Dogmatizm İmanın Değil, İnkârın Ürünüdür
Giriş
İnsan bazen öyle tavırlarla karşılaşır ki, meselenin bilgi eksikliğinden değil, hakikate kapanmış olmaktan kaynaklandığını açıkça görür. Bir kimseye yapılan bir haksızlığı, apaçık bir yolsuzluğu, açık bir zulmü veya bariz bir hatayı gösterirsiniz; deliller ortadadır; olay bütün açıklığıyla görünmektedir. Buna rağmen o kişi, gerçeği kabul etmek yerine yapılan yanlışı savunmaya çalışır. Bunun sebebi çoğu zaman hakikati görememesi değil, ait olduğu grubun, ideolojinin veya siyasî çevrenin dışına çıkmak istememesidir. Artık onun için ölçü hakikat değil, tarafgirliktir.
Böyle bir zihniyet, yalnızca siyasette değil, dinî, ideolojik ve kültürel tartışmalarda da sıkça görülmektedir. İnsan, mensubu olduğu çevreyi peşinen doğru, karşısındakini ise peşinen yanlış kabul etmeye başladığında, hakikati araştırma imkânını büyük ölçüde kaybeder. Çünkü artık deliller kanaatlerini belirlemez; önceden benimsediği kanaatler delilleri yorumlamaya başlar. Hakikat ikinci plana düşer, bağlılık ise tek belirleyici ölçü hâline gelir.
İşte dogmatizm tam da budur. Dogmatizm, belirli bir düşünceye sahip olmak değil, o düşünceyi hakikatin önüne geçirmek ve ne tür deliller ortaya çıkarsa çıksın onu terk etmemektir. Böyle bir tutum, yalnızca düşünceyi değil, insanın ahlâkî muhakemesini de felce uğratır. Kötülük normalleşir, yanlış meşrulaştırılır, zulüm gerekçelendirilir. Bunun sonucunda insan yalnızca hakikati değil, kendi vicdanını da kaybetmeye başlar. Kur’an’ın “dalâlet” diye nitelediği hâl, çoğu zaman işte bu hakikate kapanma durumudur. Dalâlet, sadece yanlış bilgiye sahip olmak değil; apaçık ortaya çıkan hakikate rağmen ona sırt çevirecek kadar insanın kendisini kaybetmesidir.
İman Ve İnkar
İman ve inkâr, birbirinin zıddı gibi görünse de aynı mahiyette iki kavram değildir. İman, olumlu bir eylemdir; hakikati tasdik etmeyi, ona güvenmeyi ve ona yönelmeyi ifade eder. İnkâr ise olumsuz bir tavırdır; reddetmek, örtmek ve kabul etmemektir. Bu nedenle iman, varlığı ve hakikati merkeze alırken; inkâr, reddi esas alan bir tutumdur.
İman çoğu zaman yanlış biçimde körü körüne bağlanmak olarak anlaşılmaktadır. Oysa gerçek anlamda iman, delile, bilgiye ve hakikate açık olmayı ifade eder. İman eden kişi, hakikati araştırmaktan korkmaz; aksine hakikat nerede ortaya çıkarsa onu kabul etmeye hazırdır. Bu nedenle iman, aklın ve bilginin karşıtı değil, onların doğru kullanımının bir sonucudur.
Dogmatizm ise farklı bir şeydir. Dogmatik tavır, sahip olduğu kabulleri delillerden bağımsız olarak korumaya çalışır. Bu nedenle dogmatizm, yalnızca belirli bir inancı savunmakla sınırlı değildir; inkâr da aynı ölçüde dogmatik olabilir. Hatta birçok durumda dogmatizm, kendisini inkâr biçiminde gösterir. Çünkü kişi, karşısındaki delilleri değerlendirmeden, peşinen reddetmeyi ilke hâline getirmiştir. Böyle bir tutumun amacı hakikati araştırmak değil, önceden benimsediği kanaati korumaktır.
Bu sebeple dogmatizmi imanla özdeşleştirmek doğru değildir. Gerçek iman, hakikate açık olmayı gerektirirken; dogmatik inkâr, hakikate kapanmayı ifade eder. İman, “Doğruysa kabul ederim.” diyebilmektir. Dogmatik inkâr ise “Doğru olsa bile kabul etmem.” tavrıdır. Aralarındaki temel fark da burada ortaya çıkar.
Dolayısıyla iman ile dogmatizm arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Asıl dogmatik tutum, hakikati araştırmaksızın reddetmeyi ilke hâline getiren inkârcı zihniyettir. İman ise hakikate teslim olma cesaretidir; inkâr ise çoğu zaman hakikate karşı önceden alınmış bir tavrın adıdır.
