images (9)

Bazı insanların vefatı, yalnızca bir insanın ölümü değildir. Onlarla birlikte bir ses, bir üslup, bir duyarlılık ve çoğu zaman bir dönemin insanları birbirine bağlayan hafızası da eksilir. Ali Haydar Haksal’ın vefatını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Çünkü o, yalnızca şiir yazan, öykü kaleme alan veya edebiyat üzerine düşünen bir isim değildi. O, kendi kuşağının ve bağlı bulunduğu edebî damarın sürekliliğini taşıyan isimlerden biriydi.

Ali Haydar Haksal, edebiyatın artık giderek daha fazla görünürlüğe, şöhrete ve piyasaya teslim olduğu bir dönemde, edebiyatı bir duruş ve hayat meselesi olarak yaşayan isimlerdendi. Onun dünyasında edebiyat, hayatın dışında kurulmuş estetik bir alan değildi. İnanç, insan, tarih, acı, yalnızlık, yabancılaşma ve medeniyet fikri, onun edebî dünyasının birbirinden kopuk unsurları değil, aynı bütünün farklı görünümleriydi.

Onu yalnızca “şair” yahut “öykücü” olarak tanımlamak da eksik kalır. Ali Haydar Haksal, özellikle öykücülüğüyle öne çıkmış; fakat şiiri, denemeyi, romanı, incelemeyi ve edebiyat düşüncesini de kendi dünyası içerisinde bir arada taşıyan çok yönlü bir edebiyat adamı olmuştur. Öykülerinde modern insanın yalnızlığına, yabancılaşmasına ve iç dünyasındaki kırılmalara eğilmiş; ancak bunu kuru bir modernizm eleştirisine dönüştürmemiştir. Onun insanı, hem çağın içinde yaşayan hem de çağın gürültüsü içinde kendi özünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan insandır.

Bu bakımdan Haksal’ın edebî duyarlılığını besleyen ana kaynaklardan biri, Türk-İslâm edebiyatının süreklilik fikridir. Mehmet Âkif’ten Necip Fazıl’a, Sezai Karakoç’tan Nuri Pakdil’e, Cahit Zarifoğlu ve Mavera kuşağına uzanan çizgi, onun dünyasında basit bir etkilenme ilişkisi değildir. Bu isimler, onun için bir edebiyat silsilesi, bir medeniyet hafızası ve insanı yeniden düşünme imkânı sunan kaynaklardır. Fakat Ali Haydar Haksal’ın asıl önemi, bu mirası tekrar etmekten ziyade onu kendi kuşağının dili ve sorunları içerisinde yaşatmaya çalışmasında aranmalıdır.

Yedi İklim bu bakımdan Ali Haydar Haksal’ın hayatında özel bir yere sahiptir. Bir dergi yalnızca yayımlanan yazıların ve şiirlerin toplamı değildir. Bazı dergiler bir mekteptir; insan yetiştirir, yazarları bir araya getirir, yeni isimlere kapı açar ve edebiyatın geleceği için görünmeyen bir emek üretir. Haksal, Yedi İklim üzerinden tam da böyle bir emeğin temsilcisi olmuştur. Bugün bir edebiyat çevresinin devamlılığından söz edebiliyorsak, bunun arkasında çoğu zaman yeterince görünmeyen fakat ısrarla sürdürülen bu tür emekler vardır.

Ali Haydar Haksal’ın vefatı, bu nedenle yalnızca bir edebiyatçının kaybı olarak görülmemelidir. Bu vefat, aynı zamanda edebiyatın “mektep” olma vasfını önemseyen bir anlayışın da eksilmesidir. Günümüzde yazar olmak ile edebiyat adamı olmak arasındaki fark giderek belirginleşmektedir. Yazar, kendi eserini üretir; edebiyat adamı ise bunun ötesinde bir iklimin oluşmasına, başkalarının yetişmesine ve bir geleneğin devamına da emek verir. Ali Haydar Haksal, bu ikinci anlamıyla bir edebiyat adamıydı.

