Özgürlük ve Adalet Eylemleri: Kolektif Bilinçdışının Politik Manipülasyon Aracına Dönüşmesi

0
508144islamdiabolisation01

Kitlelerin Özgürlükten Gönüllü Kulluğa Geçişi

Giriş

Tarih boyunca sayısız toplum, özgürlük ve adalet idealleri uğruna büyük bedeller ödemiş, devrimler ve eylemler gerçekleştirmiştir. Ne var ki kitlelerin özgürlük arayışının çoğu kez gönüllü kulluğa evrilmesi gibi acı bir paradoks yaşanmıştır. Fransız düşünür Étienne de La Boétie bu olguyu 16. yüzyılda “çoğunluğun tek bir kişiye boyun eğmesinin nasıl mümkün olduğunu” ve halkların gönüllü kulluktan nasıl kurtulabileceğini sorgulayarak dile getirmiştir. Günümüzde de kolektif hareketler, bilinçdışı güdü ve tepkilerinin kolayca harekete geçirilmesiyle manipülasyona açık hale gelmektedir. Bu makalede özgürlük ve adalet kavramlarının felsefi temellerinden başlayarak, kitle psikolojisi ve kolektif bilinçdışı kavramı ışığında, kitlelerin özgürlük taleplerinin nasıl politik manipülasyon aracına dönüştürülebildiği ele alınacaktır. Fransız Devrimi, 20. yüzyıl devrimleri ve Arap Baharı gibi örnekler üzerinden, kitlelerin özgürlükten gönüllü kulluğa geçiş süreçleri incelenecek; modern dönemde sosyal medya ve propaganda araçlarının bu süreçlere etkisi değerlendirilecektir. Son olarak, bireysel irade, akıl, eleştirel kültür ve muhalefet pratiklerinin önemi vurgulanacak; manipülasyon karşısında bireysel ve toplumsal direnç yolları tartışılacaktır.

Özgürlük ve Adalet Kavramlarının Tarihsel ve Felsefi Temelleri

Özgürlük ve adalet, felsefe ve siyaset tarihinin en köklü ve evrensel kavramlarındandır. Antik çağdan beri filozoflar bu kavramların tanımı ve sınırları üzerine düşünmüştür. Örneğin, Platon ve Aristoteles adaleti temel erdemlerden biri saymış; Platon Devlet diyaloğunda adaleti, “bir bireyin veya devletin farklı parçalarının uyumlu ilişkisi, herkesin kendine düşeni yapması” olarak tanımlamıştır. Aristoteles ise adaleti “bütün diğer erdemleri kapsayan en mükemmel erdem” olarak görmüş ve yasalarla uyum içinde ele almıştır. Orta Çağ’da ilahi adalet kavrayışları öne çıkarken, Aydınlanma döneminde John Locke gibi düşünürler doğal haklar ve toplumsal sözleşme temelinde adaleti ve özgürlüğü yeniden yorumladılar. Modern zamanlarda John Stuart Mill faydacı yaklaşımıyla adaletin en iyi sonuçları getiren durum olduğunu savunurken, John Rawls adaleti “hakkaniyet olarak adalet” ilkesiyle toplumsal sözleşme kuramına dayandırmıştır. Bu tarihsel süreç, adalet kavramının evrensel bir tanımı olmadığını, her dönem ve kültürde farklı vurgular kazandığını göstermektedir.

Özgürlük kavramı da benzer şekilde tarih boyunca merkezi bir değer olmuş, fakat farklı anlamlar yüklenmiştir. Antik Yunan’da özgürlük, kişinin kendi eylemlerinde özerk olmasıyla ilişkilendirilirken Stoacılar içsel özgürlüğe vurgu yapmıştır. Aydınlanma düşünürü Immanuel Kant, özgürlüğü ahlaki sorumlulukla bağdaştırarak, insanın aklı sayesinde kendi iradesini belirlemesi olarak görmüştür. Kant’a göre insan “özgür bir varlık olduğu için eylemlerinden sorumludur”, dolayısıyla özgürlük ahlaki bir zorunlulukla beraber gelir. Hannah Arendt ise özgürlüğü eylem ve siyasallık bağlamında ele alarak kamusal alanda yeni bir başlangıç yapabilme kapasitesiyle tanımlamıştır. Isaiah Berlin’in negatif ve pozitif özgürlük ayrımı da özgürlük tartışmalarına önemli bir katkı yapmıştır; negatif özgürlük bireyin dış baskılardan azade olmasını, pozitif özgürlük ise bireyin kendi hayatının kontrolünü eline almasını ifade etmektedir. Bütün bu farklı yaklaşımlar, özgürlüğün teorik boyutta çok yönlü bir kavram olduğunu ortaya koyar. Nitekim “tek bir özgürlük tanımına ulaşmanın mümkün olmadığı” açıktır; her filozof ve düşünür bu kavrama kendi çağının koşullarına ve değerlerine göre anlam yüklemiştir. Ancak ortak payda, özgürlüğün insan onuru ve birey olma durumunun vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul görmesidir. Bu sebeple, tarih boyunca özgürlük uğruna isyanlar çıkmış, “uğruna nice mücadeleler verilmiş ve nice acılara katlanılmış”tır.

Özgürlük ve adalet kavramları çoğu zaman birlikte anılır; zira adil bir düzenin teminatı özgür bireylerdir ve gerçek bir özgürlük ortamı da adaletle mümkündür. Devrimler ve toplumsal hareketler genellikle hem özgürlük hem de adalet talepleriyle ortaya çıkar. “Liberté, Égalité, Fraternité” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) sloganı Fransız Devrimi’nin; “Ekmek, Özgürlük, Sosyal Adalet” sloganı Arap Baharı’nın ideallerini yansıtır. Ancak bu yüce ideallerin pratikte hayata geçirilmesi, tarihin gösterdiği üzere, son derece çetin ve karmaşık bir süreçtir. Özgürlük ve adalet isteklerinin toplumsal bellekte ve kolektif psikolojideki yeri, bu süreçlerin seyrini belirleyen kritik bir etmendir.

Kolektif Bilinçdışı Kavramının Psikanalitik ve Sosyolojik Yorumu

Toplumların derin yapısını ve kitle davranışlarını anlamada kolektif bilinçdışı kavramı önemli bir anahtar sunar. Psikanalist Carl Gustav Jung’un literatüre kazandırdığı bu kavram, bireylerin kişisel deneyimlerinin ötesinde, tüm insanlığa ait ortak bir psişik depo olduğunu öne sürer. Jung’a göre kolektif bilinçdışı, her insanda doğuştan bulunan ve kültürden kültüre benzerlik gösteren imge, sembol, arketip ve deneyimlerin bütünüdür; kişisel bilinçdışından farklı olarak bireysel tecrübelere indirgenemeyen, insan türünün ortak hafızasını oluşturan bir alandır. Örneğin “anne”, “kahraman”, “gölge” gibi arketipler her toplumun mitlerinde, masallarında ortaya çıkar ve kolektif bilinçdışının içerikleri olarak bireylerin rüyalarından kitlelerin efsanelerine kadar kendini hissettirir.

Sosyolojik açıdan ise Jung’un kolektif bilinçdışı kavramı, Émile Durkheim’ın “kolektif bilinç” kavramıyla karşılaştırılabilir. Durkheim, kolektif bilinci bir toplumun üyelerinin paylaştığı ortak duygu, inanç ve değerler bütünü olarak tanımlar. Ancak burada söz konusu olan esasen bilinç düzeyindeki bir ortaklık iken, Jung’un vurguladığı kolektif bilinçdışı bilinçaltı düzeyde işler. Bu kolektif psişik zeminin kitle davranışlarına etkisi, özellikle kriz ve coşku anlarında belirginleşir. Gustave Le Bon, 1895 tarihli ünlü eseri Kitleler Psikolojisi‘nde, bireylerin kalabalık içinde bambaşka bir ruh haline büründüğünü ilk sistematik şekilde ortaya koyanlardan biri olmuştur. Ona göre “kalabalık haline gelmiş insanlar, kim olurlarsa olsunlar, zeki veya cahil fark etmeksizin, onlara yeni bir kolektif ruh aşılanır; bu ruh, bireysel bilinçli kişiliği yok eder ve yerine vahşi bir içgüdüyü geçirir”. Le Bon, kitle içinde bireyin medeni ve bilinçli özelliklerinin kaybolduğunu, adeta “ilkel, bayağı ve ürkütücü” davranışların ortaya çıktığını belirtir. Anonimliğin getirdiği sorumsuzluk duygusu, bulaşma (contagion) yoluyla duyguların hızla yayılması ve telkin gücünün artması, kitleleri rasyonel bireylerden oluşan bir topluluktan farklı bir varlık haline getirir. Nitekim “Freud da kalabalığı, bilinçdışını serbest bırakan bir topluluk” olarak tanımlamış; kitle içinde sıradan ahlaki ve mantıki frenlerin gevşediğine dikkat çekmiştir. Birey tek başınayken kabul etmeyeceği düşünce ve eylemler, kitle psikolojisi içinde normalleşebilir.

