Değişen Uluslararası Dengeler: ABD-Çin Gerilimi
Giriş
Dünyadaki güç dengeleri ve gelişmeler kontrol altına alınıp yönlendirilebilir olma niteliğini kaybediyor. Suyun kendi yolunu bulduğu zamanlardan geçiyoruz. En mükemmel bir biçimde teşkilatlanmış devletler dahi, uluslararası güç dengelerindeki değişimlerin dayattığı zorunluluklar karşısında çaresiz kalabiliyor. Zira satranç tahtasında, önemli olan, hangi taş olunduğu değil, diğerlerine göre hangi konumun işgal edildiğidir. Bu nedenle bir “Vezir” kimi zaman bir “Piyon” karşısında çaresiz kalabilir. Artık dünyanın merkezi Avrupa ve Kuzey Amerika merkez hattından Pasifik bölgesine yayılıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyadaki toplam üretimin sadece yüzde beşini gerçekleştiren Pasifik Bölgesi, ABD ve İngiltere’nin finansal kapasitesini aşma yolunda önemli mesafe almış durumda. Rusya, Avustralya, Almanya ve Japonya dünya siyasetindeki konumlarını nasıl yapılandırmaları konusunda kararsızlar. Bir yandan geleneksel rollerini devam ettirmeye çalışan bu ülkeler, diğer yandan yeni gereklilikleri dikkate alarak dış politikalarını ve ekonomilerini yeniden yapılandırma çabasındalar. Bu çerçevede, bu bölümde değişen ekonomik ve politik dengelere bağlı olarak yaşanan ABD-Çin gerilimi analiz edilir.
- İki Başlı Dünya
Üretim ve finansmandaki payı ABD ve İngiltere’yi geride bırakan bir Çin, dünya siyasetindeki tüm konum, rol ve işlevlerin yeniden yapılandırılmasını zorunlu hale getirmektedir. Bunun en geç 2025 de gerçekleşmesi öngörülebilir. Bu arada Çin, kendisine koruma kalkanı hazırlamak ile meşgul. Donanma gücünü olabildiğince geliştirmeye ve modernize etmeye çabalayan Çin, DF-21D anti savaş gemisi füzeleri ile ABD donanmasının kıyılarına 1500 kilometreden daha fazla yaklaşmasına engel olmayı başaracak alt yapıyı temin etmiş durumda. Bu sayede elde edeceği dokunulmazlık ve Asya petrollerindeki artan payı ile dünya ekonomisinin rotasını çizebilecek potansiyele sahip olduğunu gösteren Çin, Ortadoğu siyasetini de etkiliyor. Bir ülke, rakiplerini silahlanma yarışına zorlamak suretiyle, ekonomik darboğaza sürükleyebilir. Silahlanma, aynı zamanda rekabet edilen ülkelerin bütçelerinin önemli bir bölümünün savunma harcamalarına aktarılmasını sağlayarak, ekonomik avantajlar elde etmenin bir yoludur. Son on dört yılda, savunma harcamalarını % 500 arttırmış olan Çin, rakiplerinin bütçe düzenlemelerini doğrudan etkilemeyi başardı.
