Felsefe Dedikleri-2/ Felsefe Çevresi mi Felsefe Piyasası mı?

0
Antika Pazarında Düşünen Heykel

Önceki yazılarımda da dile getirdim: Türkiye’de felsefe alanında çalışan insanlar, yayınlanan  kitaplar, üniversitelerde akademik üretimler var. Fakat bütün bunların varlığı, burada gerçek anlamda bir felsefe çevresinin varlığı anlamına gelmiyor. Bana kalırsa Türkiye’de bir felsefe çevresinden çok, bir felsefe piyasasından söz etmek daha doğru. Bu ikisi arasındaki farkı anlamadan Türkiye’de felsefenin neden belirli bir düşünsel süreklilik kazanamadığını da anlayamayız.

Bir felsefe çevresini meydana getiren şey, insanların aynı filozofları okuması veya benzer görüşleri savunması değildir. Asıl mesele, ortak sorunlar üzerinde düşünmek, bu sorunları derinleştirmek ve ortaya çıkan düşünceleri birbirleriyle tartışabilmektir. Böyle bir çevrede herkesin aynı sonuca ulaşması gerekmez. Hatta ciddi bir düşünsel ortamın oluşması için farklı sonuçlara ulaşılması, itirazların ortaya konulması ve yerleşik kabullerin sorgulanması gerekir. Önemli olan, tartışmanın kişilerin birbirleriyle ilişkilerinden bağımsız olarak kendi düşünsel ağırlığını taşıyabilmesidir.

Alman idealizmi bu açıdan iyi bir örnek oluşturur. Kant, Fichte, Schelling ve Hegel birbirlerinden farklı düşünürlerdi. Aralarında yalnızca bir görüş ayrılığı değil, felsefenin temel meselelerine ilişkin ciddi tartışmalar da vardı. Fichte ve Schelling’in düşünceleri Kant’la, Hegel’in felsefesi ise kendisinden önceki idealist düşünürlerle hesaplaşarak gelişti. Bu filozofları birbirine bağlayan şey, aynı sonuçlara ulaşmaları değil, ortak bir problem alanı içinde birbirlerinin düşüncelerini dönüştürmeleriydi. Dolayısıyla burada yalnızca aynı dönemde yaşamış filozoflardan değil, kendi içinde tartışan bir düşünce geleneğinden söz edebiliriz.

Felsefe piyasasında ise başka bir mantık işler. Bir düşünürün hangi soruyu sorduğundan, hangi problemi çözmeye çalıştığından veya düşüncesinin hangi koşullarda ortaya çıktığından çok, adının ne kadar bilindiği, hangi çevrelerde karşılık bulduğu ve ne tür bir entelektüel kimlik sağladığı önem kazanır. Filozofların isimleri ve kavramları, düşüncenin kendisinden koparılarak dolaşıma sokulur. Felsefe yapmak, bir meseleyi anlamak ve onun üzerinde düşünmekten ziyade, felsefe alanında bir yer edinme faaliyetine dönüşür.

Benim Türkiye’de gördüğüm temel sorunlardan biri bu. Felsefenin adı var, fakat o adı anlamlı kılacak düşünsel ilişkiler ve süreklilik aynı ölçüde gelişmiş değil.

Felsefe algısındaki sorun

Türkiye’de felsefenin yeterince ciddiye alınmamasının nedenlerinden biri, toplumdaki felsefe algısıdır. Felsefe denildiğinde çoğu zaman anlaşılmaz konuşmalar, laf kalabalığı, boş tartışmalar veya alışılmışın dışında davranan insanlar akla geliyor. Felsefeyle uğraşan kişi, bir problemi anlamaya çalışan ve söylediklerinin gerekçesini ortaya koyan biri olarak değil, tuhaf şeyler söyleyen veya sıradan insanlardan farklı görünmeye çalışan biri olarak algılanabiliyor.

Bu algının yalnızca toplumun felsefeye ilgisizliğiyle açıklanamayacağını düşünüyorum. Felsefe adına ortaya çıkan bazı faaliyetlerin de bu algıyı beslediği açık. Bir insanın anlaşılmaz konuşması, sürekli filozoflardan söz etmesi veya yaygın düşüncelere karşı çıkması, onun felsefe yaptığını göstermiyor. Ne var ki felsefenin ne olduğu konusunda yeterince açık bir ölçüt bulunmadığında, bu tür faaliyetlerle gerçek bir düşünsel çaba arasındaki farkı görmek de zorlaşıyor.