Bununla birlikte, mutlak anlamda bir inkârdan söz etmek de güçtür. İnsan, bir şeyi inkâr ederken çoğu zaman onun yerine başka bir şeyi kabul etmektedir. Allah’ı inkâr eden kimse, çoğu zaman tabiatı, maddeyi, insan aklını, bilimi, tarihi veya başka bir değeri mutlaklaştırmaktadır. Dolayısıyla her inkâr, çoğu zaman başka bir imanın veya başka bir bağlılığın ifadesidir. İnsan bütünüyle inançsız değil, inancının yönünü değiştirmiş olur.
İnkârın temel hareket noktası hâline gelmesi ise ayrı bir problemdir. Sürekli reddetmeyi esas alan bir zihin, zamanla yalnızca belirli bir dini değil, kendi dünya görüşüne uymayan pek çok hakikati de peşinen reddetmeye başlar. Böylece inkâr, hakikati araştırmanın değil, hakikate karşı ön yargı geliştirmenin aracı hâline gelebilir. İnsan, deliller ne kadar açık olursa olsun onları görmek istemeyebilir; çünkü artık mesele delilin gücü değil, önceden benimsenmiş kabullerin korunmasıdır. Bu anlamda inkâr, insanın hakikati görmesini zorlaştıran bir perdeye dönüşebilir.
Bu sebeple İslam’ın temel çağrısını “önce inkâr etmek” şeklinde anlamak doğru değildir. Bazı yorumlarda “Lâ ilâhe illallah” ifadesinin “lâ” kısmı öne çıkarılarak İslam’ın inkârla başladığı ileri sürülmektedir. Oysa cümlenin asıl maksadı reddetmek değil, Allah’ın birliğini tasdik etmektir. “Lâ” ifadesi, hakikatin önündeki sahte ilahlara ve batıl iddialara yönelik bir arınmayı ifade eder; nihai hedef ise “illallah” diyerek Allah’ın mutlak hakikat olduğunu kabul etmektir. Dolayısıyla burada esas olan inkâr değil, imandır; reddetmek değil, hakikati tasdik etmektir.
İnsan hakikate inkâr ederek değil, hakikati tanıyarak ve ona iman ederek yaklaşır. İnkâr, ancak hakikatin önündeki engelleri kaldırdığı ölçüde anlam taşır. Kendi başına bir yöntem, bir ideal veya bir dünya görüşü hâline geldiğinde ise insanı hakikatten uzaklaştırabilir. Bu yüzden İslam’ın dili öncelikle inkârın değil, imanın; reddin değil, tasdikin; yıkmanın değil, inşa etmenin dilidir.
İnkâr, tek başına bir bilgi yöntemi değildir. Bir düşünceyi, bir inancı veya bir iddiayı peşinen reddetmek, insanı kendiliğinden hakikate ulaştırmaz. Aynı şekilde mutlak şüpheyi hareket noktası hâline getirmek de sağlam bir bilgi zemini oluşturmaz. Çünkü sürekli reddeden veya sürekli şüphe eden bir zihin, sonunda hiçbir hakikate ulaşamaz; yalnızca reddetmeyi alışkanlık hâline getirir. Hakikate ulaşmanın yolu, inkârı ilke edinmek değil, delillere açık olmak, hakikati samimiyetle araştırmak ve doğruluğu ortaya çıkan şeyi kabul edebilmektir. İnkâr ancak yanlış olanı ayıklamaya hizmet ettiği ölçüde değer taşır; kendi başına bir amaç veya yöntem hâline geldiğinde ise insanı hakikatten uzaklaştırabilir.
İmanın özü, hakikate açık olmak, delilleri dinlemek ve doğru olduğu ortaya çıkan hakikati kabul etmektir. Nitekim Kur’an’da, “Sözü dinleyip onun en güzeline uyan kullarımı müjdele.” (Zümer 39/18) buyrularak, insandan peşin hükümlerle hareket etmesi değil, sözü dinlemesi, üzerinde düşünmesi ve hakikati seçmesi istenir. Bu ayet, imanın kör bir bağlılık değil; bilinçli, sorgulayıcı ve hakikate açık bir yöneliş olduğunu göstermektedir.
Dogmatizm ise bunun tam tersidir. Dogmatik zihin, hakikati aramaz; sahip olduğu ön kabulleri korumaya çalışır. Bu yüzden dogmatizm, insanı yeni delillere ve farklı düşüncelere kapatır. Böyle bir tutum ister bir inanç adına ister bir inkâr adına ortaya çıksın, ortak özelliği hakikate karşı direnç göstermesidir. Özellikle inkâr, peşin bir reddediş biçimine dönüştüğünde dogmatik bir karakter kazanır. Çünkü artık mesele hakikatin ne olduğu değil, hangi delil ortaya çıkarsa çıksın onu kabul etmemektir.