Bu noktada kolektif bilinçdışının politik manipülasyona açık yönü ortaya çıkar. Kitleleri harekete geçirmek isteyen iktidarlar veya hareket önderleri, kolektif bilinçdışındaki arketip ve mitlerden ustaca yararlanabilirler. Jung’un tanımladığı “gölge” arketipi, bastırılmış karanlık yönleri temsil eder ve bir toplumun bilinçdışında birikmiş korku, öfke gibi duyguların kaynağı olabilir. Tarihte sıkça görüldüğü gibi, bir günah keçisi yaratmak – bir iç veya dış düşman figürü – kitlelerin gölge yönlerini projekte etmelerine imkân tanır. Örneğin Nazi propagandası, Alman toplumunun bilinçdışındaki çeşitli korku ve öfkeyi Yahudi düşmanı mitlerle somut bir hedefe yönlendirmiştir. Benzer şekilde Ruanda’da “öteki”nin şeytanlaştırılması veya eski Yugoslavya’da etnik nefretin uyandırılması, kolektif bilinçdışındaki tarihî travma ve korkuların kitle psikolojisini ele geçirmesine yol açmıştır. Nitekim sosyo-psikolojik araştırmalar, kolektif tarihsel hafızada saklı travmaların uygun şartlarda yeniden canlanarak kitleleri fanatik bir biçimde harekete geçirebildiğini gösterir. Bosna Savaşı sırasında “yüzyıllarca birlikte yaşamış komşuların bir anda kitle psikolojisiyle birbirine düşman kesilmesi”, ya da Balkanlar ve Ortadoğu’da bazı grupların kolektif zihninde kök salmış düşmanlık duygularının aniden şiddete dönüşmesi bu olgunun çarpıcı örnekleridir. Bir analizde belirtildiği gibi, “kitlelerin zihni tekleşmesinin psikolojik kanunu, tarihin muhtelif safhalarında adeta bulaşıcı bir hastalık gibi görülmüştür”. Bu tekleşmiş zihin hali, artık bireylerin bağımsız irade ve eleştiri yetisinin yerini, kolektif bilinçdışının güdülerine bırakması demektir. İşte tam bu nedenle, kolektif bilinçdışının anlaşılması, kitlelerin özgürlük ve adalet taleplerinin nasıl manipüle edilebildiğini çözmede kritik önemdedir.

Kitlelerin Özgürlük ve Adalet Taleplerinin Manipüle Edilme Yöntemleri

Tarih ve siyaset bize gösteriyor ki kitlelerin en asil talepleri bile ustaca yöntemlerle saptırılıp manipülasyon aracına dönüştürülebilir. “Güç odakları amaçlarını gerçekleştirmek ve kitleleri manipüle edebilmek için kitle iletişim araçları aracılığıyla kendi düşünce yapılarını topluma empoze etmeye çalışmaktadır”. Bu ifade, modern propagandanın özünü ortaya koyar: İktidar sahipleri, kitlelerin zihinlerine hükmetmek için iletişim kanallarını kullanarak kendi fikirlerini tek gerçeklik gibi sunarlar. Propaganda, en basit tanımıyla, bir düşünceyi yayma ve benimsetme amaçlı sistemli çaba demektir. Ancak bu çaba, özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren bilimsel tekniklerle birleşerek sofistike bir hal almıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında “propaganda profesyonelleri” tarafından geliştirilen yöntem ve araçlar sayesinde “daha etkili bir manipülasyon ve yönlendirme olgusu ortaya çıkmıştır”. Edward Bernays gibi halkla ilişkiler öncüleri, kitle psikolojisi ve psikanaliz bilgisini kullanarak modern propaganda tekniklerini şekillendirmiştir. Bernays açıkça “kitlelerin örgütlü alışkanlıklarının ve görüşlerinin bilinçli ve akıllıca manipülasyonunun demokratik toplumun önemli bir unsuru” olduğunu savunmuş ve bu manipülasyonu yürütenleri “görünmez bir hükümet” olarak tanımlamıştır. Başka bir deyişle, modern kitle demokrasilerinde kamuoyu, görünmez eller tarafından yönlendirilebilir hale gelmiştir.

Kitleleri manipüle etme yöntemleri incelendiğinde, hemen hepsinin insan psikolojisinin zaaflarına hitap ettiği görülür. Propaganda dilinde akla değil duyguya seslenmek esastır. Bu amaçla sık başvurulan yöntemlerden biri korku yaratmaktır. “Korkuyu kullanma” (appeal to fear) propagandanın kadim araçlarındandır. İnsanların can güvenliği, düzen, milli birlik gibi hassas noktaları tehdit altında gösterilerek özgürlük talepleri bastırılabilir. Örneğin bir hükümet, toplumu dış düşman tehlikesine inandırarak güvenlik uğruna özgürlüklerden vazgeçirmeye çalışabilir. Benzer şekilde, kitlelerin önyargıları harekete geçirilir; var olan etnik, dini veya sınıfsal stereotipler körüklenerek düşman imgeleri yaratılır. Yalan yanlış bilginin sürekli tekrar edilmesi (Bernays’in tabiriyle “oluşturulmuş alışkanlıkların zeki manipülasyonu”), bir süre sonra kitleleri hakikati ayırt edemez hale getirir. “Argumentum ad nauseam” denilen bu taktikte, aynı slogan veya iddia bıkıp usandırırcasına dile getirilir; yeterince tekrar edildiğinde zihinlerde doğru kabul edilmeye başlanır. Gündem belirleme de bir manipülasyon tekniğidir: İktidar odakları kitlelerin dikkatini belirli konulara yoğunlaştırıp diğer önemli meseleleri görmezden gelmelerini sağlar. Örneğin ekonomik adaletsizliklere dair bir talepler yükseldiğinde, medyada farklı bir konu (dış tehdit, milli gurur meselesi vb.) öne çıkarılarak kitlelerin algısı yönlendirilebilir.

Totaliter ve otoriter rejimler propaganda sayesinde kitlelerin özgürlük ve adalet özlemlerini kendi amaçlarına hizmet edecek biçimde çarpıtmakta ustalaşmıştır. Nazi Almanyası’nın Propaganda Bakanı Goebbels’in, Bernays’in tekniklerinden ilham alarak dev mitingler ve etkileyici sembollerle Alman halkının milli onur ve adalet duygusunu Nazi ideolojisine kanalize ettiği bilinmektedir. Sovyetler Birliği’nde Lenin ve Stalin dönemlerinde, Pravda gibi kontrol altındaki medya organları vasıtasıyla halkın eşitlik ve adalet arzusu Komünist Parti diktasına bağlılık şeklinde yeniden tanımlandı; “Proletarya diktatörlüğü” kavramı altında aslında tek parti otoritesine rıza üretildi. Bu olgu, devrimci ideallerin manipüle edilmesinin tipik bir örneğidir. Nitekim bir karşılaştırmalı tarih araştırması, Fransız ve Rus devrimlerinin başlangıçta hedefledikleri otoriter düzenleri yıkıp yerine özgürlükçü bir düzen kurma iddiasına karşın, devrim sonrasında bu ülkelerde benzer otoriter rejimlerin tekrar ortaya çıktığını ortaya koymuştur. Bu dönüşümde devrimi koruma söylemi, halk iradesi adına hareket etme iddiası ve ideolojik katılık önemli rol oynamıştır. Çalışmaya göre, devrimlerin kendi içinde kurguladığı ideal teoriler ile pratikteki sonuçları arasındaki uçurum, lider kadroların “devrimi ve halkı koruma” gerekçesiyle baskıcı yöntemlere yönelmesiyle açıklanabilir. Sonuçta “devrimin korunup savunulması” ihtiyacı ve ideolojik doktrinler (örneğin “her şey halk için, halk tarafından” ilkesi veya “proletarya diktatörlüğü” anlayışı) devrimin özgürlükçü özünü tersine çevirerek yeni bir tahakküm kurmuştur.

Manipülasyon yöntemleri sadece totaliter rejimlere özgü değildir; demokratik sistemlerde de kitlelerin özgürlük ve adalet talepleri saptırılabilir. Popülist siyaset, bunun güncel bir örneğidir. Popülist liderler, halkın adalet duygusunu ve özgürlük arzusunu kendi karizmaları etrafında birleştirip muhalif kesimleri “halk düşmanı” ilan ederek demokrasiyi zayıflatabilir. Kitlelere “sesi duyulmayan gerçek halkın adaleti” vaad edilir; fakat çoğu zaman bu vaadin sonu kuvvetler ayrılığının, basın özgürlüğünün ve sivil toplumun tahrip edilmesine varır. Bir başka manipülasyon tekniği de kontrollü muhalefet oluşturma veya algı yönetimidir. İktidar sahipleri, gerçek adalet talebini bastırmak için sahte suçlamalar, komplo teorileri ya da provokasyonlara başvurabilir. Örneğin barışçıl bir özgürlük eylemini şiddet olaylarıyla ilişkilendirip itibarsızlaştırmak, kitleleri bu harekete desteğini çekmeye yönlendirebilir. Bütün bu yöntemlerin ortak paydası, kolektif bilinçdışı içeriklerinin – korkuların, öfkelerin, umutların – planlı bir biçimde istismar edilmesidir. Sonuçta kitleler, özgürlük ve adalet istemeye devam ettiklerini sanarken, gerçekte kendi kendilerini bir yeni dogmaya, yeni efendilere teslim etme sürecine sokulurlar.

