Tao Te Ching Üzerine Sûfî Bir Şerh: Yol ve Erdemi
Bu eserin ortaya çıkış hikâyesi oldukça ilgi çekicidir. Tanınmış Japon filozof Toshihiko Izutsu (1914–1993), MÖ 6.–4. Yüzyıllara tarihlenen Tao Te Ching’in günümüze ulaşmış en eski nüshasını 1974 yılında elde etmişti. Söz konusu nüsha Xi’an’da gün yüzüne çıkarılmıştı. Görünüşe göre Japon araştırmacılar metne Çinli meslektaşlarından daha önce erişmiş ve onu yayımlamışlardı.
Izutsu, bu baskının bir nüshasını Tahran’da İslam filozofu Seyyed Hossein Nasr’a getirdi. Takip eden üç yıl boyunca Izutsu Tahran’a her gelişinde ikili bir araya gelerek eserin İngilizce tercümesi üzerinde çalıştı. Planları, özgün Çince metni önce İngilizceye, ardından bu İngilizce versiyonu Farsçaya çevirmekti. Çalışmanın sonunda Izutsu, gerekli dil ve üslup düzeltmelerini yapabilmek amacıyla Farsça tercümeyi Çince metinle karşılaştıracaktı.

Birkaç yıl sonra İngilizce baskı İran’da yayımlandı; ancak bu baskıda ikisinin gerçekleştirdiği ortak çalışmadan herhangi bir şekilde söz edilmedi. Nasr daha sonra metni Farsçaya aktardı ve ona bir Sûfî şerh ekledi. Bu şerhte Hâfız’ın Dîvânı, Mevlânâ’nın Mesnevî’si, Sa‘dî, Nizâmî, Ferîdüddin Attâr, Şebüsterî ve Bâyezîd-i Bistâmî gibi tasavvuf ve Fars edebiyatının önemli isimlerinden pasajlara yer verdi.
Bu çalışma 2021 yılında İran’da yayımlandı. Elimizdeki mevcut İngilizce baskıda yer alan şerhler ise Nasr’ın Farsça metninden İngilizceye çevrilmiştir.
Bu kitabın yayımlanmasının, dinlerarası diyalog açısından önemli imkânlar oluşturacağı söylenebilir; zira eser hem İslam geleneğinin hem de Taoist geleneğin en içsel/manevî boyutlarına odaklanmaktadır.
Bu eserde sunulan şerhin bazı bölümleri, Izutsu’nun klasikleşmiş çalışması Sufism and Taoism (Tasavvuf ve Taoizm, 1983) ile belirli benzerlikler taşımaktadır. Bununla birlikte Nasr, kendi çalışmasının Izutsu’nun eserinden farklı bir amaca sahip olduğunu özellikle belirtir. Nasr’ın amacı, İslam ve Çin felsefeleri arasında sistematik bir karşılaştırma yapmak değil; Tao Te Ching’deki bazı hakikatleri Fars felsefesi ve tasavvufunun kavramları aracılığıyla aydınlatmaktır.
Tao Te Ching’in başlangıcında Tao’nun aşkınlığı özellikle vurgulanır. Çünkü Tao hakkında dile getirilebilecek herhangi bir şey, ezelî ve ebedî Tao’nun kendisi değildir. Burada daha ilk aşamada dilin sınırları problemiyle karşılaşırız: Söz konusu olan, kendisinden daha aşağı düzeydeki hiçbir şey tarafından bütünüyle kuşatılamayacak bir gerçekliktir.
Değerlendirme yazarına göre insanlığın farklı manevî geleneklerinde de benzer bir düşünceyle karşılaşılır. Dilin sınırları aynı zamanda düşüncenin de sınırlarıdır; düşünce, dile getirilemez olanı kavramaya çalışırken çoğu zaman yetersiz kalır. Bu alana ilişkin doğrudan bilgi ise kalbin arındırılmasını gerektirir. Ancak böyle bir arınmayla şeylerin hakiki mahiyetini oldukları hâliyle idrak etmek mümkün olabilir.
