Oluş Ve Bozuluş Ekseninde Köksüzlüğün İfadesi Olarak “Yeni” Kavramı

e6b7b31756f060b2f3c8e7a40df55266

Felsefe tarihi, en genel anlamıyla, değişim ile sabite arasındaki ilişkinin tartışma tarihidir. Bir tarafta varlığın temelinde değişmeyen hakikatlerin bulunduğunu savunan anlayışlar, diğer tarafta ise oluşu ve değişimi merkeze alan yaklaşımlar yer alır. Elbette hiçbir ciddi filozof, günlük hayatta değişimin varlığını inkâr etmez. Tartışma, değişimin kendisi değil; değişimin mutlaklaştırılıp mutlaklaştırılamayacağı üzerinedir.

Değişimi ontolojik ilke hâline getiren düşüncenin en önemli temsilcilerinden biri Herakleitos’tur. Daha sonraki dönemlerde Hegel, değişimi diyalektik bir tarih anlayışı içerisinde yeniden yorumlamış; Marx ise bu diyalektiği maddi temelde yeniden inşa ederek tarihsel materyalizmin merkezine yerleştirmiştir. Böylece tarih, sürekli kendisini aşan ve ileriye doğru ilerleyen bir süreç olarak okunmaya başlanmıştır.

Ancak mutlak değişim düşüncesi kendi içinde ciddi bir felsefi güçlük taşır. Çünkü “her şey değişmektedir” önermesi doğruysa, bu önermenin kendisi de değişmek zorundadır. O hâlde değişmeyen evrensel bir ilke olarak nasıl ileri sürülebilir? Başka bir ifadeyle, değişimin kendisini ifade edebilmek için bile değişmeyen birtakım ilkelere ihtiyaç vardır. Bu nedenle değişimin varlığını kabul etmek başka, değişimi mutlaklaştırmak bambaşka bir iddiadır.

Modern dünyada “yeni” kavramına yüklenen anlam da büyük ölçüde bu değişim merkezli dünya görüşünün ürünüdür. Yeni olanın daima ileriyi, ilerinin de daima daha iyiyi temsil ettiği varsayılmış; böylece “yeni” kavramı neredeyse sorgulanamaz bir değer hâline getirilmiştir. Oysa felsefi açıdan bakıldığında, yeni olmak tek başına ne doğruluğun ne de iyiliğin ölçüsüdür. Asıl mesele, bir düşüncenin veya kurumun ne kadar yeni olduğu değil; hangi hakikate, hangi insan anlayışına ve hangi köklü ilkelere dayandığıdır.

**

“Yeni” kavramının modern dünyada büyüleyici bir etkisi vardır. Çoğu zaman yeni olanın kendiliğinden daha iyi, daha doğru ve daha değerli olduğu varsayılır. Oysa “yeni” olmak ile “iyi” olmak aynı şey değildir. Yenilik, ancak neyi yenilediği ve hangi temele dayandığı ölçüsünde anlam kazanır.

Bunun en açık örneğini tarihî eserlerde görürüz. Bir tarihî eser, eski olduğu için kıymetlidir. Çünkü o, bir kültürün, bir medeniyetin ve insanlığın hafızasını taşır. Kimse tarihî bir eseri “eski olduğu için atalım, yerine yenisini yapalım” demez. Demek ki her alanda yenilik başlı başına bir değer değildir.

Aslında “yeni” kavramı, modern ilerleme fikrinin uzantısıdır. Teknolojide yeni ürünler daha kullanışlı olabilir; bu doğrudur. Ancak bu durum, eskinin mutlaka kötü olduğu anlamına gelmez. Modern zihniyet zamanla şu düşünceyi yerleştirmiştir: “Yeni olan iyidir, eski olan ise aşılması gereken bir engeldir.” Oysa bu genelleme doğru değildir.

Bugün “yeni” adıyla ortaya çıkan her siyasi hareketin, her fikrin ve her projenin önce kendisine şu soruyu sorması gerekir: Neyi yeniliyoruz? Neden yeniliyoruz? Yeni olan şey hangi insani, ahlaki ve medeniyet değerine dayanmaktadır? Eğer bu soruların cevabı yoksa, “yeni” sözcüğü yalnızca bir reklam sloganından ibaret kalacaktır.

Tarih bize şunu göstermektedir: Köksüz olan hiçbir düşünce uzun ömürlü olamamıştır. Belki “yeni” diye ortaya çıkmıştır; fakat geçmişle, insan tabiatıyla ve köklü değerlerle bağ kuramadığı için kısa sürede unutulmuştur. Bu yüzden “yeni fikir” yerine bazen “türedi fikir” demek daha açıklayıcı olabilir. Çünkü türedi olanın kökü yoktur; kökü olmayanın ise kalıcılığı da olmaz.