Tarihsel Örnekler: Fransız Devrimi, 20. Yüzyıl Devrimleri ve Arap Baharı

Tarih, kitlelerin özgürlük ve adalet taleplerinin manipülasyonuna dair dramatik örneklerle doludur. Fransız Devrimi (1789), bu bağlamda en çarpıcı vakalardan biridir. Devrimin başlangıcında halk, mutlak monarşinin baskısından kurtulup adil ve özgür bir düzen kurmak arzusundaydı. “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” sloganı etrafında kenetlenen kitleler, büyük bir coşkuyla eski rejimi yıktı. Ne var ki devrimin gelişimi, kolektif bilinçdışının ve kitle psikolojisinin tüm çalkantılarını sergilemiştir. Devrim, ideallerini hayata geçirmek için hızlı ve köklü değişimler peşinde koşarken sokaktaki kalabalıkların sabırsız ve çoğu zaman fanatik talepleriyle karşılaştı. Bir değerlendirmede şöyle denir: “Devrim sabırsızdır. Sokaklarda atılan sloganlar onu daha da hızlı olmaya iter. Gelenek ve görenekler vahşice yıkılır. Ütopik bir inşa projesine odaklanmış devrim, kendisini ortaya çıkaran rasyonel mantığı geri plana iter. Fakat devrim halk arasında yayılabilmek için argümanlarını, Gustave Le Bon’un sınıflandırmasıyla, duygusal ve mitik mantık üzerine kurmak zorundadır”. Bu analiz, Fransız Devrimi’nde akılcı ideallerin nasıl mitik ve duygusal bir söyleme dönüşmek zorunda kaldığını vurgular. Nitekim devrimin ilk yıllarında, halk kitlelerini seferber etmek için özgürlük ve vatanseverlik mitleri kullanıldı; Marseillaise marşının coşkun ezgileri ve devrim şapkası (frigya başlığı) gibi semboller kolektif ruhu besledi. Ancak duygusal dalgalanmalar, eleştirel düşüncenin önüne geçtiğinde devrim kendi evlatlarını yemeye başladı. 1793-1794 arasındaki Terör Dönemi bunun doruk noktasıdır. Başta Robespierre olmak üzere Jakoben liderler, devrimi ve cumhuriyeti koruma söylemiyle adalet kavramını tersine çevirdiler: Özgürlük adına “Devrim Mahkemeleri” kurularak binlerce kişi giyotine gönderildi. Kitlelerin adalet talebi, bir süre sonra korkuya dayalı bir devlet terörüne dönüşmüştü. Fransız Devrimi’nin hedefi monarşik tiranlığa son vermekti; fakat 1799’a gelindiğinde ülke Napolyon Bonapart adlı bir generalin diktatörlüğüne teslim olmuştu. Siyasi istikrarsızlık ve kaos ortamında Napolyon, özgürlük ideallerini kullanarak iktidarı ele geçirdi ve 1804’te kendini imparator ilan etti. Böylece özgür vatandaşlar cumhuriyetinden imparatorluğa geçilmiş oldu. Tarihçi Gwynne Lewis’in işaret ettiği gibi, devrimin yüce retoriği ile gerçek iktidar dinamikleri arasında uçurum vardı: “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik sloganı ile devrimi yönlendiren mülk ve refah sahibi elit arasında ciddi karşıtlıklar mevcut” idi. Devrim, soylu imtiyazlarını kaldırmış fakat yerine “doğuştan gelen aristokrasi yerine refahın aristokrasisini” geçirmişti. Yani zengin burjuvazi yeni egemen sınıf haline gelirken halk yine iktidardan dışlanmıştı. Bu tablo, özgürlük ve adalet taleplerinin nasıl yeni bir düzende farklı bir eşitsizliğe evrildiğini gösterir. Fransız halkı monarka kulluk etmekten kurtulmuş, fakat bir imparatora ve onun oluşturduğu bürokratik düzene itaat etmek durumunda kalmıştır.

  1. yüzyıl devrimleri, benzer şekilde idealist başlangıçların otoriter sonuçlara dönüştüğü örnekler barındırır. 1917 Rus Devrimi, Çarlık despotizmine karşı “Ekmek, Barış, Özgürlük” sloganlarıyla başladı. İlk aşamada halk, Kerenski önderliğinde bir demokratik devrimi denedi ancak kaos ve I. Dünya Savaşı’nın yıkımı ortamında Bolşevikler iktidarı ele geçirerek çok daha radikal bir dönüşüme gittiler. Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler, işçi sınıfı adına iktidarı aldıklarını ilan ederek “proletarya diktatörlüğü” kavramını ortaya attılar. Bu kavram teoride, işçi ve köylülerin (yani çoğunluğun) iktidarı demekti; pratikte ise Bolşevik Partisi’nin mutlak hakimiyeti anlamına geliyordu. Devrimin ilk yıllarında halkın adalet beklentisi “eski sömürücü sınıfların tasfiyesi” şeklinde karşılandı; zenginlere, aristokratlara ve muhaliflere karşı sert tedbirler uygulandı. İç savaş döneminde Kızıl Terör politikalarıyla binlerce insan yargısız infaz edildi. Neticede 1920’lerin sonunda Stalin’in tek adam yönetimi pekiştiğinde, Rusya özgürlük ve adalet hedefinden çok uzak, dünyanın en kapalı ve baskıcı rejimlerinden birine dönüşmüştü. “Alttan devrimlerin otoriter yönetimlere dönüşme” olgusunu inceleyen araştırmalar, Fransız ve Rus devrimlerinin farklı ideolojilere dayanmasına rağmen benzer sonuçlar doğurduğunu göstermiştir. Her iki devrimde de “devrimi koruma” gerekçesiyle kurumların ve iktidarın aşırı merkezileştiği, sonunda devrimin başlangıçtaki özlemlerine ihanet eden bir üst yapı oluştuğu belirtilir. Örneğin Rusya’da “halk adına” kurulan Sovyet devletinin kendi vatandaşlarına baskısı, Çar dönemi polis rejimini bile gölgede bırakacak bir düzeye ulaştı. Kitleler başlangıçta özgürlük isterken, sonunda her hareketi gözetlenen ve konuşmaktan korkan yurttaşlara dönüştüler.

Benzer bir örnek 1979 İran Devrimi’dir. Şah rejiminin otoriter ve Batı yanlısı politikalarına tepki olarak başlayan halk hareketi, çok çeşitli kesimleri (liberal, solcu, İslamcı) bir araya getirmiş ve başlangıçta demokrasi ve temel haklar vaat etmişti. İran’da devrimin popüler sloganlarından biri basın özgürlüğüydü; “medyanın özgürleşeceği” sözü verilerek entelektüeller ve halk desteği kazanıldı. Ne var ki devrim başarıya ulaşıp İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra söz verilen özgürlükler hızla geri çekildi. Özgürlük vaatleriyle iktidara gelen yeni rejim, birkaç ay içinde muhalif gazeteleri kapatmaya, muhalefeti susturmaya başladı. Vikipedi’de dendiği gibi, “İslam Devrimi ‘medyanın özgürleşeceği’ sloganıyla zafere ulaşmış ancak Ağustos 1979’dan günümüze kadar yüzlerce gazete kapatılmış, hiçbir özel TV/radyo yayınına izin verilmemiştir”. Humeyni önderliğindeki dini otorite, halkın özgürlük ve adalet taleplerini İslami düzen vaatleriyle manipüle etmiş; sonunda İran halkı şah döneminden daha katı bir sansür ve baskı rejimiyle karşı karşıya kalmıştır. Başlangıçta devrime omuz veren liberal ve sol gruplar tasfiye edilmiş, kadınların ve azınlıkların hak arayışları “İslam’a aykırı” denilerek bastırılmıştır. Bu örnek de kitlelerin özgürlük arzusunun nasıl yeni bir gönüllü kulluk biçimine – bu kez dinî bir otoriteye itaate – dönüştüğünü gözler önüne serer.