Nasr burada Tao’yu isimlendirmenin doğurduğu paradoksa dikkat çeker. Tao hakkında konuştuğumuz anda aşkın, sonsuz, tanımlama ve tasvirin ötesindeki gerçekliğe bir tür sınır (qayd) koymuş oluruz. Mutlak Gerçekliğe verdiğimiz her isim, onu belirli bir kavramsal sınır içine yerleştirdiğinden, bu isim Mutlak’ın ezelî ve mutlak ismi olamaz.
Tao ve el-Hakk
Nasr, Taoizm ile İslam’ın bâtınî boyutları arasındaki karşılıkları özellikle Mutlak/Tao kavramı üzerinden açıklamaktadır.
Nasr’a göre Tao yalnızca Hakikat’e ulaştıran yol değildir; aynı zamanda Mutlak Hakikat’in kendisidir. İslam geleneğinde bunun karşılığı el-Hakk kavramıdır: Gerçek, Hakikat yahut İlâhî Hakikat. Bununla birlikte, Tao aynı zamanda insanın kemale ermesini ve Mutlak Hakikat’e ulaşmasını sağlayan Yoldur.
Burada oldukça önemli bir metafizik paralellik kurulmaktadır: Tao hem Yoldur hem Hakikattir. Başka bir ifadeyle, insanı Mutlak’a götüren yol ile yönelinen Mutlak arasında derin bir birlik bulunmaktadır.
Tao ilkesi gayb âlemine ait olduğundan dış gözle görülemez. Nasr’a göre onu ancak bilgeler “kalp gözü” (chishm-i dil, ‘ayn al-qalb) ile müşahede edebilirler.
Bilge kişi, nefsin aşağı düzeyine ait arzu ve taleplere teslim olmaz. Çünkü nefse sürekli karşılık vermemek, onun güç kazanarak insanın iç dünyası üzerinde hâkimiyet kurmasını engeller. Ruhun bütünleşmesi ise Tao’da sürekli biçimde ikamet etmekle, yani Tao’ya bağlı kalmakla gerçekleşir; bu da insanı benmerkezcilikten ve nefsaniyetten uzaklaştırır.
Bu noktada Tao Te Ching, boşluk ve sükûnet düşüncesini öne çıkarır. İnsan kendi içinde gerçekte kendisine ait olmayan şeylerden boşaldıkça Tao’nun mevcudiyetiyle dolar. Değerlendirme yazarına göre sükûnetin anlamı da budur.
Birlik ve Çokluk
Sınırsız varlık kaynağı düalite içerisinde kuşatılamaz. Bununla birlikte Tao’nun asli birliği görünür dünyada zayıflayıp perdelenince, şartlara bağlı çok sayıda form ve görünüş ortaya çıkar.
Nasr burada Mutlak Gerçekliğin ontolojik delilinin başka bir yerde değil, bizzat bu Gerçekliğin kendisinde saklı olduğunu ifade eder.
Lao Tzu, “Bilge Bir’i kucaklar ve böylece göğün altındaki bütün varlıklar için bir örnek hâline gelir” der. Manevî alıcılık ve erdemin kazanılması sayesinde insan Tao ile birliğe ulaşabilir.
Dünya, bizim nasıl görülmek ve anlaşılmak istediğimizi yansıtmıyorsa Lao Tzu, sebebi dışarıda değil öncelikle kendi içimizde aramamız gerektiğini söyler. Bir insan yeterince güven görmüyorsa bunun nedeni, kendisinin de yeterince güvenilir olmaması olabilir.
İnsanın hakiki kimliği Tao’dan bağımsız değildir. Lao Tzu, gök ve yerden önce var olan, biçimsiz ve yetkin bir gerçeklikten söz eder. Tao’nun tezahürleri değişime uğrasa da Tao’nun kendisi değişmeden ve sükûnet içinde kalır.