Sosyal çoğulculuğun mevcut olduğu toplumlar içişlerine dair problemleri çözüme kavuşturmakta daha üretken olabilmektedirler (1, s. 239). Aynı durum dışişleri için de geçerlidir. Ancak totaliter sistemler ödün vermez tutumlarıyla siyasetsizliği egemen hale getirebilmekteler. Bu nedenle ABD ile Çin’in silahlanma yarışına girmeleri kaçınılmaz hale gelmiş durumda. Pentagon’un araştırma kaynaklarını DF-21D füze sistemine karşı, savaş gemilerini koruyacak yeni nesil “gemi savunma sistemleri” için seferber etmiş olması, Çin’in görece dokunulmazlığını kaldırmaya yönelik bir hamle girişimi olarak değerlendirilmelidir. Çin’in ekonomide ve dünya siyasetindeki belirleyici güç olma yolundaki ilerleyişinin, Ortadoğu politikalarını etkilememesi kaçınılmaz. Ortadoğu’daki ülkeler giderek siyasal desteğe ihtiyaç duyduklarında ABD’nin dışında alternatifleri olduğunu duyumsamaya başladı. İsrail’in eski politikaları sürdürmekte ısrarlı davrandığından ABD’nin esnek davranmasına imkân tanımayan yöntemleri devam ettirmekte kararlı olması, Çin’in işini önemli oranda kolaylaştırıyor. İngiltere ve ABD ile son derece kuvvetli kültürel ve siyasi bağlara sahip Avustralya dahi, Çin ile her geçen gün artan ticaret hacminden dolayı, ekonomik krizlerden etkilenmediğinden, giderek Çin ekonomisine bağlı olmayı tercih eden bir konumda yer alıyor. Bu şartlar altında, dünya giderek siyasal ve ekonomik sahada iki başlığın egemen olduğu bir konjonktüre doğru ilerlemekte. Pekâlâ, böylesi bir iki başlılık gerçekleştiğinde, sürdürülebilir mi? Elbette ki hayır. Eninde sonunda iki merkezi gücün ekonomik ve siyasi çıkarları kapsamlı çatışmaları kaçınılmaz hale getirecektir.
- Çin ile ABD arasında İran
Çin, İran ve ABD üçgeninde yaşanan gerilim Ortadoğu’daki güç dengelerini fazlasıyla etkilemekte. Dünyanın farklı coğrafyalarından çeşitli aktörlerin sürece dahil olması, meseleyi kompleks hale getiriyor. Gerçekten de Ortadoğu sadece Ortadoğu’dan ibaret değildir. Ortadoğu’daki tüm oyunlar, sadece Ortadoğu’daki oyuncularla değil, fakat dünyanın her yerinden gelenler ile oynanmakta. Bu nedenle son yıllarda gerçekleşenleri kavrayabilmek için tüm dünyadaki güç dengelerinin yeniden yapılanma sürecinin hassasiyet ile analiz edilmesi zaruridir. Son on yıldır ABD’nin İran’a operasyon düzenlemesi için uluslararası bir koro eşgüdümlü bir biçimde çalıştı. Fakat başaramadı. Kullandıkları argümanlar sırasıyla anlamsızlaştı. Fakat ABD’nin, tüm planları hazırlanmış İran operasyonunu gerçekleştirmemesinin arka planında, çok sayıda iktisadi ve siyasi gelişme yatmakta. Şüphesiz ki “Şahinler”in etkin olduğu bir ABD yönetimi, İran operasyonunu gerçekleştirmekte tereddüt etmezdi. Gelgelelim böylesi bir operasyon ABD çıkarlarını önemli oranda zedelemiş olurdu. Son on yıldır ABD’nin dünya siyaseti ve ekonomisindeki hegemonyasına yönelik en büyük tehdit, Çin ile İran’ın yakınlaşarak, eşgüdümlü hareket etmeye başlamalarıdır. Afganistan ve Pakistan’da düzenlenen istikrarsızlaştırma operasyonlarının tamamı, İran ile Çin’in doğrudan bağlantı kurmasını sağlayacak kanalların kapatılmasına yönelikti. Hâlihazırda Hindistan’a karşı Çin ile Pakistan’ın eşgüdümlü hareket etmeye başlamaları, ABD’ni kaygılandıran başlıca gelişmelerden bir diğeridir. Çin ile İran ekonomik ve siyasal alanda eşgüdümlü davranmaya başladıklarında, enerji problemi ortadan kalkacak olan Çin’in, tüm dünya ekonomisindeki dengeleri değiştireceğine şüphe yoktur.