Ölüm, insanları ve eserleri yeniden düşünmeye zorlar. Belki de Ali Haydar Haksal’ın ardından yapılması gereken en önemli şey, onu birkaç taziye cümlesi ve biyografik bilgiyle hatırlayıp geçmek değildir. Onun öykülerine, yazılarına, dergiciliğine ve içinde yer aldığı edebî çevrelere yeniden dönmek gerekir. Çünkü bir yazarın gerçek vedası, ancak eserleri okunmadığında gerçekleşir. Hatırlanmak, fotoğrafların ve törenlerin konusu olabilir; fakat yaşamak, eserler aracılığıyla mümkündür.

Ali Haydar Haksal, ardında yalnızca kitaplar bırakmadı. Bir edebiyat tavrı, bir duyarlılık ve kuşaklar arasında kurulmuş bir bağ bıraktı. Bugün onun ardından söylenecek en doğru sözlerden biri belki de budur: O, edebiyatı yalnızca yazmadı; edebiyatın içinde yaşadı. Onun ardından eksilen şey yalnızca bir isim değildir. Bir ses, bir hafıza ve edebiyatı hâlâ insanı ve hayatı anlamanın ciddi bir yolu olarak gören bir anlayış da eksilmiştir.

Hayatı

“Dedesi, Müderris İsmail Hakkı Efendi’dir. Ali Haydar Haksal, Fatma Hanım ile eğitmen Mustafa Celalettin Haksal’ın oğlu olarak tarihinde Bingöl Yayladere’ye bağlı Hasköy’de doğdu. Babasını 1960 yılında kaybetti. İlk ve orta öğrenimini Bingöl ve Elazığ’da tamamladı; Erzurum Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden “Edebiyat Dergisi ve Çevresi” başlıklı tezi ile mezun oldu (1979). Millî Türk Talebe Birliği’nin kuruluşunda yer aldı, bu kuruluşun Talebe Gazetesi‘ni arkadaşlarıyla çıkardı, bu sazetenin kültür-sanat sayfasını yönetti. Aynı yıllarda Yeni Devir Gazetesi kültür sanat sayfasında yazıları yayımlanmaya başladı.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde “Kur’an-ı Kerim’de Güzel Kavramı” konulu yüksek lisans tezini hazırladı. Osman Bayraktar, Mustafa Çelik, Âlim Kahraman ile birlikte Yedi İklim dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Kuruluş aşamasında Kâmil Eşfak Berki, İlhan Kutluer, Hasan Aycın, İbrahim Usul ile Ali Göçer de dergiye katıldı. Mart 1987 tarihinden itibaren aylık olarak yayımlanmaya başlayan derginin sahipliğini ve yazı işleri müdürlüğü görevini üstlendi. 1989 Nisan ayında derginin yayınına ara verdi. Yedi İklim, 1992 Nisan ayından itibaren yeniden yayımlanmaya başladı. Kardeşleriyle İstanbul Maltepe’de inşaat malzemeleri üzerine iş kurdu. Fazilet Partisi İlçe Başkanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan danışmanlığı görevlerinde bulundu. 1980’den beri ticaretle uğraşıyordu. Sesim Bana Yetmiyor adlı öykü kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 1987 yılı hikâye, Yitik Yaşamın Güncesi adlı romanıyla Tuzla Belediyesi Roman Yarışması’nda ikincilik, Güneşe Koşan Adam öykü kitabı ile 2013 yılı Ömer Seyfettin Hikâye yarışması öykü ödülü, 2014 yılında Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi tarafından Üstat Sezai Karakoç ile ilgili çalışmalarından dolayı yılın edebiyatçısı ödülünü kazandı. Evli ve beş çocuk babasıydı. 