Oysa felsefe, insanın aklına gelen her şeyi söylemesi değildir. Bir kavramı kullanmak, bir filozofun adını anmak veya yerleşik düşüncelere itiraz etmek, tek başına felsefi bir faaliyet sayılmaz. Önce ele alınan sorunun ne olduğunu anlamak, kavramları yerli yerinde kullanmak ve ileri sürülen görüşlerin gerekçelerini ortaya koymak gerekir. Bir düşüncenin alışılmışın dışında olması, onun doğru veya derin olduğu anlamına gelmez.

Felsefe, insanın kendi düşüncelerini de sorgulamasını gerektirir. Savunduğumuz bir görüşü hangi gerekçelerle benimsediğimizi açıklayamıyorsak, o görüşün bize ait olduğunu söylemek de kolay değildir. Bir düşünceyi gerçekten benimsemekle onu tekrar etmek arasında önemli bir fark vardır.

Bu ayrım gözden kaçırıldığında felsefe yapan insanların sayısı artabilir, fakat felsefi düşüncenin niteliği aynı ölçüde gelişmez. Çünkü bir felsefe çevresi, yalnızca insanların felsefe hakkında konuşmasıyla değil, konuşulan meselelerin gerçekten araştırılmasıyla oluşur.

Diyalektik materyalizm: Düşünce geleneği mi, hazır açıklama kalıbı mı?

Türkiye’deki felsefe piyasasının önemli bir bölümünü, diyalektik materyalizmi esas aldığını söyleyen çevreler oluşturuyor. Burada Marx’ın düşüncesini veya diyalektik materyalizmi başlı başına sorunlu bulduğum için konuşmuyorum. Benim itirazım, bu düşüncelerin zaman zaman eleştirel bir araştırmanın konusu olmaktan çıkarılıp her şeyi açıklayan hazır kalıplara dönüştürülmesine.

Marx’ın düşüncesi, Hegel’le, Alman felsefesiyle, klasik siyasal iktisatla ve kendi döneminin toplumsal koşullarıyla hesaplaşma içinde ortaya çıktı. Onu anlamak, birkaç temel kavramı öğrenmekten veya toplumsal olayları sınıf çatışması üzerinden açıklamaktan ibaret değildir. Marx’ın hangi sorularla uğraştığını, kendisinden önceki düşünürleri hangi açılardan eleştirdiğini ve kavramlarını nasıl geliştirdiğini araştırmak gerekir.

Türkiye’deki Marksist tartışmalarda ise zaman zaman Batı Avrupa’nın tarihsel koşullarında ortaya çıkmış kavramların, Türkiye’nin toplumsal yapısı yeterince incelenmeden kullanıldığını görüyoruz. İşçi sınıfı, burjuvazi ve sınıf çatışması gibi kavramlar elbette Türkiye’yi anlamak için de önemli olabilir. Ancak bu kavramların açıklayıcı gücü, onları kullanmakla kendiliğinden ortaya çıkmaz. Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal gerçekliğiyle nasıl ilişkilendirildiklerini göstermek gerekir.

Bir kavramın başka bir toplumda da kullanılabilmesi, o toplumda aynı anlamı taşıdığı veya aynı sonuçları doğurduğu anlamına gelmez. Toplumsal gerçekliği teorinin içine yerleştirmeye çalışmak yerine, teorinin gerçekliği açıklamakta nerede başarılı olduğunu ve nerede yetersiz kaldığını da araştırmalıyız.

Sorun, Marx’ın kavramlarından yararlanmak değil; bu kavramları sorgulanamaz hâle getirmektir. Teori, gerçekliği anlamamıza yardımcı olduğu ölçüde değerlidir. Gerçekliği yalnızca teorinin önceden belirlediği sınırlar içinde görmeye başladığımızda ise düşünceyi açıklamak istediğimiz şeyi açıklayan bir araç olmaktan çıkarır, kendi kabullerimizi doğrulayan bir sisteme dönüştürürüz.