Tüm bunların yanı sıra Pasifik Okyanusu’ndaki askeri dengeler her an değişme eğiliminde. Çin’in, Pasifik Okyanusu’nda en büyük donanma gücüne sahip olduğu koşullarda, Ortadoğu’dan Avrupa’ya kadar tüm siyasal dengelerin yeniden yapılandırılması gerekecektir. Yeni koşullara uyum sağlamak için tüm sosyal organizasyonunu dönüştürmek zorunda kalacak olan Avrupa ve ABD’nin, dahili gelişmelerin hızlanacağı yeni süreci “demokratik politik yapısı” ile kontrol altında tutması kolay değil. Şu anda, Ortadoğu’daki tüm gelişmeler Çin, İran ve ABD üçgeninde yoğunlaşan güç mücadelesinin çerçevesinde gerçekleşmekte. ABD’yi İran ile çatışmaya sokmak isteyenlerin, Çin’in ekonomik ve siyasi kalkınmasına dolaylı katkı sağlayacaklarına şüphe yok. Ancak İran ile ABD arasında çatışma çıkmasını arzulayan tek ülke de Çin değil. ABD’ni İran ile çatışmaya sokmanın en kolay yolu İran’ın Irak’ta çatışmaya girmesidir. Bunun için IŞID, İran’ı Irak’a çekmek için kullanılmaya çalışılmakta. Böylesi bir durumda gelişmeler birbirini tetikleyerek vuku bulacaktır. Çin, ABD’nin hata yapmasını on yıldır beklemekte. ABD’nin siyasi yapısı ve üzerinde durduğu güç dengelerinin çeşitliliği hata yapma olasılığını arttırmakta. Trump dönemi sona erdikten sonra, ABD’nde nelerin yaşanabileceği bir muammadan ibaret. Çin, kendisini bir üretim merkezi halene getirerek; tüm üretim ve finansal dolaşımın kendi dolayımından geçmesini sağlayarak, siyasal avantaj sağlamayı amaçladı. Bunu önemli oranda başardı. Çin’in büyümesi tüm Avrupa’daki sosyal dengeleri sarstı. İlk kaybedenler İspanya, Yunanistan ve İtalya oldu. Yanına İran’ı alan bir Çin, aynı oranda büyümeye devam edebilmesi için gereken enerjiyi temin etmiş olacağından, ABD ve Avrupa’daki milyonların işsiz kalmasına neden olacak. Bu durumda Çin’in enerji kaynağına saldırmak için çok sayıda argümanı hali hazırda sağlamış olanların yapacaklarının geri dönüşünün olmayacağı da aşikâr.
III. “Kuzeydoğu Geçişi”nin Stratejik Dengelere Etkisi ve Gelecek
Çinli akademisyenler ve siyasi elitler, Çin ile ABD arasında gerçekleşecek yeni bir soğuk savaştan endişe duymaktalar (2, s. 371). İki ülke arasındaki gerilim ticaret savaşlarından bölgesel egemenlik çekişmelerine kadar geniş bir sahaya yayılmakta. Bu sahalardan biri de Atlantik ve Pasifik okyanuslarını Kuzey Buz Denizi üzerinden birbirine bağlayan en önemli geçişlerden biri “Kuzeydoğu Geçişi”dir. Kanaatimce, “Kuzeydoğu Geçişi”, Kanada ve Alaska kıyılarındaki “Kuzeybatı Geçişi”ne nazaran daha işlevsel niteliklere sahiptir. Zira Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayan bir nakliye yolu olma işlevine sahiptir. Son birkaç on yıllık periyodda, “Kuzeydoğu Geçişi”nin önemi giderek arttı. Bu durum, “Kuzey Geçişi”nin Norveç ve Kanada ile Rusya’nın önemli çatışma sahalarından birine dönüşmesine neden oldu.
