İnsan Kime ve Neye Kulak Vermeli?

images (4)

Geçenlerde bir öğrenci, “akşam bir etkinlik var. Mitoloji üzerine konuşacaklarmış, oraya gideceğim.” dedi. Ben de, “Kim konuşuyor?” diye sordum. “Bilmiyorum.” dedi. “Bir kafede düzenlen bir etkinlik bu.” dedi.

İlk bakışta bu, hoş bir faaliyet gibi görünebilir. Fakat insanın burada durup şu soruları sorması gerekir: Orada kim ne anlatacak? Bu insanlar niçin bir araya geliyor? Bu toplantının amacı nedir? İnsanlar hangi problemi konuşacak, hangi soruya cevap arayacak?

Bir gencin öncelikle bunları sorgulaması gerekir. Eğer amaç sadece hoşça vakit geçirmekse, bunun için mutlaka böyle organizasyonlara katılmak gerekmez. Birkaç arkadaş kendi aralarında bir araya gelip aynı sohbeti yapabilir. Bunun için birilerinin organizasyon düzenlemesine ihtiyaç yoktur. Arkadaşlarını evine davet edebilir veya uygun bir yerde buluşabilirler. Birbirlerini tanıyan insanlar bir araya gelir, sohbet eder, dertlerini ve problemlerini konuşurlar.

Yani sırf birileri bir mekân ayarladı, bir organizasyon yaptı diye oraya gitmenin başlı başına bir değeri yoktur. Hatta çoğu zaman buna ihtiyaç da yoktur. İnsan, dostlarıyla zaten bir araya gelip çok daha samimi ve verimli sohbetler yapabilir. Önemli olan mekân değil, konuşulan konunun sahihliği ve bir araya gelişin amacıdır. Eğer bu amaç yoksa, sırf düzenlenmiş bir faaliyet olduğu için katılmanın insana ciddi bir katkısı olmayabilir; hatta zamanla onu hakiki meselelerden uzaklaştırarak zararlı bile olabilir.

İnsan, Aristoteles’in de ifade ettiği gibi, “doğal olarak bilmek ister”. Öğrenme arzusu, insanın en temel özelliklerinden biridir. Fakat bu güçlü yönelim, bazen insanın gelişimine değil; onun yönlendirilmesine, hatta istismar edilmesine de zemin hazırlayabilir.

Bugün sayısız konferans, seminer, atölye, söyleşi, kitap kulübü ve çeşitli sosyal etkinlik düzenleniyor. Bunların bir kısmı gerçekten insanı geliştirirken, bir kısmı ise yalnızca kalabalık oluşturmayı, taraftar devşirmeyi veya belli bir ideolojik çevreyi büyütmeyi amaçlıyor. Bu sebeple gençlerin ve kendisini geliştirmek isteyen herkesin, katılacağı her etkinlikten önce bazı temel soruları sorması gerekir.

Birinci soru şudur: Bu etkinliği kim düzenliyor? Düzenleyen yapı bağımsız bir düşünce zemini mi oluşturuyor, yoksa insanları belli bir ideolojik, siyasî veya grup kimliği etrafında toplamaya mı çalışıyor? Çünkü birçok faaliyet, bilgi üretmekten çok, mensup kazanmayı hedefleyebilir.

İkinci soru: Kim ya da kimler konuşuyor? Konuşmacının (konuşmacıların) gerçekten ortaya koyduğu ilmî, fikrî veya toplumsal bir katkısı var mı? İnsanlığa yeni bir ufuk açmış mı, önemli bir problemi çözmeye çalışmış mı? Yoksa yalnızca ait olduğu grubun öne çıkardığı bir isim mi? Her grup, kendi içindeki sıradan isimleri büyük düşünür gibi sunabilir. Bu yüzden kişiyi değil, ortaya koyduğu fikri ve eserleri değerlendirmek gerekir.

Üçüncü soru ise en önemlisidir: Bu etkinlik hangi problemi çözmeye çalışıyor? Anlatılan konu benim hayatımla, yaşadığım toplumla veya insanlığın ortak meseleleriyle gerçekten ilgili mi? Yoksa insanların dikkatini esas sorunlardan uzaklaştıran tali meselelerle mi meşgul ediyor?

Bazen çevre sorunları, adalet, yoksulluk, ahlâk, eğitim, anlam krizi, aile, teknoloji ve insanın yalnızlaşması gibi ortak problemler üzerinde düşünmek gerekirken; insanlar hayatın merkezinde olmayan tartışmalarla oyalanabiliyor. Bu durum, bilgi üretmekten çok, insanı hakiki meselelerden uzaklaştıran bir yabancılaşmaya dönüşebiliyor.

Elbette İnsan, bazen “bir şey yapıyor olmak” duygusuyla etkinliklere katılabilir. Yeni insanlar tanımak, bir gruba ait hissetmek veya zamanını değerlendirmek ister. Fakat sahte olan hiçbir faaliyet insana gerçek anlamda bir şey kazandırmaz. Hatta kişi, ufkunun genişlediğini zannederken farkında olmadan kendi zihnini daraltabilir ve kendisini kandırabilir.