Burada bir çelişki ortaya çıkıyor. Eleştirel düşünce adına hareket eden bir anlayış, kendi kabullerini eleştiriden muaf tuttuğunda eleştirel niteliğini kaybeder. Marx’ın düşüncesini ciddiye almak, onun kavramlarını her durumda tekrarlamak değil, bu kavramlarla düşünmeye ve gerektiğinde onları yeniden değerlendirmeye devam etmektir.

Dolayısıyla Türkiye’de Marksist düşünceyi savunan insanların bulunmasıyla Marx’ın düşüncesini tarihsel derinliği içinde ele alan bir felsefe çevresinin oluşması aynı şey değildir. Bir düşünürün kavramlarını kullanmak, onun açtığı düşünsel yolu sürdürmeye yetmez. Bunun için o düşüncenin sorunlarıyla gerçekten uğraşmak gerekir.

Akademik unvanlar ve entelektüel işportacılık

Felsefe piyasasının akademik alanda da karşılığı var. Üniversitelerde araştırma yapan, kitap yazan, makale yayımlayan ve çeviriyle uğraşan insanların bulunması elbette önemli. Fakat bütün bu faaliyetlerin varlığı, felsefi bir geleneğin oluştuğunu tek başına göstermiyor. Bazen akademik çalışma, bir problemi anlamaya yönelik uzun soluklu bir çabadan çok, yayın yapma zorunluluğunun veya mesleki beklentilerin gereğini yerine getirmeye dönüşebiliyor.

Burada çevirileri, kitapları veya akademik yayınları küçümsemek gibi bir niyetim yok. Tam tersine, felsefi bir geleneğin oluşması için bunlara ihtiyacımız var. Ancak bir faaliyetin gerekli olmasıyla, o faaliyetin her durumda nitelikli bir düşünsel sonuç doğurması farklı şeylerdir.

Bir filozofu çevirmek, yalnızca yabancı dildeki cümlelerin karşılığını bulmak değildir. Filozofun kullandığı kavramları, içinde bulunduğu düşünce geleneğini ve ele aldığı problemin arka planını anlamayı da gerektirir. Bunlar gözden kaçırıldığında ortaya dil bakımından anlaşılır, fakat düşünce bakımından yetersiz bir çeviri çıkabilir. Benzer biçimde, akademik bir makale yazmak da kaynakları bir araya getirip farklı görüşleri sıralamakla tamamlanmış olmaz. Araştırmacının bir problemi gerçekten ele alması, mevcut yorumları tartışması ve kendi iddiasının neden savunulabilir olduğunu göstermesi gerekir.

Bütün bunlar yalnızca bireysel çabayla da gerçekleşmez. Yapılan çevirilerin tartışıldığı, kitapların eleştirildiği, araştırmaların birbirini beslediği ve insanların birbirlerinin çalışmalarından öğrenebildiği bir ortama ihtiyaç vardır. Bir araştırmacının yıllar boyunca geliştirdiği düşünceler, başka araştırmacılar tarafından ele alınmıyor, tartışılmıyor ve ileriye taşınmıyorsa, burada düşünsel bir süreklilikten söz etmek güçleşir.

Türkiye’de eksikliğini hissettiğim şeylerden biri bu. Çalışmalar yapılıyor, eserler yayımlanıyor, akademik unvanlar alınıyor; ancak bunların ortak bir problem etrafında buluşarak kalıcı bir düşünsel birikime dönüşmesi her zaman mümkün olmuyor. Böyle bir ortamda araştırmacı, zamanla ele aldığı meselenin kendisinden çok o mesele üzerinden elde edeceği konuma önem vermeye başlayabiliyor.

Entelektüel işportacılık derken kastettiğim de bu. Felsefe, hakikati araştırma çabasından uzaklaşıp alıcısı olan düşüncelerin sunulduğu bir alana dönüşüyor. Burada mesele, kitapların satılması veya insanların çalışmalarından gelir elde etmesi değil. Felsefi faaliyetin amacının değişmesi. Pazarda bir tezgâh açan insanın müşterisinin ne istediğini düşünmesi doğaldır. Fakat felsefenin görevi, talep edilen düşünceyi hazır bir ürün gibi sunmak değildir. Bazen yapılması gereken, insanın sorduğu sorunun yanlış olduğunu göstermek, bazen de onun hiç düşünmediği bir problemi önüne koymaktır.

