Duvarların Ötesinde Bir Uygarlık Devrimi: Beytü’l-Hikme ve Oryantalist Tarihçiliğin Sınırları
Tarihsel bir kurumu veya olayı değerlendirirken yapılan en büyük metodolojik hata, onu kendi çağının koşullarından (Zeitgeist) koparıp bugünün kategorileriyle tartmaya çalışmaktır. Günümüzün modern kampüslerini, akredite diplomalarını, devasa amfilerini veya beton sınırlarını 9. yüzyıl Bağdat’ına taşıp “Burada derslik yoktu, o halde burası basit bir depoydu” demek, yalnızca anakronik bir yanılgı değil, aynı zamanda Doğu-İslam dünyasının entelektüel kurucu rolünü küçümseyen metodolojik bir körlük biçimidir.
Eğer kıyaslama fiziki yapılar ve modern bürokrasi üzerinden yapılacaksa, Batı felsefesinin kurucu kolonları sayılan Aristoteles’in Lykeion’u (Lise) veya Platon’un Akademia’sı hakkında da benzer bir indirgemecilik yapılabilir. Aristoteles’in Lykeion’u, Atina surlarının dışında, koruluklar ve yürüyüş yollarından (peripatos) oluşan açık bir alandan ibaretti; ne taş bina kompleksi vardı ne de resmi bir devlet bütçesi. Orası, bir “okul” olmaktan ziyade filozof ve öğrencilerinin yürüyerek tartıştığı bir topluluktu. Buna karşın Beytü’l-Hikme; devlet fonlamasıyla desteklenen, maaşlı mütercimlerin, astronomların, matematikçilerin ve kâtiplerin çalıştığı, başında resmi bir yöneticisi (sâhib) bulunan son derece organizeli bir merkezdi. Aristoteles’in yürüyüş yollarındaki tartışmalarını “Batı düşüncesinin beşiği ve ilk akademisi” olarak kabul edip; Şemmasiye ve Kasiyun rasathanelerinde gökyüzünü haritalandıran, Harizmî’ye cebiri kurduran, Kindi’ye felsefeyi sistemleştiren Beytü’l-Hikme’yi “sadece bir tercüme deposuydu” diyerek küçültmek belirgin bir çifte standarttır.
Hepsinden öte, bugün modern dünyanın Aristoteles’i ve Antik Çağ felsefesini tanıyor olması doğrudan Beytü’l-Hikme’nin ve o zihinsel devrimin eseridir. Orta Çağ Avrupa’sında Antik Yunan metinleri ya yakılmış ya da unutulmaya terk edilmişti. Aristoteles’in mantık, fizik, metafizik ve etik üzerine yazdığı devasa külliyatın neredeyse tamamı Beytü’l-Hikme çatısı altında ve bu geleneğin devamında Arapçaya kazandırılmıştır. Eğer Bağdat’taki bu hafıza merkezi ve onun yetiştirdiği gelenek olmasaydı, Aristoteles metinleri tarihin karanlık sayfalarında kaybolup gidecekti. Batı, kendi kurucu filozofu kabul ettiği Aristoteles’i yüzyıllar sonra İbn Rüşd’ün (Averroes) şerhlerinden ve Arapçadan Latinceye yapılan tercümelerden yeniden öğrenmiştir.
Dimitri Gutas gibi araştırmacıların öne sürdüğü ve ne yazık ki Batı akademisindeki paradigma değişimlerini sorgulamadan benimseyen bazı yerli akademisyenlerin tekrarladığı “pasif depo iması veya sadece tercüme merkezi” tezi, temel bir hakikati gözden kaçırır: Hiçbir çeviri faaliyeti pasif değildir. Yunanca, Süryanice, Farsça ve Sanskritçe metinlerin Arapçaya kazandırılması sadece kelime aktarmak değil; yeni bir bilim dili ve terminolojisi inşa etmekti. Çevrilen metinler şerh edildi, yanlışları düzeltildi ve rasathanelerden elde edilen yeni deneysel verilerle Batlamyus astronomisi veya Galen tıbbı baştan aşağı revize edildi. Martin Bernal’ın Kara Athena ve George G. M. James’in Çalınan Miras eserlerinde ortaya koyduğu gibi, Batı merkezci tarih anlayışı Antik Yunan’ı Mısır ve Doğu köklerinden koparmaya çalıştığı gibi, İslam dünyasının bu kurucu ve geliştirici rolünü de “basit bir köprü” seviyesine indirgemeye çalışmaktadır.
Oryantalist (Şarkiyatçı) bakış açısının Beytü’l-Hikme ve İslam bilimi üzerindeki bu indirgemeci tutumu, metodolojik bir arıza değil; Batı merkezci (Eurocentric) tarih inşasının bilinçli bir omurgasıdır. 19. yüzyıl kolonyal dönemiyle kurumsallaşan klasik Oryantalizm; “akıl, bilim, felsefe ve yaratıcılık” vasıflarını yalnızca Antik Yunan ve onun varisi saydığı Batı’ya ait kılmış; Doğu’yu ise doğası gereği durağan, taklitçi, duygusal ve irrasyonel olarak kurgulamıştır. Bu zihniyet haritasında Müslümanlar, kendi başlarına yeni bir felsefe veya bilim kurabilecek “özne” olarak kabul edilemezdi. Bu yüzden Beytü’l-Hikme gibi devrimci bir hamleye biçtikleri rol, bilginin üretildiği ve geliştirildiği bir “akademi” değil; Yunan’ın dehasını Batı yeniden uyanana kadar bozulmadan saklayan pasif bir “antrepo” veya “muhafaza deposu” olmakla sınırlandırıldı. “Müslümanlar sadece çevirdi, korudu ve aktardı; ama üzerine orijinal bir şey koyamadı” söylemi, Doğu’nun entelektüel kuruculuğunu gasbedip onu tarihin figüranlığına iten oryantalist bir kurgudur.