Arap Baharı (2010-2011) da yakın tarihli bir özgürlük ve adalet mücadelesinin nasıl hüsranla sonuçlanabileceğine dair derslerle doludur. Tunus’ta başlayan ve kısa sürede Mısır, Libya, Suriye, Yemen gibi ülkelere yayılan bu halk ayaklanmaları, otoriter rejimlere karşı demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları taleplerini yükseltmişti. Arap halkları on yıllardır süren diktatörlüklerin zulmüne karşı “Ekmek, Özgürlük, Sosyal Adalet” sloganıyla meydanları doldurdu. İlk etapta büyük umutlar yeşerdi; dünya kamuoyu “Arap dünyasında bahar”dan söz etmeye başladı. Fakat birkaç yıl içinde tablo tersine döndü. Independent Türkçe’de Prof. Bilal Sambur’un tespiti bu açıdan çarpıcıdır: “Arap Baharı, çok büyük başarısızlıkla ve hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Arap Baharı sonunda demokrasi, hukuk, barış ve özgürlük adına hiçbir başarılı model ortaya çıkmadı.”. Gerçekten de Suriye ve Libya’de iç savaşlar patlak vererek bu ülkeleri harabeye çevirdi; Mısır’da demokratik seçimlerle başa geçen iktidar askeri darbe ile devrildi ve Mübarek rejiminden bile daha sert bir diktatörlük altında Sisi yönetimi kuruldu. Yemen’de çatışmalar ve dış müdahaleler istikrarsızlığı derinleştirdi. Başlangıçta Arap Baharı’nın tek başarı öyküsü olarak görülen Tunus’ta bile, on yıl sonunda demokrasi tökezledi; ekonomik kriz ve siyasi tıkanıklık neticesinde 2021’de Cumhurbaşkanı Kays Said parlamentoyu feshederek fiilen kuvvetler birliğine dayalı otoriter bir yönetim tesis etti. Arap Baharı’nın derslerini irdeleyen bir değerlendirme, “slogandaki üç hedeften (ekmek, özgürlük, onur) geriye kâbus ve hayal kırıklığı kaldı” diye yazar. Bu süreçte kitlelerin özgürlük talepleri çeşitli şekillerde manipüle edildi: Mısır’da Müslüman Kardeşler’e karşı duyulan seküler endişeler askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için kullanıldı; Suriye’de barışçıl gösteriler mezhepsel korkular körüklenerek bir iç savaşa sürüklendi; Libya’da ve Yemen’de kabile ve bölgecilik fitneleri devreye sokularak ulusal birlik arayışı baltalandı. Sosyal medyanın etkin kullanımı ile örgütlenen bu hareketler, yine sosyal medya üzerinden yayılan dezenformasyonlarla ve dış propaganda kampanyalarıyla yönlendirildi. Sonuç olarak, Orta Doğu’da halklar diktatörlere isyan edip özgürlük ararken, büyük ölçüde daha da derin bir kaos, dış vesayet veya yeni otoriter yönetimlere razı olmak zorunda kaldılar.

Bu tarihsel örnekler, farklı coğrafya ve zamanlarda cereyan etseler de ortak bir motifi doğruluyor: Kitlelerin özgürlük ve adalet arayışı, uygun koşullar oluştuğunda, kolektif bilinçdışının da etkisiyle, yeni bir tahakküm döngüsüne sokulabiliyor. Fransız köylüsü derebeyden kurtulup imparatora tabi oluyor; Rus işçisi çarı devirip parti komiserine boyun eğiyor; İran halkı şahı kovup mollalara teslim oluyor; Mısır halkı generallere alkış tutuyor. Bu geçiş, elbette kendiliğinden değil, belirli manipülasyonlar ve güç mücadeleleri sonucunda gerçekleşiyor. Devrimlerin ve kitlesel hareketlerin “gizemini çözen anahtar” belki de budur: Kitleleri motive eden umutlar ve korkular iyi analiz edilip kontrol altına alındığında, tarihin akışı bir idealden bir başka gerçekliğe – çoğu zaman idealin zıddına – çevrilebiliyor. Bu karamsar tablo, bizlere uyanık bir bilinç ve eleştirel düşünce geleneği olmayınca, özgürlük mücadelesinin nasıl tersine dönebileceğini göstermektedir.

Modern Dönemde Sosyal Medya ve Propaganda Araçlarının Etkisi

  1. yüzyılda kitlelerin yönlendirilmesinde en kritik rolü oynayan araçların başında sosyal medya ve dijital iletişim teknolojileri gelmektedir. Geleneksel propaganda yöntemleri, radyo, televizyon, gazete gibi kanallar üzerinden merkezi bir söylem dayatmaya dayanıyordu. Otoriter rejimler bu araçları kolayca denetleyebiliyor, tek sesli bir medya ortamı oluşturabiliyordu. Oysa internet ve sosyal medya, denetimi zor, yatay etkileşime açık bir alan olarak ortaya çıktı. Başlangıçta birçok gözlemci, sosyal medyanın özgürleştirici potansiyeline vurgu yapıyordu: Bilgiye erişimin demokratikleşmesi, sansürün aşılması, farklı görüşlerin ifade bulması gibi imkanlar, otoriterliğe karşı panzehir gibi görüldü. Nitekim Arap Baharı’nın ilk kıvılcımı Tunus’ta bir Facebook paylaşımıyla ateşlendi; Mısır’da Tahrir Meydanı’ndaki protestolar Twitter ve Facebook üzerinden örgütlendi. Occupy Wall Street, Gezi Parkı gibi hareketler, coğrafi olarak ayrı düşmüş binlerce insanı sosyal medya sayesinde bir araya getirebildi. Bu örnekler, “daha önce birbiriyle iletişimi olmayan büyük bir çoğunluğun salt sosyal medya üzerinden örgütlenebildiğini, hareketi başından sonuna kadar sosyal medya ile organize edebildiğini” göstererek sosyal medyanın ne denli güçlü bir siyasal mobilizasyon aracı olabileceğini kanıtladı.

Ancak madalyonun öteki yüzünde, sosyal medya aynı zamanda eşi görülmemiş bir manipülasyon ve propaganda mecrası haline geldi. Dijital platformların doğası gereği, bilgi inanılmaz bir hızla ve denetimsiz biçimde yayılabiliyor. Bu da dezenformasyon (yanlış bilginin kasıtlı yayılımı) ve manipülasyon için bereketli bir zemin oluşturdu. Sosyal medyada, geleneksel medyaya kıyasla, kimin içerik ürettiği belirsizleşebiliyor; “kimliği belirsiz ya da bot hesaplar tarafından ortaya atılan asılsız bilgiler” binlerce, hatta milyonlarca kullanıcıya saniyeler içinde ulaşabiliyor. MediaTrend’in bir incelemesine göre, “sosyal medyada manipülasyon, bilinçli olarak çarpıtılmış içeriklerin yayılması, insanların düşünce ve davranışlarının istenilen tarafa yönlendirilmesi sürecidir”. Bu süreçte sahte haberler, montaj videolar, tahrik edici görseller, bot hesaplar ve sosyal mühendislik teknikleri hep bir arada kullanılmaktadır. Özellikle politik ve ekonomik amaçlarla, toplumun genel algısını değiştirmek, kitleleri bölmek veya belli bir görüşe destek oluşturmak için sosyal medya manipülasyonları yürütülmektedir.

Modern propaganda uzmanları, hedef kitle analizi ve veri madenciliği yöntemleriyle sosyal medya propagandasını çok daha etkili kılmanın yollarını bulmuştur. Örneğin Facebook gibi platformlar üzerinden belirli demografik veya psikolojik profillere özel mesajlar iletilebilir. Bir araştırmada belirtildiği üzere, “Facebook üzerinden gerekli kriterler belirlenerek hedef odaklı propagandalar yapılabilmektedir; propaganda yapıcı, seçme kitlelere hitap ederek algıda seçicilik faktörüyle daha etkili olmasını sağlayabilmektedir”. Bu mikro-hedefleme (micro-targeting) teknikleri, her kullanıcıya inançlarına ve duygularına göre kişiselleştirilmiş propaganda sunma imkânı verir. 2018’de patlak veren Cambridge Analytica skandalı bu durumun çarpıcı bir örneğidir. Cambridge Analytica adlı veri analiz şirketi, milyonlarca Facebook kullanıcısının verilerini gizlice toplayarak siyasi kampanyalar için kullanmış; bir “tam teşekküllü propaganda makinesi” kurduğu ortaya çıkmıştır. Bu şirketin 2016 ABD seçimlerinde ve Brexit referandumunda seçmen davranışlarını etkileyecek şekilde kişiselleştirilmiş reklamlar ve haberler gösterdiği, kullanıcıların psikolojik profillerine uygun mesajlar vererek oy tercihlerinde rol oynadığı tespit edilmiştir. Skandal sonrasında Facebook özür dilemek zorunda kalmış; ancak dijital çağda benzeri yöntemlerin birçok aktör tarafından kullanıldığı anlaşılmıştır.

Sosyal medyanın bir diğer boyutu da yapay zekâ destekli bot hesaplar ve troll ordularıdır. Özellikle otoriter hükümetler veya örgütler, kamuoyu algısını yönetmek için binlerce sahte sosyal medya hesabını devreye sokmaktadır. Bu bot hesaplar otomatik olarak belirli hashtag’leri trend yapabilir, sahte beğeni ve yorumlarla “sanki çok geniş bir halk kitlesi belli bir görüşü destekliyormuş” izlenimi yaratabilir. Örneğin Twitter’da bir siyasi lidere övgü dolu binlerce mesaj bir anda görülebiliyor; bunların önemli bir kısmının gerçek kişiler değil, yazılımla yönetilen botlar olduğu ortaya çıkıyor. Bu sayede çevrimiçi tartışmalar manipüle ediliyor, gerçek insanlar çoğunluk baskısı hissine kapılarak görüşlerini açıklamaktan çekinebiliyor veya sürü psikolojisine kapılıp popüler görünen tarafa meylediyorlar. Ayrıca sosyal medyada kasten kavgacı ve ayrıştırıcı söylemler yayan troller, tartışmaları rayından çıkararak sağlıklı kamusal tartışma ortamını bozuyor. “Sahte haberler, videolar, bot hesaplar ve duygusal manipülasyon teknikleri” bir araya geldiğinde, kitlelerin bilinçli karar verme mekanizmaları zayıflıyor; yerini komplolarla, korkularla örülü tepkisel davranışlar alıyor.