“Kuzeydoğu Geçişi”ne egemen olma çabalarının önümüzdeki yıllarda giderek artacağı aşikâr. Zira önemli bir nakliye rotası olmanın yanı sıra, dünya petrol rezervlerinin yüzde yirmisi de bu rota üzerinde. Bu nedenle, bölgeyi kontrol altında tutacak olan aktör, siyasal ve ekonomik manada önemli avantajlar elde edecek. Elbette ki, Norveç’in, tek başına, Rusya’yı karşısına alabilmesi mümkün değil. ABD “Kuzeydoğu Geçişi”nin tamamen Rusya’nın kontrolüne geçmesini arzu etmiyor. Bu nedenle, Kanada ve Norveç’e askeri ve ekonomik desteklerde bulunarak, rota üzerinde devam eden egemenlik mücadelesinde, en azından, bir denge sağlamaya çalışıyor. Bu çerçevede, Norveç’e bağı Svalbard Takım Adaları hızla silahlandırılmakta. Buna karşı Rusya’da “Kuzeydoğu Geçişi” üzerinde yer alan kendisine bağlı Yujni, Severni, Bolşevik ve Vrangel Adalarını silahlandırmakta. Son beş yılda Rusya tüm bu adaları hava savunma ve anti-gemi füze sistemleriyle donattı. Ayrıca uzun menzilli füze sistemlerini de bu adalara konuşlandırdı. Tüm bunlar “Kuzeydoğu Geçişi”nin yer aldığı uzun koridorda gerginliğin giderek artmasına neden oluyor. Ukrayna’da yaşananları anlayabilmek için, “Kuzeydoğu Geçişi”nin stratejik önemine dair nitelikli bir kavrayışa sahip olmak şart. Zira Ukrayna’da yaşanan her şey, Rusya’ya yeni cepheler açarak daha güçsüz hale getirme çabalarının birer neticesidir.
Elbette ki rekabet sadece bölgeye askeri yığınakta bulunarak gerçekleştirilmiyor. Bunun yanı sıra, “Kuzeydoğu Geçişi” üzerindeki gemi trafiğinin istikrar ve güvenliğini sağlayabilmek için “Buzkıran Gemileri”ne ihtiyaç duyulmakta. Konu “Buzkıran Gemileri” olduğunda, Rusya açık ara önde görünüyor. Gerek nükleer, gerekse dizel yakıtıyla çalışan çok sayıda “Buzkıran Gemisi”ne sahip olan Rusya, “Kuzeydoğu Geçişi”nin güvenliğini sağlamaktan sorumlu başlıca aktör konumunda. Hali hazırda Rusya’nın elinde altı adet nükleer yakıtla çalışan buzkıran gemisi bulunmakta. Ayrıca, Rusya, kırk adet dizel yakıtla çalışan “Buzkıran Gemisi” ile “Kuzeydoğu Geçişi” üzerindeki mutlak egemenliğini pekiştirmekte. (Nükleer enerjiyle çalışan buzkıran gemilerinin işletmesi, önemli oranda, Akkuyu Nükleer Santrali’ni inşa etmekte olan Rosatom’un elinde.) Buna karşı Norveç ve Kanada’nın, sadece yedi adet “Buzkıran Gemisi” mevcut. Bu durumda geçişi kullanan gemiler, Rusya’nın refakatine her zaman muhtaç konumdalar. Çin’in dünya üretimindeki payının her geçen gün artması “Kuzey Geçişi”nin önemini arttıran bir diğer etken. Ancak, bölgedeki rekabetin asıl sebebi petrol sahaları. Kuzey Kutbu’na egemen olmayı başaran aktör uzun yıllar dünya enerji piyasasında belirleyici olma imkânını elde edecektir.
Batı demokrasileri sivil haklara dayalı bir biçimde tesisi edilirler. Bu durum kamuoyunun daha canlı ve dinamik olmasına neden olur (3, s. 472). Buna karşı sivil hakların mevcut olmadığı otoriter rejimlerde devlet toplumu arzu ettiği biçimde manipüle edebilir. Bu nedenle uluslararası çatışmalar kaçınılmaz hale gelebilmektedir. Dolayısıyla, pesifik bölgesinde riskler, gerginlikler ve çatışmalar düşük seviyede gerçekleşiyor olsa da, ilerleyen süreçte gerginliğin giderek artması kaçınılmaz hale gelme potansiyeline sahip. Rota üzerinden gerçekleşen nakliyenin yüzde seksen beşinin gaz ve petrolden oluşması son derece dikkat çekici. Bu durum, “Kuzeydoğu Geçişi”nin, âdete bir enerji nakil koridoruna dönüşmüş olduğunun önemli bir göstergesi. Hâlihazırdaki durumu bu şekilde betimledikten sonra, bundan sonraki sürece dair öngörülerimizi dile getirebiliriz. Elbette ki ekonomilerin iç içe geçtiği günümüz dünyasında çatışma en son tercih edilen seçenektir. Gelgelelim, “Kuzeydoğu Geçişi” üzerinde gerginliğin giderek artığı da bariz. ABD’nin desteklediği Norveç ve Kanada, her ne olursa olsun, Rusya’nın bölgede mutlak belirleyici olmasına müsaade etmemeye çalışacaktır. Ancak Avrupalı ülkelerin “Kuzeydoğu Geçişi” üzerinden sağladıkları nakliyenin güvenlik ve sürekliliğini sağlamak istemeleri, Rusya’nın en önemli avantajları arasındadır. Bu durum NATO üyesi ülkelerin çıkar atışması yaşamalarına neden olabilir.