Felsefenin piyasadan ayrıldığı yer tam da burasıdır. Piyasa talebe göre şekillenir; felsefe ise gerektiğinde talebin kendisini sorgular. Bir felsefe çevresinin oluşması için de düşüncenin yalnızca dolaşıma girmesi değil, eleştiriye açılması ve dönüştürücü bir güç kazanması gerekir.

Kant’ı, Hegel’i veya Nietzsche’yi anlamak ne demektir?

Türkiye’de felsefe öğrenmek isteyen birinin karşılaştığı sorunlardan biri de filozofların düşünsel bağlamlarından koparılarak ele alınmasıdır. Bir öğrenciye Kant’ı, Hegel’i, Spinoza’yı veya Nietzsche’yi çalışması söylenebilir. Ancak bu isimlerden birini seçmek, araştırmanın kendiliğinden ortaya çıktığı anlamına gelmez. Asıl soru, o filozofun hangi probleminden hareket edeceğimiz ve bu problemi hangi düşünsel tartışmalar içinde ele alacağımızdır.

Kant’ı anlamak için onun yalnızca kendi kitaplarını okumak yeterli olmayabilir. Kant’ın felsefesi, kendisinden önceki metafizik gelenekle, rasyonalizm ve empirizm arasındaki tartışmalarla, Newton’un doğa anlayışıyla ve Aydınlanma düşüncesiyle ilişki içinde gelişmiştir. Bu ilişkiler dikkate alınmadan Kant’ın bilgi, ahlak veya metafizik anlayışını bütünüyle kavramak güçleşir.

Hegel için de benzer bir durum söz konusudur. Onun düşüncesi Kant’ın eleştirel felsefesiyle, Alman idealizmiyle, Hristiyan teolojisiyle ve modern Avrupa düşüncesinin temel sorunlarıyla bağlantılıdır. Spinoza’yı yalnızca Tanrı anlayışı üzerinden ele almak da eksik kalır; onun Kartezyen felsefeyle ilişkisini, metafizik tartışmalarını ve dinî düşünceyle hesaplaşmasını hesaba katmak gerekir.

Nietzsche söz konusu olduğunda bu bağlam sorunu daha da belirginleşir. Nietzsche’nin Tanrı’nın ölümü hakkındaki sözünü yalnızca din karşıtı bir slogan gibi okumak, onun asıl meselesini gözden kaçırmaktır. Nietzsche burada yalnızca Tanrı’nın varlığına ilişkin bir iddiayı tartışmıyor; Avrupa kültüründe Tanrı inancının dayandığı değerler dünyasının çözülmesini ve bu çözülmenin sonuçlarını da ele alıyor. Bu nedenle onun eleştirisini anlamak için Hristiyanlıkla, Batı metafiziğiyle ve ahlakın temelleriyle hesaplaşmasını birlikte düşünmek gerekir.

Üstelik bir filozofun eleştirdiği görüşü, kendi inandığımız veya karşı çıktığımız görüşle hemen özdeşleştirmek de bizi yanlış sonuçlara götürebilir. Nietzsche’nin eleştirdiği Tanrı tasavvurunu bütün Tanrı anlayışlarıyla aynı kabul etmek, daha en baştan onun tartışmasının sınırlarını belirlemektir. Bir filozofu anlamak, önce onun ne söylediğini ve neyi eleştirdiğini kendi bağlamı içinde kavramayı gerektirir.

Bunları söylemek, bir filozofu anlamak için bütün felsefe tarihini eksiksiz bilmek gerektiği anlamına gelmiyor. Ancak temel iddialarını, hangi sorulara cevap aradığını ve hangi düşünsel tartışmalar içinde yer aldığını bilmeden onun felsefesini anladığımızı ileri sürmek de doğru değil.

Bu sorun özellikle lisansüstü eğitimde karşımıza çıkıyor. Bir öğrenciye Kant’ı veya Hegel’i çalışmasını söylemek, onu araştırmaya yönlendirmek için yeterli değildir. Hangi problemin araştırılacağı, bu problemin felsefe tarihindeki yeri, ilgili literatürdeki temel tartışmalar ve araştırmanın kavramsal çerçevesi belirlenmelidir. Aksi hâlde tez çalışması, bir filozof hakkında bilgi toplamaktan veya onun görüşlerini farklı kaynaklardan derlemekten öteye geçemeyebilir.