Tao Te Ching, iyi yürüyenin ardında iz bırakmadığını, iyi konuşanın sözünde kusur bulunmadığını ifade eder. Hafifçe yürümek, değerlendirme yazarının yorumuyla, ruhun beden üzerindeki hâkimiyetine; iyi konuşmak ise hakikate bağlı olmaya ve yanlışlıktan uzak durmaya işaret eder.
Yin ve Yang: Zıtlıkların Bütünlüğü
Lao Tzu, eril olanı bilen fakat dişil olanın konumunu muhafaza eden kişinin bütün dünyanın vadisi hâline geleceğini söyler.
Her insan kendi bünyesinde eril ve dişil ilkeleri, yani yin ile yang’ı barındırır. İnsan, yaptığı her şeyde bu iki ilkeyle uyum içinde hareket ettiğinde Tao’ya dönüşünü mümkün kılan bir denge kurar.
Bağlanma ve Geçicilik
İçinde yaşadığımız zamansal dünyanın geçici niteliği nedeniyle, tutunmaya çalıştığımız şeyler sürekli elimizden kaçar. Lao Tzu, bir şeye bağlanan kişinin sonunda onu kaybedeceğini vurgular.
Buna karşılık Tao’ya bağlanan kişi açısından kaybedilecek bir şey yoktur. Bu nedenle bilge insan aşırılıktan ve savurganlıktan kaçınır.
Aynı ilke doğrultusunda Lao Tzu, Tao’ya aykırı olanın uzun süre varlığını sürdüremeyeceğini belirtir. Nasr da Tao’nun gerçekliğine aykırı olan şeylerin kalıcılığının bulunmadığını ve kısa süre içinde ortadan kalkacağını ifade eder.
Bütün varlıklar kendi kökenleri olan Tao’dan gelir ve yeniden Tao’ya dönerler.
Kendini Bilmek
Lao Tzu burada psikolojinin kutsal/manevî boyutları açısından son derece güçlü bir düşünce ortaya koyar: Başkalarını bilmek zekânın göstergesidir; kendini bilmek ise aydınlanmadır.
Nasr bunu geleneksel hikmet açısından yorumlar: Başkalarını hakiki anlamda bilmek, insanın kendisini bilmesine bağlıdır.
Bu noktada Tao Te Ching, Tao’nun kendisini büyük olarak görmediğini ve tam da bu nedenle büyüklüğünün kemale erdiğini belirtir. Burada tevazu ile gerçek büyüklük arasında bir ilişki kurulmaktadır.
Wu Wei: Eylemsizlik Değil, Zorlamasız Eylem
Lao Tzu’nun düşüncesinin en önemli kavramlarından biri olan wu wei, Tao’nun sürekli bir “eylemsizlik” hâlinde bulunmasına rağmen hiçbir şeyi eksik bırakmaması şeklinde ifade edilir.
Nasr’ın yorumunda Tao, eylemsizlik ilkesi aracılığıyla bütün fiilleri gerçekleştirir.
Ancak buradaki “eylemsizlik” kesinlikle tembellik veya hiçbir şey yapmamak anlamına gelmez. Wu wei, doğal, kendiliğinden ve zorlamadan gerçekleşen bir faaliyet biçimidir.
Bu tavır, bilgisiz insanın hesapçı, yapay ve zorlayıcı düşünme tarzının karşısında yer alır. İnsan Tao’ya iştirak ettiğinde, düalist varoluşun ürettiği karşıtlıkları aşmaya başlar ve böylece hakiki manevî özgürleşmeye ulaşır.
Erdem ve Tao
Lao Tzu, üstün erdeme sahip kişinin kendi erdeminin bilincinde olmadığını; tam da bu nedenle gerçekten erdem sahibi olduğunu söyler. Erdem çeşitli derecelerde ortaya çıkabilir ve her insanda farklı biçimlerde tezahür eder. Bununla birlikte Tao’da ikamet etmek, yalnızca insani erdemleri geliştirmekten daha yüksek bir mertebeye karşılık gelir.