- Değişen Dengeler ve Asya-Pasifik
Batı demokrasilerinde hükümet sistemi esas itibariyle bireysel haklara dayanır (4, s. 2). Buna karşı doğuda hükümet sistemleri gücün merkezileşmesi ve mutlak kılınmasına dayanır. Son iki on yıllık dönemde, Asya-Pasifik, tarafların karşılıklı güç gösterilerinin basit bir sahnesine dönüşmüş durumda. Japonya, Kore, Tayvan, ABD, Çin ve Rus donanmaları adeta birbirlerinin sınırlarını sınamakta. Avusturalya ekonomisinin her geçen gün Çin’e bağımlı hale gelmesi, kartların yeniden karılmasını zorunlu hale getirmişe benziyor. Geçen ay Japonya’nın “Izumo” sınıfı helikopter gemisini suya indirmesi, tansiyonun yükselmekte olduğunun önemli bir işareti. Bundan sonraki süreçte, Asya-Pasifik bölgesinde, tarafların giderek artan bir biçimde silahlanma yarışına girmeleri, kaçınılmaz bir olguya dönüşmüş durumda. Japonya’nın donanmasına daha fazla yatırım yapması ve ABD Donanması’nın gerek Obama, gerekse Trump döneminde Asya-Pasifik’te giderek daha fazla etkin hale gelmesi, Çin’i uzun süre önce harekete geçirdi.
Çin’in son on yılda tüm teknolojik kapasitesini seferber ederek geliştirdiği DF-21D sınıfı anti-gemi füze sistemleri, maliyetlerine kıyasla son derece etkin özelliklere sahip. Daha şimdiden, ABD Donanması’nın Pasifik Okyanusu’ndaki hareket sahası, fazlasıyla kısıtlanmışa benziyor. Çin’in, Hint ve Pasifik Okyanuslarında dominant güç haline gelmesi, dünyadaki ticari faaliyetlerin yanı sıra, taşıma trafiğinin de önemli bir bölümünü kontrol almasını sağlayacaktır. Böylesi bir durumda, enerji kaynakları ve fiyatlarını kontrol altında tutarak, siyasi ve ekonomik egemenliğini devam ettiren ABD, ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya kalacak. Durumun her geçen gün daha da içinden çıkılmaz hale geldiği muhakkak. Sürdürülen görüşmeler, silahlanma yarışını kesintiye uğratmamış görünüyor. Aksine, taraflar birbirlerini böylesi bir silahlanma yarışına zorlayarak, rakiplerinin ekonomik sınırlarını da test etmek arzusundalar. Dış ilişkilerde pazarlık masasına silahsız oturmak mümkün değildir. Zira herkesin pazarlık gücü, genellikle, elindeki silahın miktarıyla doğru orantılıdır. Bu nedenle Asya-Pasifik’te taraflar pazarlık güçlerini arttırmak için yoğun bir rekabet halindeler. Bir yandan, ekonomik dengeleri birbirlerinin aleyhine olmak üzere bozma çabasındaki aktörler, diğer yandan siyasi ve askeri açıdan belirleyici bir konum elde etmeyi arzuluyorlar.
