojik bir ilke olamaz. İnsan ne isterse istesin, bu aşkın sistemin yasalarına uymaya mecburdur.
4. Batı Düşüncesindeki Karamsarlık ve İnsana Güvensizlik
Schopenhauer, varoluşu çözülmesi imkânsız bir trajedi olarak görür:
“Bütün hayat acı ve sıkıntı (can sıkıntısı) arasında gidip gelen bir sarkaçtan ibarettir. Arzu tatmin edilmediğinde acı çekeriz; tatmin edildiğinde ise yerini korkunç bir doygunluk ve can sıkıntısı alır. Yaşam, hiçbir zaman ele geçmeyen bir mutluluğun peşinde koşarken acı ile can sıkıntısı arasında savrulmaktır.” Arthur Schopenhauer, Die Welt als Wille und Vorstellung
Bu karamsarlık münferit bir düşünce değildir. Thomas Hobbes’un “İnsan insanın kurdudur” yaklaşımından Nietzsche’nin trajik varoluşuna, Freud’un insanı karanlık dürtülere bağlayan psikanalizinden modern ideolojilere (faşizm, vahşi kapitalizm, komünizm) kadar Batı düşünce tarihinde insana ve varlığa karşı derin bir karamsarlık ve güvensizlik hattı uzanır.
Bu karamsarlığın arkasında hem tarihsel krizler hem de kişisel kırgınlıklar yatar:
Aşkın Olandan Kopuşun Bunalımı: Aydınlanma ve Sanayi Devrimi sonrası aşkın/ilahi kaynakla bağı koparan Batı insanı, soğuk ve mekanik bir evrende yalnız kalmıştır. Tanrı’yı sistemden çıkarınca ortaya çıkan varoluşsal boşluk, derin bir nihilizm ve karamsarlık doğurmuştur.
Kişisel Hayal Kırıklıkları: Schopenhauer’ın akademide Hegel karşısında gördüğü ilgisizlik, babasının intiharı ve insan ilişkilerindeki başarısızlıkları, onun dünyaya baktığı pencereyi karartmıştır. Schopenhauer, kendi iç dünyasındaki yalnızlığı ve tatminsizliği, evrenin değişmez yasası sanma yanılsamasına düşmüştür.
5. Sonuç: Tevhid: Tanrı, İnsan ve Evren Arasındaki Kadim Barış
Tanrı, evren ve insan arasında ontolojik bir bağ vardır; bu üçlü sacayağından herhangi birini koparmaya çalışan her yaklaşım kaçınılmaz olarak sistemik bir kriz ve sıkıntı doğurmaya mahkûmdur. Batı düşünce tarihi, Antik Yunan’dan itibaren “idea mı madde mi, Tanrı mı insan mı?” şeklindeki ikilemlerden (düalizmlerden) kurtulmaya çalışan bir arayışın tarihidir. Hristiyanlık ve Orta Çağ ruhbanlığı Tanrı’yı esas alıp insanı ve dünyayı adeta inkâr etmiş; Modernizm ve Aydınlanma ise insanı merkeze koyup Tanrı’yı devre dışı bırakmış ve evreni insani hırsların nesnesi kılmıştır. Hatta bu parçalanmışlığı aşmaya çalışan Spinoza dahi panteist kurgusuyla Tanrı ve doğayı birleştirirken insan özgürlüğünü ve şahsiyetini feda etmekten kurtulamamıştır.
Schopenhauer da tam olarak bu geleneksel ikilemlerden kurtulmaya çalışan, hayatın ve varlığın tüm karmaşasını tek bir ilkeye (“İsteme”ye) indirgeyerek açıklamayı deneyen düşünürlerden biridir. Fakat Schopenhauer, Tanrı’yı, insanı ve evreni sanki birbirinin karşıtı veya tamamen bağımsız, kopuk unsurlarmış gibi ele alma hatasına düşmüştür. Oysa insana bir şeyi “isteten”, insanın içine o yaşama arzusunu yerleştiren ve dış dünyada o arzunun karşılığını yaratan ezelî bir Kaynak vardır. Varlığı sadece altı boş bir “isteme” kavramıyla kurtarmak mümkün değildir; çünkü o isteme, kendi kendine var olan yalıtılmış bir güç değildir.
İşte İslam düşüncesinin ve medeniyetinin temel taşı olan Tevhid ilkesi tam olarak bu bütünlüğü ifade eder: Allah, insan ve evrenin bir arada kabul edilmesi, bu üçlü bağın asla koparılmaması. Tevhid; ne insanı evrenin efendisi yapıp Tanrılaştırır, ne insanı doğanın çaresiz bir oyuncağına indirger, ne de dünyayı ve insanı yok sayan bir çilecilik üretir. “İslam” kelimesinin kökeninde yatan barış kavramı da tam bu noktada derin bir anlam kazanır: İslam; Tanrı, insan ve evren arasındaki varoluşsal barışı ve harmoniyi yeniden tesis etmektir. Maalesef Batı düşüncesi Platon’dan bu yana hep bu parçalanmışlığı yaşamış, monizm ile düalizm arasında bocalayarak Tanrı-insan-evren arasındaki o kadim barışı ve bütünlüğü bir türlü sağlayamamıştır.