Elbette sosyal medyanın tek etkisi manipülasyon değildir; aksine, karşı-manipülasyon ve hakikat mücadelesi için de kullanılan bir alandır. Günümüzde her yanlış bilgiye karşı bir doğrulama çabası, her nefret söylemine karşı bir karşı kampanya da sosyal medyada boy göstermektedir. Ancak dijital çağın bilgi ekosisteminin doğası, gerçeğin yalanla, doğrunun çarpıtmayla kolayca karışabilmesine yol açmaktadır. Bir ülkede özgürlük ve adalet için sokaklara dökülen kitleler, sosyal medyada karşılaştıkları manipülatif içeriklerle bölünüp yön değiştirilebilir. Örneğin bir protesto hareketi hakkında sosyal medyada hızla yayılan bir yalan haber (söz gelimi “dış güçler tarafından yönlendiriliyor” iddiası), hareketin meşruiyetini zedeleyip halk desteğini azaltabilir. Bu nedenle, modern dönemde özgürlük ve adalet eylemlerinin akıbeti, büyük ölçüde enformasyon savaşında hangi tarafın üstün geldiğine bağlı hale gelmiştir. Sosyal medya, bir yandan otoriter rejimlerin kontrol edemediği özgürlük alanları açarak en radikal görüşlerin bile dile getirilebilmesini sağlamıştır; öte yandan filter bubble (süzgeç balonu) ve echo chamber (yankı odası) etkileriyle kullanıcıları sadece kendi görüşlerini teyit eden içeriklere maruz bırakarak kutuplaşmayı artırmıştır. Bu da manipülasyonu kolaylaştıran bir durumdur: Kutuplaşmış kitleler, kendi liderlerinin propagandasına sorgusuz inanmaya daha yatkındır.

Özetle, dijital propaganda çağında kitlelerin özgürlük ve adalet talepleri, gelenekselden farklı ama bir o kadar etkili yöntemlerle yönlendirilebilmektedir. Sosyal medya devrimleri mümkün kıldığı gibi, karşı devrimleri de mümkün kılmaktadır. Bu ortamda kitleler farkında olmadan gönüllü kulluğa razı hale gelebilir: Çevrimiçi algı operasyonları ile halk, özgür iradesiyle düşündüğünü sanırken aslında algoritmaların ve görünmez propagandacıların çizdiği çerçevenin içinde kalır. Bu durum, günümüz toplumlarında özgürlük mücadelesinin önündeki en büyük meydan okumadır.

Kitlelerin Özgürlük Arayışından Gönüllü Kulluğa Geçiş Süreçleri

İnsanlık tarihinin trajik motiflerinden biri, kitlelerin özgürlük arayışının zamanla gönüllü kulluğa dönüşmesidir. Peki, bu dönüşüm nasıl gerçekleşir? Hangi süreçler sonucunda özgürlük isteyen yığınlar kendi elleriyle yeni efendilere biat eder hale gelir? Bu sorular, La Boétie’nin 16. yüzyılda sorduğu gibi bugün de geçerlidir: “İnsan neden kendi özgürlüğünü diktatörlerin eline bırakmakta ve bir robot gibi yaşamaya razı olmaktadır?”. Bu olgunun ardında hem psikolojik dinamikler, hem sosyopolitik etkenler vardır.

Öncelikle, psikolojik açıdan, özgürlük her zaman kolay katlanılan bir durum değildir. Erich Fromm’un klasik eseri Özgürlükten Kaçış, modern bireyin özgürlük karşısındaki ambivalansını (ikircikli tutumunu) analiz eder. Fromm’a göre özgürlük, bir yandan insanın en büyük nimeti iken diğer yandan tek başına kaldığında ona ağır bir sorumluluk ve yalnızlık duygusu yükler. Geleneksel bağların çözülüp bireyin özgürleşmesi, beraberinde varoluşsal bir kaygı getirir; insanlar bu kaygıdan kaçmak için bazen özgürlüklerinden feragat etmeye gönüllü olurlar. Fromm, özgürlüğün getirdiği bu kaygıyla başa çıkmak için üç kaçış mekanizması tanımlar: otoriterlik, yıkıcılık ve konformizm. Otoriterlik mekanizması, bireyin kendi özgürlüğünü güçlü bir otoriteye teslim ederek güvende hissetmeye çalışmasıdır. Toplumsal düzeyde de bu, kitlelerin belirsizlik ve kaos ortamında “bizi kurtaracak bir güçlü lidere” sığınması şeklinde tezahür eder. Nitekim büyük devrim veya krizlerin ardından halkın bir “düzen ve güven” arayışıyla karizmatik bir öndere sarılması sık görülen bir olgudur. Fransız Devrimi sonrası Napolyon’u imparator yapacak plebisitler, Rusya’da iç savaş sonrası Stalin etrafında kültleşme, Almanya’da Weimar’ın kaosundan Hitler’e koşulması – hepsinin temelinde özgürlüğün getirdiği belirsizliğe karşı bir güvenli liman arayışı yatar. Fromm bu durumu, “totaliter rejimler, bireylere düşünme sorumluluğundan kurtulma imkânı sunar; güçlü liderlere bağlanma, bireyin özgürlük korkusuyla başa çıkma yöntemlerinden biridir” diye açıklar. Yani kitleler, özgür olmanın yükünü (sorumluluk almayı, seçim yapma zorunluluğunu, sonuçlarla yüzleşmeyi) taşıyamayacak kadar bunaldıklarında, bu yükü bir otoritenin omuzlarına bırakmaya gönüllü olurlar. Otorite de onlara, “benim dediğimi yap, düşünmene gerek yok, ben seni korurum” mesajı verir. Böylelikle özgürlük arayışı yerini güvenlik ve rehavet karşılığı itaat ilişkisine bırakır.

Kolektif bilinçdışı dinamikleri de bu dönüşümde rol oynar. Kitleler özgürlük için ayağa kalktıklarında yüksek idealler tarafından motive olurlar; fakat zamanla devreye giren korkular, hayal kırıklıkları, dış tehdit algıları bu idealleri gölgeler. Özgürlük mücadelesi veren halk, eğer devrim sonrası ekonomik sıkıntılar, iç çatışmalar, güvenlik sorunları yaşamaya başlarsa, bilinçdışındaki kaos korkusu uyanır. Bu durumda kitle psikolojisi hızla terse dönebilir: “Yeter ki düzen olsun, yeter ki karın doyursun, güvenlik sağlansın da özgürlük biraz eksik olsa da olur” düşüncesi sessizce zihinleri sarar. Tarihçi Crane Brinton, devrimlerin doğasını incelediği eserinde, devrimlerin genellikle bir “balayı dönemi”nden sonra Terör veya Thermidor (geriye tepme) evresine girdiğini belirtir. Yani ilk coşku ve idealizm dönemi sona erince, topluma yorgunluk ve istikrar özlemi hâkim olur; bu da otoriter eğilimlerin güç kazanmasına yol açar. Gönüllü kulluk, çoğu kez böyle bir yorgunluk ve bıkkınlık ikliminde filizlenir. Kitleler artık yüksek idealler peşinde koşmaktan vazgeçip temel ihtiyaçlarına ve korkularına odaklanır. Bu psikolojik dönüşümü kendi çıkarına kullanan politik figürler, halka “özgürlüğün kargaşasındansa, disiplinin düzeni evladır” telkininde bulunur.

Manipülasyon teknikleri, bu geçiş sürecini hızlandırıp sağlamlaştırır. Yukarıda değindiğimiz propaganda yöntemleriyle kitlelerin algısı dönüştürülür. Özgürlükçü değerler itibarsızlaştırılır, “halkın gerçek ihtiyaçlarının farklı olduğu” iddia edilir. Örneğin devrim sonrası rejimler sıkça, önceki özgürlük taleplerini birer “Batı komplosu” veya “vatan hainliği” olarak damgalayıp kitleleri bundan pişman ettirmeye çalışırlar. İran İslam Devrimi sonrasında yeni rejim, kadınların hak taleplerini “ahlaksızlık ithali” diye yaftalayıp birçok özgürlük yanlısı aktivisti düşman ilan etmiştir. Benzer şekilde, Sovyetler Birliği’nde NEP döneminin görece liberalleşme adımları “karşı devrim” suçlamalarıyla geri alınmış; Stalin, halkın gözünde özgür tartışma isteyen Bolşevikleri hain ilan ederek tasfiye etmiştir. Böylelikle kitleler, kendi özgürlük mücadelelerinin eski önderlerine düşman edilmeye ve yeni efendilerine sadakat duymaya koşullandırılır. La Boétie, bu gönüllü kulluğun nesilden nesile devredilen bir alışkanlığa dönüştüğünü söyler. İnsanlar bir kere boyun eğmeye görsün, zamanla bunu olağan kabul etmeyi ve hatta sevmeyi öğrenirler. Osmanlı’da “kul sistemi” veya Orta Çağ’daki tebaa anlayışı, yüzyılların alışkanlığıyla pekişmiştir. Modern dönemde de ideolojik beyin yıkama, eğitim sisteminin tek tipleştirilmesi, propaganda ile gerçek bilginin bastırılması gibi süreçler, yeni nesillerin gönüllü kulluk düzenine doğar doğmaz adapte olmasına yol açar.