Bu sebeple iki tür etkinlik vardır. Birincisi, insanı hakikatten uzaklaştıran, zaaflarını kullanarak taraftar toplamayı amaçlayan faaliyetlerdir. İkincisi ise insanlığın ortak sorunlarını merkeze alan, düşünmeye sevk eden, hakikati arayan ve insanın ufkunu genişleten faaliyetlerdir.

Gerçek gelişim, kalabalıkların içinde bulunmakla değil; sahih soruların peşinden gitmekle mümkündür. İnsan, vaktini kimin düzenlediği belli olmayan, amacı belirsiz ve insanı sadece bir grubun parçası hâline getiren faaliyetlerde tüketmemelidir. Bunun yerine, hakikati merkeze alan, insanlığın ortak problemlerini dert edinen, bağımsız düşünebilen ve hiçbir ideolojik yaslanmaya ihtiyaç duymayan çalışmaların içinde yer almalıdır.

Çünkü zihni korumak da bir ahlâkî sorumluluktur. İnsanın kendisini yanıltan faaliyetlerden uzak durması yalnızca kendi gelişimine değil, topluma ve insanlığa karşı da yerine getirmesi gereken bir görevdir.

İnsani bir amaç ve hakiki bir kaygı taşımayan faaliyetlerde, etkinliğin niteliği çoğu zaman ikinci plana düşer. Böyle ortamlarda, etkinliği düzenleyenlerin ciddi bir ilmî veya fikrî birikime sahip olmaları da zorunlu değildir. Çünkü zaten hazır bir çevre, hazır bir kitle vardır. İnsanlar, anlatılanın doğruluğu veya değeri için değil; ait oldukları çevrenin çağrısına uyarak oraya gelirler. Bu yüzden o etkinlik yapılsa da yapılmasa da, hatta yerine hiçbir şey konulmasa bile, yalnızca insanları davet etmek çoğu zaman yeterli olur. Artık burada bilgi üreten bir topluluktan değil, kendi kitlesini sürekli canlı tutmaya çalışan kapalı bir yapıdan söz etmek gerekir. Böyle bir ortamda düşünce değil aidiyet, hakikat değil sadakat, sorgulama değil tekrar ön plana çıkar.

İnsan merkezli olmayan, insanlığın gerçek problemlerini dert edinmeyen, yalnızca kendi çevresini büyütmeyi veya korumayı amaçlayan faaliyetler, sonunda insanı geliştirmez; onu farkında olmadan belli bir yapının tüketicisi hâline getirir. Hakikatin peşinde olan insan ise önce etkinliğin büyüklüğüne değil, amacına; kalabalığına değil, insana ve insanlığa ne kattığına bakmalıdır.

Bir başka önemli tehlike de bilgi ile malumatın birbirine karıştırılmasıdır. Bugün birçok genç, katıldığı faaliyetler veya izlediği videolar sayesinde bilgi sahibi olduğunu zannetmektedir. Oysa bilgi, rastgele edinilen kanaatlerin toplamı değildir. Bilgi; yöntem, sistematik, tutarlılık ve uzun bir tefekkür sürecinin ürünüdür. Bir konuda herkesin konuşuyor olması, herkesin dinlenmesi gerektiği anlamına gelmez. Bir insanı dinleyebilmek için, önce onun kendi alanında gerçek anlamda yetkin olup olmadığına bakmak gerekir. Böyle insanlar ise her zaman azdır.

Bugün özellikle sosyal medya ve internet sayesinde herkes bir yayın kanalı açabilmekte, herkes konuşabilmekte, herkes kendisini bir fikir önderi gibi sunabilmektedir. Bu durum ilk bakışta bir zenginlik gibi görünse de, ölçüsüz bırakıldığında zihinsel bir kaosa dönüşmektedir. İnsan, birbirinden kopuk yüzlerce görüş arasında dolaşırken hakikate yaklaşmak yerine, giderek daha büyük bir belirsizliğin içine sürüklenmektedir.

Sonuçta ortaya çıkan şey, bilgi değil; zihin yorgunluğu, karar verememe ve sürekli bir şüphe hâlidir. İnsanı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemez duruma getiren olumsuz bir haldir bu. Kur’an-ı Kerim’in “dalâlet” kavramıyla işaret ettiği anlamlardan biri de sanırım budur: Yolunu kaybetmek, şaşkınlık içinde kalmak ve hakikati gösterecek ölçüyü yitirmek. Her sesi dinlemek, her davete icabet etmek ve her iddiayı aynı değerde görmek, insanı hakikate ulaştırmaz; aksine onu yönünü kaybetmiş bir zihne dönüştürebilir.

Bu sebeple mesele, daha çok konuşan insan dinlemek değildir; doğru insanı, doğru zamanda ve doğru mesele üzerinde dinleyebilmektir. Hakikate ulaşmanın yolu, bilgi kalabalığını artırmak değil; sahih ölçülerle seçilmiş, insanı inşa eden bilgiye yönelmektir.