“Teologlara Rağmen Tanrıya İnanıyorum” ya da Tek Boyutlu Bilmenin Trajedisi
Bilmek nedir? Bir şeyi bilmek, onu zihnen kavramak mıdır? Peki zihnen kavramak, hissetmekle, yaşamakla, insanın varoluşuna nüfuz etmesiyle aynı şey midir?
İnanç söz konusu olduğunda bu sorular çok daha önemlidir. İnsan Tanrı hakkında çok şey bilebilir; kutsal metinleri yıllarca okuyabilir, tefsir, kelâm ve teoloji tahsil edebilir. Fakat bütün bunlar onun Tanrı’yı hayatında hissettiği, O’nun karşısında sorumluluk duyduğu ve inancının gerektirdiği biçimde yaşadığı anlamına gelir mi?
Pascal’ın düşüncesinde önemli bir damar vardır: İnsan hakikati duyabilmek için zaman zaman kendi sesini susturabilmelidir. Çünkü insan sürekli kendisi konuştuğunda, hakikatin kendisine söyleyeceği şeyi işitemez. Belki inancın paradoksu da burada başlar: İnsan Tanrı hakkında konuşmayı öğrendikçe, Tanrı’yı dinleme yeteneğini kaybedebilir.
Bu tehlike özellikle teolog açısından daha büyüktür. Yıllarca Kur’an okuyan, tefsir, kelâm veya din felsefesi çalışan insanın Tanrı hakkındaki bilgisi artarken, Tanrı’yla arasındaki varoluşsal mesafe de büyüyebilir. Çünkü din giderek yaşanan bir hakikat olmaktan çıkar ve üzerinde çalışılan bir nesneye dönüşür. İnsan başlangıçta hakikate tâbi iken zamanla hakikati tanımlayan, sınıflandıran, formüle eden kişi hâline gelir.
Kelâm geleneğinde kullanılan “kömürcü imanı” tabirini bu açıdan yeniden düşünmek gerekir. Sıradan insan teolojik incelikleri bilmeyebilir. Fakat Tanrı onun için hâlâ zihinsel bir problemden önce varoluşsal bir gerçekliktir. Bir haksızlık yapacağı zaman Allah’tan çekinir, dara düştüğünde O’na yönelir, verdiği sözün hesabını vereceğini düşünür. Onun bilgisi az olabilir; fakat inandığı hakikat henüz bütünüyle zihinsel bir nesneye dönüşmemiştir.
Tasavvufun bilgi kadar hâl üzerinde ısrar etmesinin sebebi de burada aranabilir. Sûfî gelenek bilgiyi reddetmez; fakat bilginin insanı dönüştürmesini ister. Bilginiz sizi daha mütevazı, daha adil, daha merhametli ve gerektiğinde inandığınız hakikat uğruna bedel ödemeye hazır hâle getirmiyorsa, orada bilgi artarken hikmet azalıyor olabilir.
Dinin Laboratuvara Düşmesi
Modern bilgi anlayışının önemli problemlerinden biri, bilmek için bilinen şeyi nesneleştirme eğilimidir. Pozitivist bilgi modelinde bilen özne karşısına aldığı nesneyi gözlemler, parçalar, sınıflandırır ve onun hakkında birtakım sonuçlara ulaşır. Fakat dinsel alanın konusu bu anlamda bir nesneler dünyası değildir.
Kur’an’ı yalnızca üzerinde çalışılan bir metne, Tanrı’yı hakkında önermeler kurulan bir kavrama, imanı ise tanımlanıp sınıflandırılan bir fenomene dönüştürdüğünüzde din adeta laboratuvara düşer. Teolog metni inceler, kavramları çözümler, hükümler çıkarır, bilgi üretir; fakat bütün bu süreçte metnin kendisine hitap etmesine izin vermeyebilir. Kur’an hakkında giderek daha fazla şey bilir, fakat Kur’an’ın kendisinden istediği dönüşüm gerçekleşmeyebilir.
İşte bilmenin trajedisi burada ortaya çıkar.
Çünkü dinsel bilme, nesnesine dışarıdan bakan öznenin bilmesi değildir. Burada bilen insan da bilme hadisesinin içindedir. Kutsal metni okuyan kişi yalnızca metni sorgulamaz; metnin kendisini sorgulamasına da izin verir. Tanrı’yı bilmek, bir nesneyi bilmek gibi değildir; insanın bildiği hakikat karşısında kendi varoluşunu yeniden konumlandırmasını gerektirir.
Bu nedenle dinsel alanda yalnızca zihinsel ve kavramsal bilgi eksik, sınırlı ve nihayetinde kısırdır. Bilginin hâle, hâlin amele, amelin ahlâka dönüşmesi gerekir.
Belki sorun çok bilmek değildir; bilmenin mahiyetini yanlış anlamaktır.
Dinin trajedisi bilgisizlikle başlamayabilir. Bazen trajedi, insanın Tanrı hakkında her şeyi bildiğini zannettiği anda başlar. Çünkü kutsal olan laboratuvara girdiğinde hakkında bilgi çoğalabilir; fakat dinsel ruh ve hissiyat kaybolabilir.
Sonuçta dinsel bilme, insanın karşısına aldığı bir nesne hakkında tek taraflı biçimde bilgi üretmesi değildir. Hakikatin bilgisi bir yönüyle de Tanrı vergisidir; insanın ahlâkî ve varoluşsal durumundan bağımsız değildir. İnsan fıtratındaki o saf ontolojik zemini koruyup güzel ameller işledikçe, bildiğiyle amel ettikçe hakikati kavrama imkânı da genişler; başka bir ifadeyle insan yalnızca hakikati aramaz, hakikat de kendisini arayana yol gösterir. Kur’an’ın, “Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım” (A‘râf, 7/146) buyurması bu bakımdan son derece anlamlıdır. Demek ki ayeti görmek ile ayeti anlamak aynı şey değildir; insan metni okuyabilir, dilini çözebilir, tefsirini ve kelâmını tahsil edebilir, fakat kibir, çıkar ve ahlâkî zaaflar hakikatle arasına perde olabilir. Öyleyse dinsel bilginin zemini yalnızca metin ve zihin değil; aynı zamanda amel, ahlâk, tevazu ve ilahî yönlendirmedir. Dinî hakikat laboratuvar nesnesi gibi karşıya alınıp yalnızca çözümlenerek tüketilemez; insan onu bildiği kadar onun tarafından dönüştürülmeye de açık olmak zorundadır. Belki de bilmenin trajedisi, insanın hakikati bildiğini zannederken hakikatin kendisine söyleyeceği şeyi artık işitemez hâle gelmesidir.
İSlam düşünce geleneğinde yaygın olan “Bildiğiyle amel edene Allah bilmediğini öğretir” sözü tam da bu ilişkiye işaret eder. Bilgi burada yalnızca zihinsel bir birikim değildir; amel yeni bir bilginin kapısını açmaktadır. İnsan bildiği hakikat doğrultusunda yaşadıkça hakikati kavrama yeteneği de derinleşir. Buna karşılık Kur’an, “Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım” (A‘râf 7/146) diyerek ahlâkî tutum ile hakikati idrak arasında doğrudan bir ilişki kurar. Demek ki dinsel bilmede bilen özne nötr değildir: İnsanın nasıl yaşadığı, neyi görebileceğini ve neyi anlayabileceğini de belirler.