Bununla birlikte, kitlelerin özgürlükten kulluğa geçişi hiçbir zaman mutlak veya geri döndürülemez bir süreç değildir. Her baskı düzeninde bireylerin bir kısmı bilinçli olarak direnmeyi sürdürür; kolektif bilinçdışı ne denli güçlü akımlarla saptırılsa da, bireysel bilinçte yanan özgürlük ateşini tamamen söndürmek zordur. La Boétie, tiranlıkların ancak insanların onay ve itaatleriyle ayakta kaldığını, dolayısıyla insanların rızasını geri çekmesinin tiranlığı bitirmeye yeteceğini savunur. “Kölelik, aslında kölelerin ayağa kalkmayı reddetmesinden başka bir şey değildir” demeye getirir. Yani gönüllü kulluğun panzehiri, gönüllü itaatsizliktir. Bu noktada bireylerin uyanışı ve eleştirel düşüncenin yeniden canlanması belirleyici hale gelir ki bunu da sonraki bölümde ele alacağız.

Bireysel İrade, Akıl, Eleştiri Kültürü ve Muhalefet Pratikleri

Kitlelerin manipülasyona açık olması, bir kader değildir; bireysel irade ve aklın rehberliği, bu gidişatı tersine çevirebilecek en önemli güçlerdir. Her şey, bireyin kendi aklını kullanmasıyla başlar. 18. yüzyıl Aydınlanma filozofu Immanuel Kant’ın ünlü öğüdü bugün de geçerlidir: “Sapere aude! – Aklını kendin kullanma cesareti göster!” Kant, “Aydınlanma Nedir?” başlıklı makalesinde, insanların kendi tembellik ve korkularıyla yarattıkları vesayetten kurtulup akıllarını özgürce işletmelerini istemiştir. Bu çağrı, sadece bireysel bir erginleşme talebi değil, aynı zamanda otoritelere körü körüne itaatin panzehiridir. Günümüz yazarlardan biri, “İçinde yaşadığımız koşullarda, birbirimize tıpkı Kant gibi ‘Kendi aklını kendin kullanma cesareti göster’ diye haykırmamıza ihtiyaç vardır” diyerek bu ihtiyacı vurgular. Gerçekten de, bir toplumda yeterince insan kendi aklını bağımsız ve eleştirel biçimde kullanmaya başlarsa, manipülatif propagandaların etkisi azalacaktır.

Bireysel irade, baskı ve manipülasyon karşısında direnişin ilk kalesidir. İradeli birey demek, sürü psikolojisine kapılmayan, inanç ve değerlerini bilinç süzgecinden geçiren insan demektir. Böyle bireyler, çoğunluğun peşine düşünce eleştirel bakabilir, resmî söylemlere şüpheyle yaklaşabilir. Elbette hiç kimse bütünüyle kolektif telkinlerden bağımsız olamaz; fakat farkındalık düzeyi yüksek bir birey, maruz kaldığı propagandayı tanıyabilir ve onun etkisine karşı zihninde mesafe koyabilir. Eleştirel düşünce kültürü bu noktada hayati bir rol oynar. Eleştirel düşünce, bir iddiayı körü körüne kabullenmek yerine kanıt ve mantık süzgecinden geçirmeyi gerektirir. Toplumda eleştirel düşüncenin yaygınlaşması, özellikle eğitim sistemi ve entelektüel ortamla ilgilidir. Eğer okullarda çocuklara sorgulama, mantık yürütme, farklı görüşlere açık olma öğretilirse; medya ve akademi özgür tartışmalara alan açarsa; taklit ve ezbercilik yerine yaratıcılık ve analiz teşvik edilirse, uzun vadede manipülasyona karşı dirençli bir nesil yetişecektir. Tam tersine, dogmatik eğitim ve tek sesli medya, bir toplumun kendi kendini düşünme yetisini körelterek onu propaganda rüzgarlarına açık hale getirir. Nitekim fikir adamları, Kur’an’da da eleştirilen “ataların dini” anlayışının, yani düşünmeden eskilerin yolunu tekrar etmenin, insanı kendi varlığının farkında olmaktan alıkoyduğunu belirtir. Kişi ancak taklitten sıyrılıp öz-farkındalık kazandığında eleştirel düşünce gelişir. Bu anlamda, kendini tanıma ve bilinçli olma, manipülasyon zincirinin ilk halkasını kırar.

Muhalefet pratikleri, yani bir toplumda iktidarın söylemine ve eylemine karşı çıkan organların varlığı, özgürlüğün güvencesidir. Muhalefet, sadece parlamentodaki karşı partiler anlamına gelmez; her düzeyde, sokaktaki vatandaştan sivil toplum örgütlerine, medya kuruluşlarından sanatçılara kadar, yanlış gördüğünü dile getiren herkes muhalefetin parçasıdır. Sağlıklı bir toplumda muhalefet doğal ve meşru bir faaliyettir. İktidarların manipülasyonu ise genellikle muhalefeti bastırmak veya etkisizleştirmek üzerine kuruludur. O halde, manipülasyona karşı en iyi panzehir, aktif bir muhalefet kültürünün yaşatılmasıdır. Bu kültürün unsurları nelerdir?

  • Özgür Basın: Bağımsız ve çoğulcu medya, iktidarın propagandasını dengeleyerek kamuoyunun farklı açılardan bilgilenmesini sağlar. Eğer medya tek sesli hale getirilirse, kitleler adeta bilgi karanlığına hapsedilmiş olur. Özgür bir basın, yalan haberleri ifşa eder, gücün suistimallerini ortaya çıkarır, farklı görüşlerin duyulmasına imkân verir. Bu yüzden otoriter eğilimli yönetimler önce medyayı susturmaya veya ele geçirmeye çalışır. Basının özgürlüğünü korumak, kitlelerin zihnini korumaktır.
  • Sivil Toplum ve Örgütlü Muhalefet: Sendikalar, meslek örgütleri, dernekler, insan hakları kuruluşları, öğrenci kulüpleri gibi yapılar, toplumsal muhalefetin örgütlü unsurlarıdır. Bu kurumlar vatandaşların bir araya gelip ortak çıkarlarını savunmasına ve baskıya karşı kolektif direnç geliştirmesine imkân tanır. Özgürlük ve adalet taleplerinin sokağa ve gündelik yaşama yansıması bu kanallardan geçer. Eğer güçlü bir sivil toplum varsa, kitleler manipülatif yönlendirmelere karşı birbirini uyandırabilir, alternatif bilgi kaynakları yaratabilir.
  • Hukuk ve Kurumlar: Bağımsız yargı, hukukun üstünlüğü gibi ilkeler, iktidarın keyfiliğini sınırlayan, adalet duygusunu ayakta tutan unsurlardır. Bir ülkede adalet mekanizmaları çökertilirse, halkın adalet talebi kolayca istismar edilir çünkü insanlar haklarını barışçıl ve yasal yollarla arayamaz hale gelir. Bağımsız mahkemeler, ombudsmanlık kurumları, anayasal denge-denetleme mekanizmaları aslında muhalefetin kurumsal boyutudur. Bunlar, kolektif bilinçdışının tehlikeli salınımlarını frenleyen, toplumu akıl ve prensipler ekseninde tutan dayanaklardır.
  • Entelektüel ve Sanatsal Muhalefet: Aydınlar, yazarlar, akademisyenler ve sanatçılar, toplumun vicdanı ve aklı olarak, yanlış gidişata dikkat çeker, yeni fikirler ortaya atar, resmi söylemi sorgular. George Orwell, “Evrensel aldatma çağında gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir” demiştir. Edebiyat ve sanat, bazen geniş kitlelerin dile getiremediğini semboller ve hikayeler yoluyla aktararak bir uyanış yaratabilir. Örneğin Vaclav Havel’in Çekoslovakya’da tiyatro oyunlarıyla yaptığı muhalefet, Sovyet propagandasının maskesini düşüren bir etki yaratmıştı. Eleştirel düşünce kültürünün sürdürücüleri olan bu entelijansiya kesimi, susturulmadıkça kitlelerin tamamen kandırılması zordur. Bu yüzden totaliter rejimler ilk iş olarak üniversitelere ve sanatçılara sansür uygular.
  • Gündelik Hayatta Muhalefet Pratiği: Her bireyin kendi çevresinde haksızlığa itiraz etmesi, arkadaş sohbetinde eleştirel fikrini söyleyebilmesi, sosyal medyada gördüğü bir yalana karşı doğruyu yazabilmesi gibi küçük görünen davranışlar, aslında muhalefet kültürünün tabanını oluşturur. Korku ve baskı atmosferinde bunlar kaybolur; insanlar suskunluğa gömülürse manipülasyon kolaylaşır. Demokrasinin oksijeni sayılan “muhalefet etme hakkı” gündelik yaşamın her alanında kullanıldığında, kitleler gönüllü kulluğa geçmek bir yana, yönetenleri denetleyebilir hale gelir.

