Ümit Savaş’ın aynasında bir ada, bir şehir, bir hafıza
Ümit Savaş Taşkesen’i uzun yıllardır tanırım. Aynı şehirde, aynı edebiyat çevrelerinde bulunduk. Aynı dergilerin, gazetelerin, kültür mahfillerinin içinden geçtik. Memleket Gazetesi’nde yazılarını yayımladığım dönemler oldu. Yazılarıyla heyecanlandım, heyecanını yerde bırakmamaya çalıştım.
Beş Yıl Bir Ada – Londra Günlükleri’ni okurken, Ümit Savaş’ın değişik zamanlarda yazdığı ve ulaşabildiğim başka metinlere de göz attım. Tevafuk bu ya, 2014’te kaleme aldığı “Andrew Mango ölmüş…” yazısı çıktı karşıma. Bu yazıda uzun süren suskunluğunu anlattıktan sonra, Yazı İşleri Müdürü olarak benim ısrar ve teşviklerimin kendisinde “yazımı bekleyen bir kişi var” duygusu oluşturduğunu söylüyor. Sonra da “Beğenirse yayınlar” diye topu bana atıyor.
Tam olarak şunları yazmış:
“Yazı yazmak için kendimi yokladığım zaman içimde yazı yazma hevesi, isteği oluşmuyor. Çünkü kime ne ve niçin yazacağım sorularının bendeki karşılığı belirsizleşti. Yazarın yazma motivasyonunu kaybetmesi, yazmak için bir gerekçe bulmakta zorlanması, buna kendini inandırması ve zihnini, gönlünü yorarak, zaman ayırarak, emek vererek duygu ve düşünceleri harf kalıplarına döküp okuyucuyla birlikte bir anlama-anlaşma-çatışma-konuşma zemini inşa etmek şimdi daha zor.”
Sonra da şöyle diyor:
“Bu noktada yazarı yazıya ikna etmek, devamlılığı sağlamak için editör ya da yazı işlerinin, gazete ya da dergi sahiplerinin etkisi devreye giriyor. Yazı İşleri Müdürümüz, M. Ali Köseoğlu sonunda bu desteği sağladığı için bu yazı yazıldı. Öncesinde birebirde yaptığımız yazışmalar, sonrasında facebook üzerinde yazdığım paylaşımlara yaptığı yorumlar ile evet, yazımı bekleyen yazmamı isteyen 1 kişi var düşüncesi baskın geldi ve bu yazı ortaya çıktı. Beğenirse yayınlar.”
Şimdi düşünüyorum da, iyi ki o günlerde yazması için biraz sıkıştırmışım Ümit Savaş’ı. Çünkü o gün gazetede -beğenerek- yayımladığımız yazılardan çok daha fazlasını bugün bir kitapta okuyoruz. İnsan aslında ertesi günkü gazetenin köşesini dolduracak bir yazıyı beklediğini sanıyor, meğer yıllar sonra çıkacak bir kitabın satırlarını da bekliyormuş.
Kitabı okurken bazı yazıların nereden gelip nereye vardığını da hatırlıyorum. Hatta bazı cümlelerin arkasında bir gazete masası, bir dergi, bir dost sohbeti görüyorum.
Kemal Kahramanoğlu hocamız, kitap üzerine yazdığı yazıda Londra’ya dair bizim edebiyatımızda oluşmuş hattı Falih Rıfkı Atay’dan Namık Kemal’e, Ziya Paşa’ya, Abdülhak Hâmid’e kadar götürüyor. Taşkesen’in Londra’sını da bu geleneğin içine yerleştiriyor. Onun dikkat çektiği hususlardan biri önemli: “Ümit Savaş Londra’yı bir mağlubiyet duygusu içinde dolaşmıyor. Şehrin büyüklüğünü, düzenini, birikimini görüyor ama İngiliz sömürgeciliğinin sicilini de unutmuş değil.” Kahramanoğlu’nun ifadesiyle, şehrin güzellikleri arasına eleştirisini de sığdırıyor.
Kitabı okurken başka bir tarafını daha düşündüm. Ümit Savaş’ın asıl meselesi Londra’yı anlatmak değil sanki; Londra’nın kendisine neler hatırlattığını anlatmak.