Felsefe geleneği dediğimiz şey, tam da bu noktada anlam kazanır. Bir geleneğin içinde yetişen araştırmacı, önceki düşünürlerin ne söylediklerini öğrenmekle kalmaz; onların hangi sorunlarla uğraştıklarını, nerelerde yetersiz kaldıklarını ve düşüncelerinin kendisinden sonra nasıl dönüştürüldüğünü de kavrar. Böylece araştırma, hazır bilgilerin aktarılması olmaktan çıkar ve devam eden bir tartışmanın parçası hâline gelir.

Türkiye’de filozofların adları sıkça anılıyor olabilir. Fakat bir filozof hakkında konuşmakla onun düşünsel sorunları içinde felsefe yapmak aynı şey değildir. Benim asıl üzerinde durduğum ayrım bu.

Tarihsel arka plan: Felsefe geleneği nasıl zayıfladı?

Türkiye’de felsefi çevrelerin oluşamamasını yalnızca günümüzdeki akademik alışkanlıklarla veya kişilerin yetersizlikleriyle açıklayamayız. Meselenin tarihsel bir arka planı da var. İslam düşüncesinde felsefenin konumu, kelam ve tasavvufla ilişkisi, dinî ilimlerin kurumsal gelişimi ve modernleşme sürecinde Batı düşüncesinin nasıl karşılandığı, bu bakımdan üzerinde durulması gereken konular.

Gazâlî’den sonra İslam dünyasında felsefenin gerilediği yönündeki yaygın değerlendirmeler de bu çerçevede ele alınmalı. Ancak felsefenin zayıflamasını yalnızca Gazâlî’nin eleştirilerine bağlamak veya onunla birlikte İslam dünyasında düşünsel faaliyetin sona erdiğini ileri sürmek, oldukça karmaşık bir tarihi tek bir nedene indirgemek olur.

İslam düşüncesinde felsefi faaliyet farklı coğrafyalarda ve geleneklerde devam etti. İşrâkîlik, İbnü’l-Arabî’nin düşünce mirası ve Molla Sadrâ’nın hikmet anlayışı, bu sürekliliğin farklı biçimlerde ortaya çıktığı örneklerdir. Dolayısıyla mesele, felsefenin bütünüyle ortadan kalkıp kalkmadığından ziyade, hangi düşünce geleneklerinin hangi koşullarda geliştiği, hangilerinin etkisini kaybettiği ve birikimin sonraki kuşaklara nasıl aktarıldığıdır.

Türkiye’deki felsefe çevrelerinin durumunu anlamak için de bu tarihsel süreklilik ve kopuşları araştırmamız gerekiyor. Geçmişte üretilmiş düşüncelerin varlığı ile bunların canlı bir tartışma geleneği içinde sürdürülmesi arasında fark var. Bir toplumun önemli filozoflar yetiştirmiş olması, o toplumda felsefi düşüncenin her dönemde aynı güçle devam ettiği anlamına gelmez.

Batı felsefesinin Türkiye’ye aktarılması da bu açıdan ele alınmalı. Bir düşünürün eserlerinin çevrilmesi, üniversitelerde okutulması ve hakkında çok sayıda yayın yapılması önemlidir; ancak bunlar tek başına bir düşünce geleneği oluşturmaz. Bunun için eserlerin eleştirel biçimde okunması, yorumların karşılaştırılması ve araştırmaların birbirini beslemesi gerekir.

Kısacası, felsefi geleneği yalnızca kitapların, bölümlerin ve akademik kadroların varlığıyla ölçemeyiz. Asıl mesele, bütün bunların düşünsel bir süreklilik yaratıp yaratmadığıdır.

Türkiye’de gerçek anlamda Kantçılar, Hegelciler ve Marksistler var mı?

Türkiye’de doğru düzgün Kantçı, Hegelci veya Marksist bulunmadığını söylerken neyi kastettiğimi açıklamam gerekiyor. Elbette Kant, Hegel ve Marx üzerine ciddi çalışmalar yapan, bu düşünürlerin felsefelerini derinlemesine araştıran akademisyenler ve araştırmacılar var. İddiam, böyle insanların bulunmadığı değil. Benim sorguladığım, bireysel çalışmaların kendi içinde tartışan, süreklilik taşıyan ve yeni araştırmacılar yetiştiren bir düşünce çevresine ne ölçüde dönüşebildiği.