Özetlemek gerekirse, bireysel akıl ve vicdan ile kollektif muhalefet pratikleri atbaşı gitmelidir. Birey uyanık olursa, toplum da uyanık olur; toplum uyanık olursa bireyler korkmadan konuşur. Bu döngü olumlu şekilde işletilirse, en yoğun propaganda fırtınalarında bile kitleler rotasını tamamen kaybetmez. La Boétie’nin işaret ettiği gibi, tiranlıklar insanların zihninde büyüttükleri bir canavardır; insanlar o canavarı beslemeyi bıraktığında küçülür ve yok olur. Muhalefet işte o beslemeyi bırakma eylemidir – “artık inanmıyorum, itaat etmiyorum” diyebilmektir.

Manipülasyon Karşısında Bireysel ve Toplumsal Direnç Yolları

Kitleleri manipülasyona karşı dirençli kılmak, günümüzün belki de en kritik toplumsal hedeflerinden biridir. Bunu sağlamak için hem bireysel düzeyde hem de toplumsal düzeyde çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Aşağıda, manipülasyon karşısında alınabilecek başlıca önlemler ve direnç yolları ele alınmaktadır:

  • Dijital Okuryazarlık ve Eleştirel Medya Tüketimi: Sosyal medya ve internet çağında, dezenformasyonun etkisini kırmanın yolu, kullanıcıların bilinç düzeyini yükseltmektir. Her bireyin karşılaştığı içerikleri sorgulama alışkanlığı edinmesi, haber kaynaklarının güvenilirliğini değerlendirebilmesi gerekir. Uzmanlar, dijital okuryazarlığın bu konuda en etkili araç olduğunu vurgular: “Dijital okuryazarlık öğrenmek, sosyal medyada oluşan manipülasyonu önlemede yüksek oranda etkilidir. Kullanıcılar, karşılaştıkları içerikleri daha bilinçli ve eleştirel bir şekilde değerlendirirler.”. Bu bağlamda, eğitim kurumlarında müfredata “medya okuryazarlığı” dersleri konulması, kamu spotları ve kampanyalarla halkın sahte haberler konusunda bilinçlendirilmesi büyük önem taşır. Örneğin bir sosyal medya gönderisi çarpıcı bir iddia ortaya attığında, kullanıcı en azından başka kaynaklardan doğrulamayı öğrenmelidir. Doğrulama platformları (fact-checking) bu açıdan değerli bir kamusal işleve sahiptir. Günümüzde teyit.org, FactCheck gibi kuruluşlar, dolaşımdaki haber ve bilgilerin doğruluğunu kontrol edip yayınlamaktadır. Bu tip araçların kullanımını teşvik etmek, manipulasyonun panzehiridir.
  • Güvenilir ve Çoğulcu Bilgi Ekosistemi: Toplumda güvenilir kaynaklara erişim kolay olmalıdır. “Sosyal medyada karşınıza çıkan sahte hesaplar ve şüpheli paylaşımlara karşı dikkatli olun; en itibarlı bilgiler akademik kuruluşlar ve uzman görüşleridir” şeklindeki uyarılar son derece yerindedir. Bu nedenle, bağımsız medya kuruluşlarının yaşaması desteklenmeli, farklı bakış açılarını temsil eden yayın organları var olmalıdır. Tek bir merkezden çıkan bilgiye mecbur kalmak, kitleleri manipülasyona açık hale getirir. Şeffaflık da toplumsal bağışıklığı artırır: Devlet kurumlarının, şirketlerin, uluslararası örgütlerin faaliyetlerini şeffaf yürütmesi, komplo teorilerine zemin bırakmaz. Eğer bilgi saklanır ve yalan söylenirse, bunun ortaya çıkması manipülasyonların inandırıcılığını azaltır. Örneğin bir hükümetin hatasını kabul edip düzeltmesi, o konuda gelebilecek abartılı propaganda saldırılarından etkilenmeyi azaltacaktır.
  • Hukuki Düzenlemeler ve Platform Sorumluluğu: Sosyal medya şirketlerinin de dezenformasyon ve manipülasyona karşı sorumluluk alması gerekir. Bot hesapların otomatik tespiti ve silinmesi, koordineli sahte hesap ağlarının kapatılması, nefret söylemi ve provokatif yalanların hızlıca işaretlenmesi gibi önlemler önemlidir. Birçok demokrasi, son yıllarda sosyal medya platformlarını bu yönde düzenlemeye çalışmaktadır. Elbette bu düzenlemelerin ifade özgürlüğünü kısıtlamaması önemlidir; ancak şeffaf algoritmalar ve hesap doğrulama mekanizmaları, manipülatif aktörlerin etkisini kısıtlayabilir. Ayrıca seçim dönemlerinde sosyal medyada siyasi reklamların kurallara bağlanması (örn. kaynağının açık belirtilmesi, mikro-hedeflemenin sınırlandırılması) gibi önlemler de tartışılmaktadır.
  • Toplumsal Diyalog ve Kapsayıcılık: Kitlelerin manipüle edilmesindeki ana etkenlerden biri, toplum içindeki kutuplaşma ve diyalog eksikliğidir. Eğer farklı kesimler birbirini dinleyemez hale gelmişse, aradaki bağlar kopmuşsa, manipülatörler bu boşluğu doldurup karşılıklı korku ve nefret tohumları ekebilir. Buna karşılık, toplumsal diyalog kanallarının açık tutulması direnç yaratır. Farklı görüşten insanlar ortak paydalarda (örneğin mahalle düzeyinde sorunlar, ülke sevgisi, insani değerler) buluşabildiğinde, propagandanın “biz ve onlar” söylemi etkisini yitirir. Bu nedenle kutuplaşmayı azaltıcı, empati ve kapsayıcılık kültürünü artırıcı çabalar dolaylı da olsa manipülasyon karşıtı etki yapar. Mesela yerel forumlar, vatandaş meclisleri, karşıt görüşlü grupları bir araya getiren çalıştaylar düzenlenmesi, önyargıları kırarak toplumun bütünleşmesini sağlar. Bütünleşmiş bir toplumu yanıltmak, parçalı ve husumet dolu bir toplumu yanıltmaktan daha zordur.
  • Sivil İtaatsizlik ve Barışçıl Direniş Geleneği: Manipülasyonun amacı halkı gönüllü kulluğa razı etmekse, bunun panzehiri halkın gönüllü itaatsizliğidir. Tarih boyunca Gandhi’nin tuz yürüyüşünden Martin Luther King’in sivil haklar mücadelesine dek, barışçıl sivil itaatsizlik eylemleri kitlelerin haksız düzene “artık inanmıyoruz ve itaat etmiyoruz” deme biçimi olmuştur. La Boétie’nin de işaret ettiği gibi, tiranlık ancak kitlelerin rızasıyla ayakta durur; kitle bu rızayı çekerse tiranlık yıkılır. Bu anlayışın güncellenmesiyle, eğer bir toplum baskı ve yanlış bilgiyle yönetilmeye çalışılıyorsa, barışçıl protesto hakkını bilinçli şekilde kullanarak gerçeği savunmalıdır. Örneğin bir ülkede seçimlerle ilgili yalan haberler yayılıyorsa, insanlar oylarına sahip çıkmak için seçim gözlemine katılabilir, sosyal medyada gerçek sonuçları paylaşabilir. Ya da adaletsiz bir yasa geçirilmeye çalışılırken, hukukçular ve vatandaşlar barışçıl gösteriler ve kampanyalarla tepkilerini ortaya koyabilir. Bu tür bilinçli ve kararlı muhalefet pratikleri, manipülasyon perdesini yırtarak hakikati görünür kılar.
  • Kolektif Hafızanın Canlı Tutulması: Toplumlar geçmiş deneyimlerinden ders alırlarsa aynı tuzaklara tekrar tekrar düşmezler. Bu nedenle, özgürlükten gönüllü kulluğa geçişin tarihsel örneklerini unutmamak gerekir. Her ülkenin tarihinde böyle kırılma anları vardır; bunları akademi, eğitim ve medya yoluyla sürekli değerlendirmek, anmak, anlamak önemlidir. Mesela Türkiye’de yakın tarih deneyimleri, farklı dönemlerdeki otoriter sapmaları ve bunların sonuçlarını göstermektedir; bunları nesiller arası aktararak, genç kuşakların “bir daha asla” diyebilmeleri sağlanabilir. Almanya’nın Nazi geçmişiyle yüzleşmesi ve bunu eğitime dahil etmesi, bugün aşırı propagandalara karşı toplumsal bir bağışıklık oluşturmaya katkı vermiştir. Benzer şekilde Arap Baharı kuşağı, yaşanan hayal kırıklıklarını değerlendirip hataları tespit ederse, ilerideki hareketlerde daha temkinli ve dirençli olabilir.