İşin en trajik tarafı ise, Batı akademisindeki bu dip dalgayı veya metin kılıfına sokulmuş kuşkuculuğu “tarafsız ve çağdaş bilimsellik” zannederek aynen benimseyen içimizdeki akademisyenlerin düştüğü aşağılık kompleksidir. Kendi medeniyet mirasını, Batılı bir oryantalistin çizdiği dar sınırlar ve koyduğu epistemolojik filtreler üzerinden okuyan bu tutum; Edward Said’in işaret ettiği “entelektüel bağımlılık” halinin somut bir örneğidir. Batı’nın kendi tarihsel köklerini sterilize etmek adına Mısır, Mezopotamya ve İslam coğrafyasının kurucu harcını görmezden gelmesi anlaşılabilir bir güç mücadelesidir; ancak Doğu’daki akademisyenlerin bu oryantalist kurguyu “bilimsel nesnellik” ambalajıyla savunup kendi tarihsel hafızasını “depoculuğa” indirgemesi, nesnellik değil kendi entelektüel özgünlüğüne yabancılaşmaktır.
Beytül Hikme’nin Kalıntıları Tartışması
Beytü’l-Hikme’nin bugün ayakta duran taş sütunlarının olmaması, onun var olmadığını değil; mermer değil kerpiç mimariye sahip bir coğrafyada kurulduğunu ve insanlık tarihinin gördüğü en vahşi yıkımlardan biri olan Moğol İstilası ile haritadan silindiğini gösterir. Taş ve sütun kalıntısına sıkışan bir tarihçilik anlayışı, Dicle’ye dökülen mürekkebin ve yok edilen devasa hafızanın üstünü örtme riskini taşır.
Bağdat’ta bugün Beytü’l-Hikme adıyla arkeolojik bir kalıntıya veya taş sütunlara rastlanmamış olmasını “bu kurum hiç var olmadı veya basit bir depoydu” iddiasına gerekçe göstermek, tarihsel ve coğrafi gerçekler karşısında tutarsızdır. Her şeyden önce Atina ve Roma gibi Akdeniz medeniyetleri mimarilerini binlerce yıl ayakta kalabilen mermer sütunlar üzerine inşa ederken; Mezopotamya havzasındaki Bağdat, kerpiç ve pişmiş tuğla mimarisine dayanıyordu. Taş sütunları bulunmayan bir yapının, Doğu’nun yaşadığı büyük iklimsel seller ve yangınlar karşısında fiziki olarak günümüze ulaşması zaten mümkün değildir. Hepsinden öte, 1258 yılındaki Moğol İstilası sırasında Bağdat sadece işgal edilmemiş, yüzyılların birikimi olan kütüphaneler, arşivler ve binalar sistemli bir yıkıma uğramış; Dicle Nehri haftalarca yakılan kitapların mürekkebiyle akmıştır. Bugün modern Bağdat’ın tam da bu katmanların üzerinde yükseldiği ve arkeolojik kazı imkânının dahi bulunmadığı göz önüne alındığında; taş ve mermer kalıntı yokluğundan yola çıkarak devasa bir entelektüel kurucu iradeyi yok saymak, Mezopotamya’nın coğrafi gerçekliğini ve tarihin gördüğü en büyük hafıza kırımını kasıtlı olarak gözden kaçırmaktır.
Ayrıca bir kurumun varlığı taşla değil; dönemin yüzlerce yazılı kaynağıyla, oradan çıkan Harizmî’nin cebiriyle, Kindi’nin felsefesiyle ve Arapçaya aktarılan binlerce ciltlik külliyatla sabittir. Taşın olmaması, o zihinsel ve kurumsal devrimin yaşanmadığı anlamına gelmez
Sonuç olarak; bir yerin “akademi” veya “bilim merkezi” olması, onun ne kadar sağlam bir taş duvara sahip olduğuyla değil; oraya üfleyen entelektüel ruhla, bilgiye olan yönelimle ve insanlığa sunduğu evrensel birikimle ölçülür. Beytü’l-Hikme; Doğu ile Batı’yı, Antik dünya ile Orta Çağ’ı birbirine bağlayan, insanlık tarihinin en büyük zihinsel devrimlerinden birinin karargâhıdır. Yüz binlerce metnin, Aristoteles külliyatının kurtarılıp geliştirilmesinin ve kuşaklar boyu aktarılan tanıklığın varlığı ortadayken; taş veya duvar kalıntısı arayışına sıkışıp bu devasa kurucu iradeyi “basit bir depoya” indirgemek, tarihsel hakikatin kendisine yapılan büyük bir haksızlıktır.