Ali Haydar Haksal, lise yıllarından itibaren yazı çalışmalarına başladı, öykü ve şiirler yazdı, ilk yazıları yerel gazetelerde yayımlandı. İlk öyküleriyle Mavera, Yönelişler, İslam, Kayıtlar, Yedi İklim, Kaçak Yayın, Edep, Yeni DevirMillî Gazete gibi süreli yayınlarda yer aldı. Ali Haydar Haksal, şiirler de yazmasına rağmen şiiri özel dünyasına çekti ve öykülerine yedirdi. İlerleyen yıllarda öykü ve yazılarını Yönelişler ve Yedi Iklim dergilerinde yayımladı. Ali Haydar Haksal, ilk öykü kitabı Evdeki Yabancı‘yı 1986 yılında yayımladı. Bu ilk kitapta, ismi ile bağlantılı olarak yabancılaşmış insanları ve onların iç dünyalarında yaşadıkları ruhi bunalımları işledi.

Ali Haydar Haksal, günümüze değin on yedi öykü kitabı yayımladı ve öykücü kimliği ile ön plana çıktı. İlk kitabından başlayarak öykü kitaplarının genelinde uyumsuzluk ve yabancılaşma temalarına yoğunlaştı. Yazar, kendisi ile yapılan bir söyleşide modern insanın yaşadığı yabancılaşma olgusunu şu cümlelerle değerlendirdi: “Şimdi; insanlar bireysel ve yeteneklerini ve özelliklerini dışa vuramıyorlar. Ve bu insanların elinden alınmış durumda. Bu iletişim ağı içinde insan kendine ait düşünebilme yeteneğini kaybediyor. Bu durumda insan bir başkası adına düşünüyor, bir başkası adına yaşıyor. Kendisi olarak yaşamıyor.” (Koca; Oğuz, 1994: 8). Yazar, öykülerinde yabancılaşmanın yanı sıra yalnızlık, yolculuk, din, aile, rüya, sevgi, kadın, zaman, kent gibi temalara da eğildi. Varoluşçu temaların çeşitlemelerinin yoğun olarak kullanıldığı Ali Haydar Haksal öykülerinde titiz bir dil işçiliği görüldü. Ali Haydar Haksal, öykülerinde bilinç akışı, iç diyalog, iç çözümleme, iç monolog gibi kahramanların iç dünyalarını yansıtan modern anlatım tekniklerine sık sık başvurdu. Yazar, insanın benlik arayışını ve nesnelerle olan karmaşık ilişkisini çözümlemeye çalışırken çoğu zaman ironik bir anlatıma yöneldi. Yalnızlık Sarkacı (1996) adlı kitabında yer alan “Sayın Başkan’ın Masasında Kalan Çanta” adlı hikâye, yazarın ironik anlatma tutumunu göstermesi bakımından dikkat çekici bir örnektir. Öyküde eski bir milletvekilinin bir seçim döneminde milletvekili adayı olmak için geldiği parti merkezinde acı bir şekilde eski günlerinden artık eser kalmadığını fark edişi işlenir. Öyküde ironik bir anlatımla kahramanın geçmişteki ve hâldeki durumu çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilir. Elindeki çanta ile çantanın içindekiler, eski başkanın geçmişte kalmış dönemlerinin simgesi olarak ön plana çıkar (Özsaray, 2016: 180:191).