Sonuç olarak, manipülasyon karşısında direnç, bilgiyle, bilinçle ve birliktelikle oluşur. Bireyler olarak yapacağımız en önemli şey, bilgi kaynaklarımızı çeşitlendirmek, her habere veya söze eleştirel bir gözle bakmak, kendi önyargılarımızın farkında olmak ve gerekirse yanlışa ortak olmaktansa çoğunluktan ayrılma cesaretini göstermektir. Toplum olarak ise yapılacak en etkili hamle, özgür ve eleştirel kurumları yaşatmak, korku ortamı oluşmasına izin vermemek, haksızlıklar karşısında ses çıkarma alışkanlığını sürdürmektir.

Sonuç

Özgürlük ve adalet mücadelesi, insanlığın bitmeyen hikâyesidir. Bu mücadelenin her kazanımı kıymetli, her kaybı ise öğreticidir. Kitlelerin kolektif bilinçdışı, bu hikâyede hem itici bir güç hem de zayıf bir karın gibidir. Derindeki korkular ve özlemler kitleleri zulme başkaldırtırken, yine aynı derindeki zaaflar onları yeni bir zulme boyun eğmeye sürükleyebilir. Özgürlükten gönüllü kulluğa geçiş, bir anlamda kitle psikolojisinin gölgesidir. Fransız Devrimi’nden Arap Baharı’na, bu gölge defalarca üzerimize düşmüştür. Fakat tarih tekerrür etmek zorunda değildir. La Boétie’nin yüzyıllar önce belirttiği gibi, tiranlık biz izin verirsek vardır.

Özgür bir toplum, ancak özgür bireylerin ve uyanık bir kolektif şuurun eseri olabilir. Günümüzde propaganda teknikleri her zamankinden sofistike olsa da, karşılığında bilinçlenme imkanları da artmıştır. Bilgiye erişimin bu kadar kolay olduğu bir çağda, yanlış bilgi de aynı hızla yayılıyor; fakat bu, doğru bilgiyi arayanlar için pes etme nedeni olmamalı, tam tersine daha fazla gayret sebebi olmalıdır. Kitleler, kendi zihinlerini korudukları ölçüde özgürdür. Kolektif bilinçdışını aydınlatmanın yolu, bireysel bilinç ışıklarını çoğaltmaktır.

Özgürlük ve adalet eylemlerinin başarıya ulaşması, ideallerin gerçekleşmesi için, her bireyin aklını ve vicdanını rehber edinmesi; her toplumsal grubun ötekini dinlemesi; hakikatin sesinin yalanın gürültüsünü bastırması gerekiyor. Bu da ancak eğitim, eleştirel düşünce, şeffaflık ve katılımcılıkla mümkün. Hiçbir toplum, “bize manipülasyon işlemez” diyerek rehavete kapılmamalı; zira en fazla güvendiklerimiz bile kitle psikolojisinin sürprizlerine maruz kalabilir. Tam da bu nedenle, özgürlük bilinci ve eleştirel kültür sürekli beslenmelidir.

Eğer bir gün kitleler, ne pahasına olursa olsun adaletten taviz vermemeye ve özgürlüğü güvenlik uğruna feda etmemeye karar verirse, gönüllü kulluk düzenleri çökecektir. Bu da ütopik bir temenni değil, tarihten ve insandan çıkarılan bir derstir. Umudu diri tutmak gerekirse, şunu söyleyebiliriz: Zulüm asla sonsuza kadar sürmez, çünkü kolektif bilinçdışının karanlığında bile özgürlük ışığı bütünüyle sönmez. Mühim olan, o ışığı bilgi ve bilinçle parlatmak, gönüllü kulluğun zincirlerini hem zihinlerde hem pratikte kırmaktır. Böylece özgürlük ve adalet talepleri, gerçekten özgür ve adil bir düzene evrilme şansını yakalayacaktır.

Kaynaklar

Aristoteles. Nikhomakos’a Etik. Çev. Saffet Babür, Bilgesu, 2020

Aristoteles. Büyük Etik Magna Moralia. Çev. Y. Gurur Sev, Ketebe, 2024

Aristoteles. Politika. Çev. Y. Gurur Sev, Ketebe, 2024

Carl Gustav Jung. Arketipler ve Kolektif Bilinçdışı. Çev. Canberk Şeref, Pinhan Yayıncılık, 2025

Carl Gustav Jung. Bilinç ve Bilinçdışı. Çev. Canberk Şeref, Pinhan Yayıncılık, 2022

Edward Bernays. Propaganda. Çev. Sevinç Seyla Tezcan, Pegasus Yayınları, 2023

Emile Durkheim. Pragmacılık ve Toplumbilim. Çev. Özer Ozankaya, Cem Yayınevi, 2023

Emile Durkheim. Toplumsal İşbölümü. Çev. Özer Ozankaya, Cem Yayınevi, 2023

Emile Durkheim. Sosyoloji ve Eylem. Çev. Özer Ozankaya, Cem Yayınevi, 2021

Eric Fromm. Özgürlükten Kaçış. Çev. Şemsa Yeğin, Say Yayınları, 2017

Etienne de La Boetie. Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev. Çev. Ayşe Meral, Alfa Yayınları, 2022

Gustave le Bon. Kitleler Psikoloji. Çev. Erkan Ataçay, Bilgesu, 2019

Gustave le Bon. Devrimin Psikolojisi. Çev. Ayten Gündoğdu, Scala, 2020

Hannah Arendt. Zihnin Yaşamı. Çev. İsmail Ilgar, İletişim Yayınları, 2018

Hannah Arendt. Geçmişle Gelecek Arasında. Çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, 2020

Hannah Arendt. İnsanlık Durumu. Çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, 2021

Isaiah Berlin. İki Özgürlük Kavramı. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/791610

Immanuel Kant. Aydınlanma Nedir?. Çev. Mehmet Barış Albayrak, Albaraka Yayınları, 2023

John Stuart Mill. Faydacılık, Çev. Gökhan Murteza, Pinhan Yayıncılık, 2017

John Stuart Mill. Özgürlük Üzerine, Çev. Nerkan Tartıcı, Liberus, 2021

John Locke. Yönetim Üzerine İki İnceleme. Çev. Ömer Saruhanlıoğlu, Litera, 2020

John Locke. İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme. Çev. Vehbi Hacıkadiroğlu, Serbest Kitaplar, 2020

John Rawls. Bir Adalet Teorisi, Çev. Vedat Ahsen Coşar, Phoenix Yayınevi, 2024

John Rawls. Hakkaniyet Olarak Adalet, Çev. Osman Baş, Pinhan Yayıncılık, 2024

Platon. Devlet. Çev. Sebahattin Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Yayınları, 2008

 

Diğer Kaynaklar

Arslan TOPAKKAYA. ADALET KAVRAMI BAĞLAMINDA ARİSTOTELES – PLATON KARŞILAŞTIRMASI. no. 6, FLSF Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2008, pp. 27–46.

Azad BARIŞ. Özgürlük Kavramının Kuramsal Çerçevesi ve Politik Alanla Kökensel İlişkisi. https://demokratikmodernite.org 09.05.2022

Hilmi ÖZDEN. Kolektif Bilinç Dışı ve Kitleler Psikolojisi. https://www.kirmizilar.com/author/hilmi-ozden/ 31.07.2022

Nuri Paşa ÖZER. PROPAGANDADA YÖNTEMLER, ARAÇLAR VE BİR PROPAGANDA MODELİ OLARAK; HERMAN VE CHOMSKY PROPAGANDA MODELİ. no. 1, Kritik İletişim Çalışmaları Dergisi, 2019, pp. 15–30.

Erata Z, Paşaoğlu MT. Fransız ve Rus Devrimi Özelinde Alttan Devrimlerin Otoriter Yönetimlere Dönüşme Nedenleri. TESAM Akademi Dergisi. 2023;10(1) pp. 327-55.

Orhan Volkan TAMER. Fransız Devrimi ve Terör Dönemi: Seküler Devlet Kilisenin Karşısında. https://www.yeniyaklasimlar.org/?d=10975 14.07.2020

Atabay Gökbörü. 1789 Fransız Devrimi’nin Nedenleri ve Sonuçları. https://evrenatlasi.com.tr/kultur/1789-fransiz-devrimi-nedenleri-ve-sonuclari 03.09.2019

Bilal SAMBUR. https://www.indyturk.com/node/392846 30.07.2021

Yunus KÖSEOĞLU-Hamza AL. Bir Siyasal Propaganda Aracı Olarak Sosyal Medya. Akademik İncelemeler Dergisi (Journal of Academic Inquiries) Cilt/Volume: 8, Sayı/Number: 3, Yıl/Year: 2013

Bir yanıt yazın