Bu bakımdan iman ile dogmatizmi özdeşleştirmek doğru değildir. Gerçek iman, hakikate açıklığı; dogmatizm ise hakikate kapalılığı ifade eder. İmanın temel ilkesi, “Hakikat nerede ise ona uyarım.” anlayışıdır. Dogmatik inkârın ilkesi ise, “Hakikat ne olursa olsun kanaatimi değiştirmem.” tavrıdır. Kur’an’ın çağrısı, insanı inkâra değil; dinlemeye, düşünmeye ve hakikatin en güzeline uymaya davet etmektedir.
Dogmatik Tavır Şüphe de Değildir İman da Değildir.
Şüphe duymak ile peşinen karşı çıkmak aynı şey değildir. Aynı şekilde bir şeyi kabul etmek ile onu sorgulamadan benimsemek de aynı anlama gelmez. İnsanın önüne konulan her iddiayı eleştirmeden kabul etmesi ne kadar problemliyse, onu hiçbir değerlendirmeye tabi tutmadan reddetmesi de o kadar problemlidir. Her iki tavır da hakikati arayan bir zihnin değil, dogmatik bir zihnin ürünüdür. Çünkü dogmatizm yalnızca körü körüne kabul etmekten değil, körü körüne reddetmekten de beslenebilir.
Burada sorgulanamayan ile sorgulanabilir olanı birbirinden ayırmak gerekir. Her şey aynı düzeyde tartışılabilir değildir. Bazı ilkeler, insan düşüncesinin ve ahlâkî hayatın temelini oluşturur. Adalet, doğruluk, merhamet, cömertlik ve yiğitlik gibi temel ahlâkî erdemler bunlardandır. Bunları yalnızca kutsal kitaplardan öğrenmeyiz; insanlık tarihi boyunca farklı medeniyetler ve kültürler bu değerleri yücelttiğini, insan vicdanının da onlara tanıklık ettiğini görürüz. Bunlar sorgulanamaz.. Bunlara yüklenen anlamlar sorgulanabilir.
Benzer şekilde, evrenin varlığının bir açıklamaya muhtaç olduğu düşüncesi de insan aklının en temel kabullerinden biridir. Bu açıklamanın Tanrı olduğu veya başka bir metafizik ilke olduğu tartışılabilir; ancak evrenin hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymadığı iddiası, aklın işleyişiyle bağdaşması güç bir yaklaşımdır. Zira insan, şüphe ederken bile şüphesini temellendirecek bir dayanak arar. Bu durum da sorgulanamaz.
Bunun yanında, yoruma ve tartışmaya açık alanlar da vardır. Siyasî tercihler, ekonomik modeller, hukuk düzenleri, eğitim sistemleri ve birçok toplumsal mesele bu kapsamdadır. Bu alanlarda sorgulamadan kabul etmek de, sorgulamadan reddetmek de doğru değildir. Hakikat arayışı tam da bu alanlarda eleştirel düşünmeyi, delilleri tartmayı ve gerektiğinde kanaatini değiştirebilmeyi gerektirir.
Dolayısıyla asıl problem, sorgulamak değildir; sorgulanabilir olan ile sorgulanamaz olanı birbirine karıştırmaktır. Temel ilkeleri keyfî biçimde şüphe konusu yapmak kadar, tartışılabilir meseleleri mutlak doğrular hâline getirmek de dogmatik bir tutumdur. Birinci durumda insan sağlam bir zemin bulamaz; ikinci durumda ise hakikate kapanır. Oysa sağlıklı düşünce, hem hakikatin temel ilkelerini koruyabilen hem de yoruma açık alanlarda eleştirel düşünmeyi sürdürebilen bir zihniyet gerektirir.
Bu nedenle dogmatizm, iman ile özdeş değildir; aynı şekilde şüphe de hakikat arayışıyla özdeş değildir. Gerçek iman, hakikate açık olmayı ifade eder. Gerçek eleştirel düşünce ise her şeyi reddetmek değil, neyin tartışmaya açık, neyin ise düşüncenin ve ahlâkın kurucu zemini olduğunu doğru biçimde ayırt edebilmektir.
Sorgulamadamn inkar etmek şüphe olmadığı gibi hakşkat diye sunulan her yaklaşımı kabul etmek de iman değildir.