Bir insanın kendisini Kantçı, Hegelci veya Marksist olarak tanımlaması, tek başına o düşünce geleneğinin içinde yer aldığını göstermiyor. Kantçı olmak, Kant’ın bazı görüşlerini benimsemekten ibaret değildir. Hegelci olmak, diyalektik kavramını sık sık kullanmak anlamına gelmez. Marksist olmak da toplumsal olayları sınıf çatışması üzerinden açıklamaya çalışmakla tamamlanmaz.

Bu düşüncelerin her biri, belirli problemlerle ciddi biçimde uğraşmayı ve kendi görüşlerini gerekçelendirmeyi gerektirir. Bir düşünürü benimsemek, onun vardığı sonuçları tekrarlamak değil, düşüncesinin nasıl kurulduğunu kavramak ve onunla hesaplaşabilmektir.

Türkiye’de ise filozofların isimleri bazen düşüncelerinden bağımsız birer kimlik işareti gibi kullanılabiliyor. Bir düşünürün adını anmak, onun kavramlarını tekrarlamak veya belirli bir ideolojik konumdan konuşmak, düşünsel yeterliliğin göstergesi sayılabiliyor. Böylece düşünce gelenekleri, kendi iç tartışmalarıyla birlikte öğrenilmek yerine, kişilerin entelektüel kimliklerini ve aidiyetlerini belirleyen etiketlere dönüşebiliyor.

Oysa bir felsefe çevresinin varlığını belirleyen, üyelerinin aynı düşünürü benimsemeleri değil, onun düşüncesi üzerinde nasıl çalıştıklarıdır. Bir düşünce geleneği, ancak kendi içindeki itirazları ve eleştirileri taşıyabildiği ölçüde canlı kalır. Hatta gerektiğinde kendi kurucu düşünürünü eleştirebilmek, o geleneğe yabancılaşmak değil, onun düşünsel imkânlarını sürdürmenin bir yolu olabilir.

Bu nedenle mesele, Türkiye’de Kantçıların, Hegelcilerin veya Marksistlerin sayısını belirlemekten ibaret değil. Asıl soru, bu adların çevresinde ne tür bir düşünsel faaliyet yürütüldüğü ve bu faaliyetin kalıcı bir birikime dönüşüp dönüşmediğidir.

Felsefenin diğer bilimlerle ilişkisi

Felsefe piyasası yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil. Bilim, sanat, edebiyat ve akademi de piyasalaşabiliyor. Bilimsel yayınların niteliğinden çok sayısının önemsenmesi, akademik unvanların araştırmanın önüne geçmesi veya sanatsal üretimin yalnızca ticari başarısıyla değerlendirilmesi, farklı alanlarda karşılaştığımız sorunlar.

Bununla birlikte felsefenin kendine özgü bir konumu var. Felsefe yalnızca belirli bir nesneyi inceleyen disiplinlerden biri değildir. Bilginin ne olduğu, bilimsel açıklamanın sınırları, yöntemlerin dayanakları, değerlerin temeli ve insanın dünyadaki yeri gibi sorular, doğrudan felsefi araştırmanın alanına girer.

Elbette buradan bütün bilimlerin yalnızca felsefeden beslendiği veya bilimsel araştırmanın felsefeye bağımlı olduğu sonucu çıkarılmamalı. Her bilim alanının kendine özgü yöntemleri, uzmanlık bilgisi ve tarihsel gelişimi vardır. Ancak bilimlerin kullandığı kavramların anlamı, bilgi iddialarının temeli ve insan hayatıyla ilişkileri üzerine düşünmek, bilimsel faaliyeti daha geniş bir çerçevede değerlendirmemizi sağlar.

Felsefenin ciddiyetini kaybetmesi bu nedenle yalnızca felsefecilerin sorunu değildir. Bilgiyle, hakikatle ve değerlerle kurduğumuz ilişkinin yüzeyselleşmesi de bunun sonuçlarından biri olabilir. Felsefe, bir düşünceyi anlamak ve sınamak yerine belirli isimlerin ve görüşlerin dolaşıma sokulduğu bir faaliyete dönüştüğünde, geriye felsefenin görünüşü kalır; düşünsel çabası değil.

