Kesin İnançlıların Ardından Bir Ömür Saygı Duruşu

22e9c963989a91e47603d249f779f976

Kemal Kelleci’yi ilk defa üniversitede son sınıfta öğrenciyken görmüştüm. O yıllarda Konya’da yeni bir dergi çıkarıyorduk. Bir gün Ercüment Özkan’ın Konya’ya gelip bir konferans vereceğini öğrendik. Konferans başlamıştı.Konferans sırasında birden dışarıdan ayak sesleri duyuldu. Salondaki herkesin dikkati kapıya yöneldi. Kemal Kelleci gelmişti. Kapıdan önce şöyle bir baktı, sonra içeri girdi ve konferansı dinlemeye başladı. Kendisinin Ankara’dan, sırf Ercüment Özkan’ın konferans verdiğini duyduğu için kalkıp geldiğini daha sonra öğrendik. Konferans sırasında Ercüment Özkan’a zaman zaman tatlı bir şekilde sataştı. Konferans bittikten sonra da oturup konuştuk. Ben Kemal Kelleci’yi ilk defa o gün görmüştüm. Sakalsız bıyıksuız yumurta topuk ayakkabı ile daha çok bir mahalle kabadayısı havası vardı..

O karşılaşmanın üzerinden yıllar geçti. Bugün geriye dönüp baktığımda, Kemal Kelleci’nin şahsında beni asıl düşündüren şeyin onun o gün ne söylediğinden veya hangi görüşü savunduğundan ziyade, bir şeye gerçekten inanmış bir insanın tavrı olduğunu düşünüyorum. Ercüment Özkan’ın konferans verdiğini duyuyor ve Ankara’dan kalkıp Konya’ya geliyor.  Dinliyor, itiraz ediyor, tartışıyor. Onun için fikir, hayatın dışında duran bir konu değildi. Fikir, insanı yerinden kaldıran ve harekete geçiren bir şeydi.

Kemal Kelleci gibi insanların hayatına baktığımızda, bugün giderek daha fazla kaybettiğimiz bir özelliği görürüz: İnandığı şeyin gerçekten doğru olduğuna inanmak ve o inancın gereğini yerine getirmek. Kelleci’nin savunduğu düşüncenin doğruluğu veya yanlışlığı elbette ayrıca tartışılabilir. Burada asıl mesele, onun belirli bir fikri benimsemiş olması ve o fikri gerçekten taşımasıdır. İnandığı şey onun için yalnızca konuşulacak, yazılacak veya başkalarına karşı kullanılacak bir söylem değildir. Hayatına yön veren bir hakikattir. Bu sebeple o düşünceyi insanlara ulaştırmak için zamanını, imkânlarını ve emeğini ortaya koyabilmektedir. Kitap taşımakta, insanlarla konuşmakta, gençleri okumaya yönlendirmekte ve sahip olduğu düşüncenin yayılması için fedakârlık yapmaktadır. Başka bir ifadeyle onda fikir ile hayat arasında bir süreklilik vardır.

Bugün ise özellikle İslami düşünce alanında bunun ciddi biçimde zayıfladığını görüyoruz. Sorun artık yalnızca insanların belirli bir fikri savunup savunmaması değildir. Daha temel bir sorun vardır: İnsanlar taşıdıklarını söyledikleri fikre inanma noktasında sorun yaşıyorlar. Özellikle uzun yıllardır iktidar ve kamusal güç alanlarında “dindar” kimliğiyle bulunan insanların önemli bir bölümünün davranışları ile temsil ettikleri ahlaki ilkeler arasındaki mesafenin büyümesi, bu krizi daha görünür hâle getiriyor. İnsanların zihninde şu soru beliriyorr: Eğer savunulan düşünce insanı gerçekten dönüştürüyorsa, bu dönüşüm nerede? 

İnsanların ahlaki davranışlarında, adalet anlayışlarında, ilişkilerinde ve kamu hayatındaki tutumlarında savundukları değerlerin izini göremediğimiz zaman, doğal olarak o değerlerin kendisine yönelik bir güven krizi ortaya çıkıyor. Bir fikri savunmak için heyecan duymak biraz da fikrin insanda bir değer olatak görünmesi ile alakalıdır. Bir fikrin sahibine bile katksı yoksa savunulmaya ne kadar değerdir. 

Bu çerçevede fikir sahiplerinin fikri temsil sorunu bugün karşımıza üç tutum olarak çıkıyor.

Birinci gruptakiler, geçmişte benimsedikleri düşünceyi hâlâ taşıdıklarını söyleseler de artık onu savunacak bir zemin bulamamaktadırlar. Çünkü kendi adlarına konuşan, o düşüncenin temsilcisi olduğunu iddia eden insanların davranışları, savundukları değerlerle ciddi biçimde çelişmektedir. Ahlaki itibarı zedelenmiş insanların temsil ettiği bir düşünceyi savunmak giderek zorlaşmaktadır. Böylece insan, fikrinden vazgeçtiği için değil, fikrin mevcut temsil biçiminden dolayı susmaktadır. Fakat bu suskunluk zamanla daha derin bir inanç kaybına da dönüşebilmektedir.