Daha ilk yazıda bunu görüyorsunuz. Bölümün adı “Heathrow: Sensiz Uçağın Penceresinden”. Heathrow’dan, uçaktan, Londra’dan söz açılacak sanıyorsunuz. Fakat birkaç sayfa içinde bir fakülte koridoruna, yıllar önce ilk kez gördüğü kadına, sonra evliliğe, eve, çocuklara doğru gidiyor anlatı: “Kimdi, nerden gelmişti, nereye gidiyordu, hangi yıldızdan düşmüştü böyle yeryüzüne bilemedim…”
Bu metni ayrıca tanıyorum. “Sevgilime Bir Mektup” başlığıyla yıllar önce Memleket’te yayımlanmıştı. Kitabın ilk bölümünde karşımıza bir başka yazının parçası olarak yeniden çıkıyor. Bunda yadırganacak bir taraf görmüyorum. Tersine, kitabın nasıl oluştuğunu anlatan güzel bir ayrıntı bu. Çünkü Beş Yıl Bir Ada, baştan sona masa başında, geçmişe dönülüp tek seferde yazılmış bir Londra kitabı değil. O yıllarda yazılanların, not edilenlerin, gazetede ve dergide yayımlananların, sonra hafızanın içinde yeniden yerini bulan parçaların bir araya gelmesiyle oluşmuş diye düşünüyorum.
Nitekim kitabın dışında kalmış yahut başka biçimlerde kitaba sızmış Londra yazıları da var. Memleket’te yayımlanan 2011 tarihli “Ezansız Vakitlere Uyanmak!” bunlardan biri. Yazı Greenwich Park’ta geçiyor ama Ümit Savaş’ın zihni orada durmuyor. İsmet Özel’in bir şiirinden çocukluğuna, ninesinin Kur’an okuyuşundan Malatya’daki öğrenci yurduna gidiyor. Sonra tekrar Londra’ya dönüyor. Ezan sesinin olmadığı bir şehirde vakitleri “prayer timetable”dan takip etmeyi, en yakın camiyi Google Maps’ten aramayı, minaresi olup ezanı duyulmayan bir şehirde gördüğü yükseltileri minare sanma hâlini anlatıyor.
“Suitable For Konya!” başlıklı yazısı da aynı yılların başka bir kaydı. Londra’daki market raflarından, ürünlerin üzerindeki işaretlerden yola çıkıyor; güvenilir gıda ve tüketici meselesini düşünüyor ve sonunda Konya’ya geliyor. Londra’da gördüğü şey onu Konya hakkında düşünmeye sevk ediyor.
Evet evet… Ümit Savaş Londra’ya bakıyor ama Konya’yı unutmuyor. Hatta Londra’ya biraz Konya’dan bakıyor.
Bu tavır bana yıllar önce yaptığı bir söyleşide sorduğu soruyu ve o vesileyle konuştuğumuz “taşra” meselesini de hatırlattı. Konya’nın edebî anlamda taşra olup olmadığı konuşulurken ben İstanbul’un imkânını teslim etmiş, ama “Taşrada İstanbul’u aratmayacak ürünler ortaya konuyor. Taşrada yaşamak ayıp değil ki” demişim. Yıllar sonra Ümit Savaş’ın Londra kitabını okurken aynı meselenin başka bir ölçekte sürdüğünü düşündüm. İnsan dünyanın büyük şehirlerinden birinde yaşayabilir; fakat oraya kendi şehrini, kendi sevdiklerini, kendi dilini, kendi hafızasını götürmeden de yaşayamaz.
Kitaptaki “Blue Bell Hill ve Garaudy’nin Külleri” bunun en iyi örneklerinden. Dergâh’ın Kasım 2021 tarihli 381. sayısının tanıtımında Ümit Savaş’ın “Londra, krematoryumlar ve Roger Garaudy üçgeninde kurduğu güzel bir yol denemesi”nden söz ediliyor. Kitaptaki bölüm tam da böyle ilerliyor. Bir yolculuk sırasında karşısına çıkan krematoryum levhası, yazının yönünü değiştiriyor:
“Kendimi gömecek bir yer mi arıyorum? Oysa burada sahipsiz cesetleri krematoryumlarda yakıyorlar.”