Lao Tzu’ya göre ancak Tao kaybedildikten sonra erdem belirgin hâle gelir. Başka bir ifadeyle Tao’nun kaybolması erdem ihtiyacını ortaya çıkarır; erdemin yokluğu ise iyilikseverliği doğurur. Tao perdelenmeye başladığında bunun sonucu düzensizliğin başlangıcıdır.
Değerlendirme yazarı bu düşünceyi dinî hayat üzerinden örneklendirir: Gündelik ibadetler ve dinî hayatın diğer temel unsurları yalnızca biçimsel uygulamalara indirgenirse hem insanın dış dünyasında hem de iç dünyasında manevî bir düzensizlik ortaya çıkacaktır.
Varlık ve Yokluk
Tao Te Ching, göğün altındaki “On Bin Şey”in Varlık’tan, Varlık’ın ise Yokluk’tan doğduğunu ifade eder.
Lao Tzu burada bütün varlıkların Varlık’ın kendisinden ortaya çıkışına ilişkin metafizik bir açıklama sunmaktadır. Değerlendirme yazarı bunu wujūd (vücûd/varlık) kavramıyla ilişkilendirir.
Buradaki Çin düşüncesine özgü “Yokluk”, mutlak anlamda var olmama veya hiçlik değildir. Aksine biçimlerden münezzeh aşkınlığı içerisinde nihai gerçekliğin doluluğunu ifade etmektedir.
Dolayısıyla “Yokluk”, basit ontolojik yokluk olarak anlaşılmamalıdır; belirlenmiş biçimlerin ötesinde bulunan aşkın gerçekliğe işaret etmektedir.
İnsanların Tao Karşısındaki Farklı Tutumları
Lao Tzu, insanların Tao ile karşılaştıklarında farklı tepkiler gösterdiklerini belirtir.
En yüksek düzeydeki insan Tao’yu işittiğinde onu kararlılıkla hayatına geçirir. Orta düzeydeki insan Tao’yu duyduğunda inanmak ile kuşku arasında gidip gelir. Daha aşağı düzeydeki insan ise Tao’yu duyduğunda kahkahalarla güler. Lao Tzu’nun paradoksal ifadesiyle, eğer ona gülünmeseydi zaten Tao olmaya layık olmazdı.
Zamansal döngünün gerileme dönemlerinde insanın bu hakikati kavrama kapasitesi de azalır. Bunun sonucunda kutsala ilişkin anlayışımız bozulmaya başlar.
Lao Tzu bu paradoksu eski bir geleneksel sözle ifade eder: Aydınlık yol karanlıkmış gibi görünür; dosdoğru ilerleyen yol ise sanki geriye gidiyormuş izlenimi verir.
Tao’dan Çokluğun Doğuşu
Tao Te Ching daha sonra kozmogonik bir sıra ortaya koyar:
Tao → Bir → İki → Üç → On Bin Şey
Tao, Bir olmakla birlikte ikiliğin, yani yin ve yang’ın kaynağıdır. Bu ikilik daha sonra “Üç”ü meydana getirir ve buradan fenomenal dünyanın bütün çokluğu, geleneksel ifadeyle “On Bin Şey”, ortaya çıkar.
Bununla birlikte görünür dünyanın bu çokluğu, metafizik bakımdan kendi varlığında hâlâ Bir’i yansıtmaktadır. Böylece görünen çokluk ile görünmeyen birlik arasında ontolojik bir bağ korunmuş olur.
Arzu ve Kanaat
Lao Tzu, arzuların kontrolsüz bırakılmasını büyük bir kötülük olarak görür. Ona göre arzulara dizginleri teslim etmekten daha büyük bir suç, kanaat etmeyi bilmemekten daha büyük bir felaket yoktur.
Buradaki geleneksel düşünce yalnızca insan ruhunun aşağı düzeylerinden kurtulmak değildir. Asıl hedef, insanın egonun bağlarından bütünüyle özgürleşmesidir.