İkinci gruptakiler ise düşünceyi terk etmezler; fakat onu artık bir hakikat ve hayat ilkesi olarak değil, sürdürülecek bir görüntü olarak taşırlar. Konferanslara katılır, toplantılarda görünür, belli çevrelerle ilişkisini devam ettirir, birtakım kavramları kullanır; fakat bütün bunların arkasında belirli bir istikamet, program veya hayat tasavvuru bulunmaz. Amaç çoğu zaman bir davayı ileri götürmek değil, mevcut konumu muhafaza etmektir. Böylece fikir, insanın hayatına yön veren bir hakikat olmaktan çıkar; insanın sosyal ve siyasal konumunu korumasına yarayan bir kimlik işaretine dönüşür. Anı kurtarmak, konumu kurtarmak ve görüntüyü bozmamak, uzun vadeli bir fikrî mücadelenin yerini alır.

Üçüncü gruptakiler ise daha açık bir tavır alarak geçmişte benimsedikleri düşünceden bütünüyle vazgeçerler. İnançlarını terk eder, başka bir dünya görüşüne yönelir veya kendilerini artık o düşünceyle tanımlamazlar. Bu tavır, ilk iki durumdan farklı olarak en azından kendi içinde bir açıklığa sahiptir. İnsan neye inanmadığını veya artık neyi savunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla burada problem, kişinin fikrini değiştirmesi değildir. İnsan elbette düşüncesini değiştirebilir. Asıl problem, inanmadığı hâlde inanıyormuş gibi görünmeye devam etmesidir.

Bu üç durumun ortak paydasında ise daha derin bir mesele bulunmaktadır: İnanç kaybı. Buradaki inanç kaybını yalnızca dinî inancın zayıflaması anlamında düşünmemek gerekir. Modern anlayış daha genel bir anlamda bir şeye bağlanma, bir şeyi doğru kabul etme ve o doğruluk uğruna bedel ödeme kapasitesi zayıflamaktadır. İnsan artık yalnızca Allah’a veya bir dinî düşünceye değil, kendi hayatının anlamına, ahlaki ilkelere, başkasına, geleceğe ve hatta kendi çabasının anlamlı olduğuna bile yeterince inanamamaktadır. Rızkına güvenemeyen, yaptığı işin anlamına inanmayan, insanlara güvenmeyen, hiçbir değer uğruna fedakârlık yapmaya yanaşmayan ve sürekli olarak daha fazlasını arayan bir insan tipi ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle günümüzdeki problemi yalnızca “İnsanlar neden İslam’ı savunmuyor?” sorusuyla açıklamak yeterli değildir. Daha derindeki soru şudur: İnsanlar artık neden hiçbir şeye gerçekten inanmıyor? Çünkü bir insan bir şeye gerçekten inanıyorsa, o inanç kaçınılmaz olarak hayatında bir karşılık üretir. İnsan zamanını verir, emeğini verir, gerektiğinde parasını verir, konforundan vazgeçer ve hatta bazı durumlarda yalnız kalmayı göze alır. İnanç, insanın davranışlarında bir maliyet oluşturur. Hiçbir şey uğruna fedakârlık yapmayan bir insanın neye inandığını söylemesinden çok, neyi uğruna kaybetmeyi göze aldığına bakmak gerekir.

Bu açıdan Kemal Kelleci örneğinin bugün için taşıdığı anlam, onun savunduğu her düşüncenin mutlaka doğru olduğunu göstermek değildir. Asıl önemli olan, inandığı şey ile hayatı arasındaki ilişkinin sahici olmasıdır. Bir düşüncenin doğruluğu ayrıca araştırılır, eleştirilir ve tartışılır. Fakat bir düşüncenin gerçekten taşınabilmesi için önce ona inanmak gerekir. İnanç yoksa tebliğ de yoktur; dava yoksa fedakârlık da yoktur. Fikir yalnızca bir kimlik, bir çevre, bir makam veya bir görüntü hâline geldiğinde artık insanı harekete geçiren bir kuvvet olmaktan çıkar. 

Bunun nedenleri üzerinde uzun uzun konuşulabilir. Fakat kanaatimce temel nedenlerden biri, hazzı ve faydayı hayatın merkezine yerleştiren bir anlayışın giderek hâkim hâle gelmesidir. Çünkü insanın kendi hazzını ve kendi faydasını merkeze aldığı bir hayatta, uğruna bedel ödemeye değer bir şey bulması kolay değildir. Ne haz uğruna fedakârlık yapılabilir ne de faydanın kendisinde savunulacak bir değer bulunabilir. Haz ve fayda insanı kendisine kapatır; oysa savunulacak değer insanın kendisini aşan bir şeyi gerektirir.

Bu yüzden bugün belki de hepimizin kendimize dönüp bakması gerekiyor. Yaşadığımız bu değer kaybı karşısında hepimiz utanmalıyız ya da insan olmanın gerektirdiği o daha zor yolu seçerek yeniden hakikat, adalet, ahlak, merhamet ve insan onuru gibi savunulacak değerleri kuşanmalıyız. Çünkü insanı insan yapan, ne kadar haz aldığı veya ne kadar fayda elde ettiği değil; uğruna bir şeylerden vazgeçebildiği ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze aldığı değerlerdir.

Mekanın cennet olsun Kemal ağabey…