IRKÇILIK VE NEFRET HİSLERİ SADECE SURİYELİLERLE SINIRLI DEĞİLDİR

0
1567718432261-b-492019-g-hri-8-os-2-tz-svnj-8-h-ku-v-1-r-8-jp-p

Her Zaman Bir Suç İşlemeniz Gerekmez

Suriyelilerin izmirde otobüsten atılması haberini okurken yıllar yıllar öncesine gittim…

Ateş Çay Ocağı, Konya Emniyet Müdürlüğü Ve Şeceremizi Merak Eden Polis Memuru

Ailemden bahsetmişken içimden yıllardır çıkmayan bir olay ve yüreğime kurşun gibi oturmuş bir cümleden bahsetmek istiyorum.
Konyada öğrenciyiz. Sanırım 1984-85 li yıllar Fakülteye notlarımıza bakmaya gidiyoruz. Yanımda Tahir adında Urfalı bir arkadaşım var. Benden bir sınıf önde. İlan panosuna bakıyoruz, pek iç açıcı değil notlarımız. Tahir “ya bunun üzerine demli bir çay iyi gider” diyerek bana, merkeze; Ateş çay ocağına inmemizi teklif ediyor. Ateş çay ocağı o dönemde Konyada sanatçı edebiyatçı ve belli entelektüel derinliği olan üniversite öğrencilerinin gelip gittiği bir yer. Dar bir sokakta, eski tarz ahşap işçiliği ile kendini gösteren derme çatma, biraz da retro-modern bir yapı. En önemli özelliği çayı meşe odunuyla pişirmesi. Çaycının adı da Ateş. Kendi halinde halim selim biri. Necmeddin Evci bu sokağa Raskolnikov Sokağı derdi. Her şeyi romanlaştıran ve sanata mal eden bir adamdı Necmeddin. Kulakları çınlasın..
Mutluyuz orada vesselam..Herneyse..
Meramdan otobüse biniyoruz Tahirle. Koltuklar boş. Biz de şoförün arkasındaki koltuklara oturuyoruz. Bu arada derslerden notlardan falan bahsediyoruz. Tahir, Urfa şivesinden taviz vermeden konuşuyor. (Mezun olduğunda bile taviz vermedi.) Bir an dikkatli gözlerle şoförün ikide bir dikiz aynasından bize baktığını fark ediyorum. Bir anlam veremiyorum tabi. Tahir notlarını yazdığı bir kağıt çıkarıyor ve bana hesaplayarak “şuradan şunu alsam.. şundan şunu alsam kurtardık” falan tarzında konuşuyor. O kadar dalmışız ki birden şoförün kaba sesiyle uyanıyoruz. ”Kalkın lan oradan; geçin arkaya.!” O an ne demek istediğini anlayamıyoruz. Meğer o sırada asker hastanesinin önünden birkaç subay binmiş arabaya. Tabi sivil giyimli bu beylerin subay olduklarını biz bilmiyoruz. Onların arkaya gitmesini değil de bizim koltuklarımıza oturmasını istiyormuş şoför. Biz de “kardeşim niye böyle kaba ifadelerle konuşuyorsun adam gibi söylesene ne istiyorsan,” deyince, adam “ulan daha konuşmayı bilmiyorsunuz, dağdan inmişsiniz gelmişsiniz bu memleketi kirletiyorsunuz” yollu laflar söylemez mi?
Tabi çok ağır tahrik var ortada. Tahir de ağzına geleni sıralıyor. “Ulan senin medeniyetin budur işte; insana nasıl hitab edileceğini bilmiyorsun” falan. Bu arada otobüste de elektriklenmeler oluyor. Tabi biz kalkmıyoruz yerimizden. Hatta subaylar bile neden müdahale ediyorsun tarzında şoföre sakin olması yolunda telkinde bulunuyorlar. (Söylediğim gibi bunlar sivil giyimli subaylar, sanırım onları sadece şoför tanıyor. O güzergâhta çalıştığı için belki. Biz sonra öğrendik.)
Bir iki durak sonra kucağında bebekle bir kadın biniyor. Kalkıp kadına yer veriyoruz. Şoföre de “biz kime yer vereceğimizi biliriz” tarzında söz söyleyerek arkaya doğru ilerliyoruz. Bu arada şoför arabanın kapıların kapatıp bütün yolcularla birlikte hızla sürüyor otobüsü. Hiçbir durakta kimseyi indirmiyor. Bağırmaların, “ineceğimiz yeri geçtik; ne oluyoruz” tarzı yakınmaların haddi hesabı yok. Biz arkaya doğru ilerliyoruz. Orada kimi gençler “kardeşim bu şoför daima arıza, Onu iyi tanıyoruz. Kimbilir şimdi ne yapacak diyorlar.” Şoför arabayı Konakta Merkez Emniyet Müdürlüğünün önünde durduruyor. Kapıları yine açmıyor. Tabi biz ne ileri ne de geri gidebiliyoruz.
Belediye otobüsünü kapının önünde gören polisler olağanüstü bir durumun olduğunu anlıyorlar. Şoför bağıra bağıra bir şeyler anlatıyor; son sözünü duyuyorum; “içerde iki tane vahşi var bunlar bütün Konyalılara sövdüler ben de aldığım gibi getirdim.” Askerlerin gözüne giremedi şimdi polislerin gözüne girecek kahraman şoför.(!) Neyse biz iniyoruz tabi etrafımızda büyük bir kalabalık. Bir iki tane başörtülü kadın da iniyor şahit olarak.
Bu arada bizi bir odaya itiyorlar bazı polisler. Önce harami suratlı bir polis “Ulan siz kimsiniz, siz nasıl Konyalılara söversiniz” diyor ve yumruğunu sıkıyor. Vurdu, vuracak, bekliyoruz ama onun vurmasından sonra nelerin olabileceğini kestiremiyoruz.