Kalbin Arındırılması ve Ebediyet Perspektifi
Kalbin arındırılması, şeyleri sub specie aeternitatis, yani “ebediyet açısından” temaşa edebilme yetimizi yeniden kazanmamızı sağlar.
Lao Tzu bu düşünceyi, insanın dışarıya yönelmeden de hakikate ulaşabileceğini anlatan çarpıcı bir pasajla açıklar: İnsan kapısından dışarı çıkmadan göğün altındaki şeyleri bilebilir; pencereden bakmadan göğün işleyişini kavrayabilir. Hatta insan dışarıya doğru ne kadar çok yönelirse, hakiki bilgiden o ölçüde uzaklaşabilir. Bu nedenle bilge, dışarı çıkmadan bilir; bakmadan görür ve zorlayıcı bir eylemde bulunmadan gerçekleştirir.
İnsan: Mikrokozmos ve Makrokozmos
İnsan, makrokozmosu kendi bünyesinde taşıdığı için dış dünya insanın içinde yansır; aynı şekilde insanın oluşturduğu mikrokozmos da dış dünyaya yansır.
Bu nedenle kendini bilmek temel bir öneme sahiptir.
Tao’ya karşı koymak, aslında kendi varlığımıza ve şeylerin doğal düzenine karşı koymak anlamına gelir. Lao Tzu’nun vurguladığı üzere Tao’ya aykırı olan şey uzun süre varlığını sürdüremez.
İnsanın nihai iyiliği —ki buna onun zihinsel ve manevî esenliği de dahildir— bu gerçeklik üzerine temellendirilmelidir. Kalıcı iç huzurun kaynağı da burada bulunmaktadır.
İslam ve Çin Geleneklerinde Evrensel Hikmet
Değerlendirme yazarı, kitabın önemini vurgulayarak sonucunu bağlar.
Ona göre bu eser, hem İslam hem de Çin felsefe geleneklerinin temelinde bulunan evrensel ilkeleri açığa çıkaran özgün ve dikkate değer bir çalışmadır.
Bu iki geleneğin paylaştığı metafizik bakış sayesinde yalnızca İslam ve Taoizm arasındaki bâtınî karşılıkları değil, daha geniş anlamda insanlığın bütün manevî gelenekleri arasındaki ortaklıkları da fark etmek mümkün hâle gelmektedir.
Yazar bu bağlamda İslam geleneğinde nakledilen Çin’e kadar giderek ilim aramayı teşvik eden meşhur sözü hatırlatır. Burada amaç, farklı medeniyetlerin hikmet gelenekleri arasında kurulabilecek ilişkinin önemine işaret etmektir.
İnsanın felahı ve gerçek mutluluğu, Nihai Gerçekliğe —ya da Tao’ya— yakınlığına bağlıdır.
Yazara göre hem akademisyenler hem de konuya ilgi duyan genel okuyucu kitlesi bu eserde bulunan zengin hikmet hazinesinden yararlanacaktır. Çünkü kitabın nihai amacı, insanın zamana bağlı olmayan, kadim ve evrensel bir hikmetin ışığında kendisini yeniden keşfetmesine yardımcı olmaktır.
Samuel Bendeck Sotillos
Sotillos, Kaliforniya’da çalışan bir psikoterapisttir ve uzun yıllar ruh sağlığı ve sosyal hizmetler alanında faaliyet göstermiştir. Çalışmalarının odağında psikoloji, kültür ve maneviyat arasındaki kesişim bulunmaktadır. American Psychological Association bünyesindeki Indigenous Psychology çalışma grubunun üyesi ve Institute of Traditional Psychology’nin danışmanıdır. Ayrıca çeşitli bilimsel ve yayın kurullarında görev yapmaktadır. Altı kitap yazmış, bir kitabın editörlüğünü üstlenmiş; altmıştan fazla makale ve yüz yirmiden fazla kitap değerlendirmesi yayımlamıştır.