Haksal’ın öykülerinde dini, tasavvufi, unsurlar, kültürel ve geleneksel öğeler de sıklıkla yer alır. Yazar bunları genel olarak modern dönemde aşkın/ilahi olanla arasına farklı engeller girmiş insanın içine düştüğü çıkmazı açık bir şekilde göstermek için kullanır. Aynı zamanda öykü biçiminin günümüzde ulaştığı anlatım teknikleriyle söz konusu geleneksel unsurlara beraber yer verir. Haksal’ın bu şekilde günümüz şartlarıyla medeniyetimizin özünü oluşturan nitelikleri harmanlayarak çağımıza özgü geçmişi ve bugünü kucaklayan orijinal bir terkibe gitmeyi amaçladığını söylemek mümkündür. Ancak bu terkibi doğrudan okuyucunun önüne koymaktansa öykülerinde beraber yer verdiği geleneksel ve modern öğeler vasıtasıyla sezdirmeyi amaçlar. (Çorbacı 2012: 124). Necip Tosun, Günümüz Öyküsü adlı çalışmasında Ali Haydar Haksal’ın öykü dünyasını şu cümlelerle değerlendirmiştir: “Ali Haydar Haksal, öykülerini, kent ve modernizm eleştirisi, gelenekten / kutsaldan kopuş, bireyin yabancılaşması etrafında kurgular. Çocukluk, kutsaldan kopuş, kent, aşk, fânilik, yalnızlık, küçük insanlar, bunalımlar onun tüm öykülerinin ana temalarıdır. Özellikle yoksulluk, yalnızlık, köy hayatı pek çok öyküsünün konusunu oluşturur. Haksal, çevreyle bağlarını koparmış, iletişimsiz, yenik, yalnız tiplere eğilir. Tüm hayatı kentin karmaşasına hapsolmuş, hayat deneyiminde yenilmiş öykü kişileri; yenilgilerin izleri ve yaralarıyla sokaklarda yapayalnızdırlar. Bu kahramanlar bazen bir evlilik mağdurudur, bazen bir çocukluk hatırası peşindedir. Kalabalıkların yürüyüşüne bir türlü ayak uyduramayan tipik tutunamamışlardır. Çevrelerine kırgın, kızgın ve küskündürler. Haksal, öykülerinde modern insanın bunalımlarını, açmazlarını ve çıkışsızlıklarını örnekler. Biçimsel anlamda ise tümüyle bir durum ve atmosfer öyküsü yazar. Onun öyküleri daha çok, iç monologlarla oluşturulan, enstantanelere, anlık göndermelere, çağrışımlara dayalıdır. Öyküler, bazen öykü kişisinin bir ayna karşısında kendi kendine konuşması, bazen de bir dosta yazılmış lirik mektuplar biçiminde kurgulanır. Anlatıcı bu konumlarda kendisiyle yüzleşir, günah çıkarır, etrafı, çevreyi yorumlar, düşüncelerini test eder. Öyküler bir olaya dayanmadığından olay örgüsüne de ihtiyaç duymaz. Daha çok atmosfere yaslı, şiirsellik peşinde koşan bir metin olarak ortaya çıkar. Haksal’ın öyküsünde her şey hayatın hemen önünde bir mizansen kurgusuyla var olur. Öyküye hayattan izler, çağrışımlar, göndermeler akseder ama biz bu flulukta hayatı tam olarak ayırt edemeyiz. Zaten anlatıcı da bunu istemez. Bizi kahramanın zihnine, bilincine, bilinçaltına çağırır ve arkadaki resimden farklı bir dünyayı aktarır. Başka bir deyişle deformasyon peşindedir. Bu anlamda tümüyle zihinde, bilinçte olup biten bir iç monolog öyküsü yazar. O daha çok soyutlanmış kişilerle, bilinç ve bilinçaltıyla ilgilidir ve olaylardan çok duyguları gözler. Bu tutum da onun öykülerini birbirine yaklaştırır. Kimi zaman öyküler deneme diline evrilir. Tam buralarda Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören’in izleri görülür. Haksal, denemeye evrilen duygusal metinlerden daha çok, bir duruma, bir olaya ve karaktere odaklaştığı, ayırt edici bir karakterin anlatıldığı metinlerde daha başarılıdır.” (Tosun, 2015: 33-41). Türk edebiyatında öykücü kimliği ile ön plana çıkan Ali Haydar Haksal, öykü kitaplarının yanı sıra beş roman kaleme almış, deneme, anı, biyografi ve inceleme türlerinde çeşitli kitaplara imza atmıştır.”

https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/haksal-ali-haydar/muhtesem-sunter

Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Bir yanıt yazın