Sonra mesele yol olmaktan çıkıyor. Ölüm, defin, yakılma, Avrupa’nın ölüm kültürü, Roger Garaudy ve onun küllerine kadar gidiyor. Taşkesen’in yazı tarzını bir cümleyle söylemek gerekirse, belki burada söylemek mümkün: O, gördüğü şeyden çok, gördüğü şeyin kendisinde açtığı yolu yazıyor.
Bu yüzden Londra zaman zaman sayfadan çekiliyor. Yerine bir şair geliyor, bir kitap geliyor, çocukluk geliyor, Konya geliyor, ölüm geliyor.
Kitabın yer yer gücü de buradan geliyor, yer yer zaafı da.
Bir Londra rehberi arayan okur bazen şehrin arka planda kaldığını düşünebilir. Çünkü Ümit Savaş bir binayı anlatmaya başlıyor, birkaç paragraf sonra başka bir çağrışımın içindesiniz. Fakat kitabın maksadı bütün Londra sokaklarını göstermek değil zaten. Bu bir bakıma şehrin içinden geçen zihnin günlüğü.
“Londra’dan Gazze’ye Vicdanın Yürüyüşü”nde mesele daha da belirginleşiyor. Cuma namazı, hutbe, Gazze, sokaklar ve yürüyüş… Oxford Street, Westminster, Hyde Park Corner ve İsrail Büyükelçiliği çevresi artık turistin Londra’sı değil. Meydanların anlamı değişiyor.
Kalabalığın içinden:
“We will never let you die!” sloganı yükseliyor.
Ümit Savaş, gözyaşını belli etmemek için başını çevirdiğinde yanındaki çocuğun da ağladığını fark ediyor.
Böyle bir yerde artık şehir hakkında bilgi vermenin fazla bir anlamı kalmıyor. Mekân tanıklığa dönüşüyor. Londra yalnız İngiltere’nin başkenti değil; Gazze için yürüyen insanların da şehri oluyor.
Bu hassasiyetin Londra’da ortaya çıkmış yeni bir şey olmadığını Ümit Savaş’ı tanıyanlar bilir. Nasıl Konya’yı Londra’ya götürdüyse, Filistin meselesini de yanında taşımış. Şehir onda yeni bir hassasiyet üretmekten çok, mevcut hassasiyetlerin karşısına yeni sahneler çıkarıyor.
Kemal Kahramanoğlu, kitabın şehir okumaları geleneğimize ve Londra literatürümüze katkısını vurguluyor. Buna itiraz etmek zor. Fakat ben kitabın değerini biraz da başka yerde arıyorum. Londra hakkında bilmediklerimizi öğreniyoruz elbette; fakat daha önemlisi, bir insanın başka bir şehre gittiğinde kendisinden ne kadarını yanında götürdüğünü görüyoruz.
Belki bundan dolayı kitaba sadece “günlük” demek de eksik kalıyor. Günlük var, gezi yazısı var, deneme var, hatıra var. Bazen mektup var, bazen şehir tarihi, bazen medeniyet tartışması. Metinlerin bir kısmının daha önce gazete ve dergilerde görünmüş olması da bu yapının tabii sonucu. “Sevgilime Bir Mektup”un Memleket’te, “Blue Bell Hill ve Garaudy’nin Külleri”nin önce Dergâh çevresinde görünmesi, kitabın uzun bir zaman içinde oluştuğunu gösteriyor.
Ümit Savaş yıllar önce benim ilk şiir kitabım üzerine yapılan söyleşide “Kendini hangi şairlere daha yakın buluyorsun?” diye sormuştu. Bana kalırsa Ümit Savaş şehirlerden çok, şehirlerin insanda bıraktığı izlere yakın duruyor.
Beş Yıl Bir Adada Londra’yı elbette buluyoruz. Ama yalnız Londra’yı değil.
Ümit Savaş’ı da buluyoruz.
Belki iyi şehir kitaplarının yaptığı da biraz budur: Şehri anlatırken yazarın iç sokaklarını da görünür kılmak.