O gidiyor başka biri geliyor, “kimsiniz ulan siz, nerelisiniz?” Tahir, Urfa, ben de Muş diyorum. “Ulan zaten sizin hepinizin şeceresini okutmak lazım “ diyor. İşte bu söz bardağı taşıran son damla oluyor. Aniden ağzımdan çok ağır sözler dökülüyor. Bu arada Tahir ağzımı kapatmaya çalışıyor. O, işin vahametini benden daha fazla biliyor demek ki. Polis çıldırıyor tam üstümüze yürüyecekken kapı açılıyor ve Komiser giriyor. Komiser olduğunu oradaki polislerin ve az önceki polisin saygılı davranışından anlıyorum. Komiser “mesele nedir?” diyor polise. O da aynen şoförün iddiasını söylüyor. Komiser bize dönüyor, biz böyle bir şeyin iftira olduğunu belirtiyoruz. Polis yine bizi susturmaya çalışıyor bu sefer komiser ona susması gerektiğini ve bizi dinleyeceğini söylüyor. Bizi dinledikten sonra polise dönerek “Şahit var mı dinlediniz mi şahitleri?” diyor. “Evet komiserim” diyor saldırgan polis..”Şahit var ama henüz dinlemedik basını bekliyoruz.” Komiser “ne basını?” diyor. “Komiserim az sonra gelirler “diye kekeliyor. Meğer adam gazetecilere bile haber uçurmuş. Kapı aralığından fotoğraf makineleri ellerinde bir gurup görüyorum. Komiser bu sefer “bunları hangi serseri çağırdı” diye bağırıyor. O polis kem küm ediyor komiserin tepesi iyice atıyor ve “defol” diyor “defol!; bana derhal şahitleri yolla..” Kaçar gibi gidiyor o polis..
Şahid giriyor içeri; 50–55 yaşlarında hanım hanımcık bir kadın, yanında bir genç ve elinden tuttuğu bir çocuk var. Geliniymiş ve gelinin kocası da subaymış meğer. Bunu sonra öğreniyoruz. Gelin ve çocuğu almıyorlar içeriye. Onlar dışarıda kalıyor. Komiser “bu gençleri tanıyor musun?” diyor. Kadın, “otobüste gördüm” diyor kısık bir sesle. “Bunlar Konyalılara sövdüler mi?” Kadın “hayır diyor ben arkalarında oturuyordum ama duymadım.” “bu gençler kucağında bebek olan bir kadına yer verdiler. Şoförle bir tartışma yapıyorlardı. Şoförün niye bizleri buraya getirdiğini bile anlayamadık. “
Sonra Komiser bize dönerek ne iş yaptığımızı soruyor. Biz de öğrenci olduğumuzu söylüyoruz. Kimliklerimize bakıyor. Hiddetli bir biçimde “Bu gençleri kim buraya getirdi” diyor. “Şikâyetçi nerede?” “Şikâyetçi otobüs şoförüydü servise gitti diyorlar” Komiserin yüz hatları iyice geriliyor. Kısa bir sessizlik ve sertçe bakışmalar. “Komiserim falan nöbetçiydi, yok filan nöbetçiydi” diyor az önceki o polis. Bu sefer topu başkasına atmaya çalışıyor. Tam bir komedi aslında. Şikayet var şikayetçi yok, zanlı var suç yok…..
Komiser bize “kusura bakmayın gençler” diyor. Kimliklerimizi veriyor ve “gidebilirsiniz” diyor. Biz de o polisin bize hakaret ettiğini ondan ve şoförden şikâyetçi olacağımızı söylüyoruz. Emniyetten çıkarken sadece kapıda bekleyen görevli polisler dışında etrafta hiçbir polis görünmüyor. Şeceremizi okutacak polise bakıyoruz, O da yok. Bulsak ne yapacağız sanki. Ama garip bir içgüdü bu. İçimizdeki vahşi hayvanı uyandırmaya çalışan bu adamın yüzünü sanki kafamıza çizmek istiyoruz.
Dışarıda şahid kadınla biraz konuşuyoruz. Kadın “benim de okuyan evlatlarım var kuzum” diyor. -Konyalı yaşlı kadınların kuzum ifadesini çok severim.- Seviniyoruz. Bize bir sürü hayır dua ediyor ve elini öpüp ayrılıyoruz.
Yıl 1984’dü ve memleketimin dağlarında belki de silahlı kimse yoktu o sıralar. Şoför bizi dağdan inmiş kişiler olarak aşağılıyordu. Dağa çıkmamızı mı istiyordu acaba? Sahi, insanları dağdan inmiş olmakla suçlayanlar dağa çıkmış olanların müsebbibi olmasınlar?
Zihinsel yapısı şovenizmden arınmamış ve gelişimini tamamlayamamış zavallıların herzelerinden yola çıkıp memleketime düşman olacak kadar saf değilim hamdolsun.
Beni (kimlik ve kişilik olarak) tahrik etmek isteyen gafillere ve beni tanımak istemeyip düşman görenlere de hakkımı çoğu kere helal etmişimdir.
Şeceremizi okutacak memura (polis diyemiyorum) gecikmiş bir çağrı yapıyorum buradan. ”Hodri meydan, hadi şeceremize bakalım. Herkes getirsin şeceresini.” Kim bu ülkenin kaymağını yemek için koşa koşa gelmiş ve kim bu ülkenin bir küçük taşı gitmesin diye kan dökmüş; can vermiş; görelim.“
(bu yazı çok önce yayınlanmış Olan “Dİyarbekir Kalesinden Notlar ” adlı kitabımdan alınmıştır.)

Bir yanıt yazın