Bir felsefe çevresi mümkün mü?

Türkiye’de gerçek anlamda bir felsefe çevresinin oluşmadığını, buna karşılık felsefe adı altında işleyen bir piyasanın bulunduğunu düşünüyorum. Bu iddiam, Türkiye’de felsefeyle uğraşan herkesi aynı kefeye koymak veya ciddi araştırmaları yok saymak anlamına gelmiyor. Söylemek istediğim, bireysel çabaların ötesine geçerek kalıcı bir düşünsel süreklilik oluşturabilen çevrelerin yeterince gelişmemiş olması.

Bunun değişmesi için önce felsefeden ne anladığımızı yeniden düşünmemiz gerekiyor. Felsefeyi herhangi bir konuda görüş bildirmek, alışılmış düşüncelere karşı çıkmak veya filozofların kavramlarını kullanmak olarak gördüğümüz sürece, felsefe piyasasının sınırlarını aşamayız. Bir mesele hakkında konuşmakla o meseleyi araştırmak arasındaki farkı yeniden hatırlamalıyız.

İkinci olarak, düşünce geleneklerini tarihsel derinlikleri içinde öğrenmek ve öğretmek zorundayız. Kant’ı, Hegel’i, Marx’ı veya Nietzsche’yi kendi düşünsel bağlamlarından kopararak anlayamayız. Aynı durum İslam felsefesi için de geçerli. Filozofların görüşlerini sıralamak, bir geleneğin nasıl oluştuğunu, hangi sorunlarla uğraştığını ve kendi içinde nasıl dönüştüğünü anlamak için yeterli değil.

Bir başka mesele de eleştirel tartışma ortamının kurulması. Felsefe çevresi, insanların birbirlerinin görüşlerini onayladığı bir topluluk değildir. Tam tersine, farklı düşüncelerin karşılaştığı, gerekçelerin sorgulandığı ve gerektiğinde temel kabullerin yeniden değerlendirildiği bir ortamdır. Böyle bir yerde hiç kimse unvanı, ideolojik aidiyeti veya belirli bir filozofun adını kullanması nedeniyle eleştiriden muaf tutulamaz.

Bütün bunların merkezinde ise hakikat arayışı bulunuyor. Hakikat, herhangi bir grubun veya ideolojinin mülkü değildir. Felsefe yapan insanın görevi, kendi konumunu korumak için düşünce üretmek değil, düşüncesini hakikat karşısında sınamaktır. Kendi görüşümüzü eleştiriye açamıyorsak, düşüncenin gelişmesine de pek fazla imkân bırakmıyoruz demektir.

Ben ömrünü bu alanda çalışmaya vermiş bir insan olarak Türkiye’de gerçek bir felsefe çevresinin oluşmasını isterdim. Filozofların yalnızca adlarının anılmadığı, düşüncelerinin gerçekten araştırıldığı; kitapların yalnızca yayımlanmadığı, tartışıldığı; farklı yaklaşımların birbirleriyle ciddi biçimde hesaplaştığı bir ortamın bu ülkenin düşünsel hayatına önemli katkılar sağlayacağına inanıyorum.

Böyle bir çevrenin oluşması mümkün. Fakat bunun kendiliğinden gerçekleşmesini bekleyemeyiz. Düşünsel sürekliliğe, eleştiriye ve hakikat arayışına değer veren insanların bir araya gelmesi; birbirlerinin çalışmalarını takip etmesi, gerektiğinde itiraz etmesi ve ortak sorunlar üzerinde uzun süre çalışması gerekiyor.

Bu yazılarda üzerinde durduğum mesele de tam olarak bu. Amacım yalnızca Türkiye’deki felsefe faaliyetlerini eleştirmek değil; felsefenin ne olduğu, nasıl yapılması gerektiği ve neden kalıcı bir düşünce geleneğine ihtiyaç duyduğumuz üzerine yeniden düşünülmesini sağlamak.

Çünkü Türkiye’de felsefenin geleceğini belirleyecek olan, felsefe piyasasının ne kadar büyüdüğü değil, düşüncenin kendi başına bir değer taşıdığı ve hakikat arayışının merkeze alındığı bir felsefe çevresinin kurulup kurulamayacağıdır.

About The Author

Bir yanıt yazın