Özellikle değerler alanında “yeni değer” üretmekten söz etmek isabetli değildir. Değerler, modaya göre değişen şeyler değildir. Adalet, merhamet, doğruluk, emanet, haysiyet ve dürüstlük gibi temel ilkeler insanlık tarihi boyunca değerini korumuştur. Bunlara yeni anlamlar yüklenebilir, yeni yorumlar getirilebilir; fakat değerin kendisi eskidiği için terk edilmez. Tam tersine, köklü olduğu için yaşar.

Bu sebeple tartışmamız gereken şey “eski mi, yeni mi?” sorusu değildir. Asıl mesele, köklü olan ile köksüz olanı; değişmeyen ilkeler ile değişen uygulamaları birbirinden ayırabilmektir. İnsanlığın ortak vicdanında yer etmiş temel değerler değişmez. Değişen ise bu değerlerin hayata uygulanış biçimleridir.

Modern çağ ise hayatın neredeyse her alanını değişim üzerine kurmuştur. Sürekli değişmek, sürekli yenilenmek ve sürekli farklı olmak bir erdem gibi sunulmaktadır. Oysa her değişim iyi ve olumlu değildir. Bazen değişim, bir bozulmanın başka adıdır.

Bizim geleneğimizde bunun karşılığı “değiştirmek” değil, “ihya etmektir.” İhya; özü koruyarak yeniden canlandırmaktır. Çünkü bazen değişmeyen hakikatler bile yanlış yorumlar ve hatalı uygulamalar sebebiyle asli maksadından uzaklaştırılabilir. Yapılması gereken, onları terk etmek değil; yeniden ihya etmektir.

Bu yüzden sırf adında “yeni” kelimesi bulunduğu için hiçbir hareket, hiçbir parti ve hiçbir düşünce kendiliğinden değer kazanmaz. Asıl soru şudur: Hangi kökten besleniyorsunuz? Hangi sabitelere dayanıyorsunuz? Hangi insan anlayışını temsil ediyorsunuz? Hangi hakikati yaşatmaya çalışıyorsunuz?

Çünkü insanı ve toplumu ayakta tutan şey, sürekli değişmek değil; değişimin içinde değişmeyen hakikati koruyabilmektir.

Sonuç olarak mesele, değişime karşı çıkmak ya da geçmişi mutlaklaştırmak değildir. Hayatın tabiatında değişim vardır; ancak değişimin kendisi bir değer değildir. Değişimi anlamlı kılan, hangi ilkelere bağlı kaldığı ve neyi koruyarak gerçekleştiğidir. Köklerinden kopan her yenilik, kısa süreli bir heyecan üretebilir; fakat kalıcı bir medeniyet inşa edemez. Buna karşılık değişmeyen hakikatler ve köklü değerler, her çağda yeniden yorumlanabilir, yeniden ihya edilebilir ve yeni şartlar içinde yeniden hayat bulabilir.

Bu nedenle asıl sorulması gereken soru, “Yeni olan nedir?” değil, “Yeni olan hangi hakikatin devamıdır?” sorusudur. Çünkü insanlık tarihini ileriye taşıyan şey, köklerini inkâr eden yenilikler değil; değişmeyen hakikatleri çağın diliyle yeniden ifade edebilen düşüncelerdir. Gerçek yenilik, geçmişi yıkmakta değil; köklü olanı bugünün imkânlarıyla yeniden anlamlandırabilmektedir.

Medeniyet, değişimin kendisini temsil etmez; değişimin içinde değişmeyeni temsil eder. Görünenin ardındaki görünmeyeni, geçicinin içindeki kalıcıyı ve zamanın ötesindeki hakikati yaşatabildiği ölçüde medeniyet olmayı sürdürür.

Bu nedenle, “yeni” sloganıyla ortaya çıkan her düşünce, hareket veya siyasi oluşum öncelikle hangi köklere dayandığını açıklamak zorundadır. Çünkü kökü olmayan bir yenilik, yalnızca zamansal bir farklılığı ifade eder; ontolojik ve ahlaki bir derinlik taşımaz.

Modern pozitivist ilerleme anlayışı ise büyük ölçüde kökü değil, kopuşu yüceltir. Eskiyi çoğu zaman aşılması gereken bir yük, yeniyi ise kendiliğinden daha ileri ve daha iyi kabul eder. Oysa bir düşüncenin değerini belirleyen şey yeni olması değil, hakikatle, insan tabiatıyla ve kalıcı değerlerle kurduğu ilişkidir.

Köklerinden koparılan her düşünce, başlangıçta dikkat çekebilir; hatta bir süre heyecan da uyandırabilir. Ancak insanlık tarihi göstermektedir ki, kalıcılık sloganlardan değil, köklerden beslenir. Hakikate yaslanmayan ve kendisini süreklilik içinde temellendiremeyen hareketler, saman alevi gibi bir an parlayıp kısa sürede sönmeye mahkûmdur.