Ayrıca, bölgedeki nispeten küçük oyuncular, Çin’in belirleyici konum elde etmesinden endişeye kapılmış görünüyorlar. ABD’nin Çin’in siyasi, askeri ve ekonomik gücünü dengeleyebilecek tek aktör olduğu aşikâr. Tüm problemler “Malakka Boğazı”nın geleceğinin ne olacağı etrafında düğümlenmekte. Muhtemel çatışmaları ateşleyecek fitillerden biri “Kuzey Kore” ise, diğerinin “Malakka Boğazı” olduğu su götürmez bir gerçeklik olarak karşımızda durmakta. Çin, “Malakka Boğazı”nı Taylan’da inşa edeceği “Kra Isthmus Kanalı”yla baypas etme arzusunda. Süveyş ve Panama Kanalları gibi yapay olarak inşa edilecek “Kra Isthmus Kanalı” Çin’in enerji güvenliğini sağlayabilmesi için son derece önemli. Aksi halde, herhangi bir savaş durumunda, Endonezya’yla ilişkileri iyi olan taraf, Çin’in tüm enerji nakil hatlarını işlemez hale getirebilecek potansiyele sahiptir. Bu sayede Çin’in bin bir emekle devam ettirdiği Afrika’da etkin olma çabaları, anlamsız hale gelebilir.
Sonuç
ABD ve Çin bir ticaret anlaşması üzerinde uzlaşabilmeyi başaramamış görünmekteler (5, s. 537). Buna rağmen, sadece “Kuzeydoğu Geçişi”nden dolayı bir çatışma yaşanması uzak bir ihtimal. Bu koşullar altında, Asya-Pasifik ve Ukrayna’da karşı karşıya gelen ülkeler arasındaki ilişkilerin giderek gerginleştiği de bariz bir gerçekliktir. Galiba, çok sayıda bölgede rekabet halinde bulunan ülkelerin çıkarları, her geçen gün daha fazla çatışır hale geliyor. Silahlanma yatırımlarına bakılacak olursa, ufukta, geçen yüzyıldakinden daha fazla şiddetin yaşanacağını görmek mümkün. Ayrıca “Kra Isthmus Kanalı” projesinin Tayland ekonomisine önemli katkılar sağlayacağı aşikâr. Taşımacılığın yanı sıra, ticari faaliyetleri de son derece olumlu etkileyebilecek olan “Kra Isthmus Kanalı”, Çin’in etkinlik sahasını sınırlandırma gayretindeki aktörlerce engellenmeye çalışılmakta. Gelgelelim, ekonomik verimliliği aşikâr olan böylesi bir projenin, normal koşullar altında engellenemeyeceği muhakkak. Bu nedenle, bölgedeki ülkelerde gerçekleşebilecek muhtemel siyasi kargaşaları göz önüne alarak politika geliştirmek zaruret arz etmekte. Çin, “Kra Isthmus Kanalı” ve benzeri projelerle, enerji güvenliğini temin etmek için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Enerji maliyetinin tamamen rakipleri tarafından belirlendiği ticari koşullar altında, Çin’in ne kadar refaha sahip olabileceği harici aktörlerin insafına tabidir. Bu durum, giderek artan bir gerginliğin neden olabileceği olası patlamalara kapı aralamaktadır. Şüphesiz ki, her geçen gün dünyanın ticari ve siyasi merkezi haline gelme eğilimindeki Asya-Pasifik’te yaşanacak gelişmelerin, Avrupa ve Ortadoğu’yu etkilememesi düşünülemez. Yeryüzündeki güç dengelerinin geçen yirmi yıllık dönemde giderek kaygan bir zeminde kurulmaya çalışılması ilgi çekici neticelere yol açabilir.
Kaynaklar
- Conn, Paul H. Social Pluralism and Democracy. American Journal of Political Science. 1973 May; 17 (2): 237-254.
- Zhao, Minghao. A New Cold War Inevitable? Chinese Perspectives on US–China Strategic Competition”. The Chinese Journal of International Politics. 2019 Autumn; 12 (3): 371–394.
- Lewis, John D. The Elements of Democracy. The American Political Science Review. 1940 June; 34 (3): 467-480.
- Fite, Warner. The Theory of Democracy. International Journal of Ethics. 1907 October; 18(1): 1-18.
- Steinbock, Dan. U.S.-China Trade War and Its Global Impacts. China Quarterly of International Strategic Studies. 2018; 4 (4): 515–542.
