ÜMMETİN ORTAK VAZİFESİ
“Ümmet”, anne anlamına gelen ‘ümm’ kelimesinden türemiştir diyenler vardır. “Ümm”, bir şeyin meydana gelmesine, terbiyesine, ıslahına veya başlangıcına temel olan köküne verilen isimdir. “Ümm” kelimesi Kur’an’da kelime anlamıyla hem anne, hem de ana, asıl, temel, uygun karşılık anlamlarında geçmektedir. “Ümmet”, sözlükte, cemaat, yol, din, nesil veya topluluk demektir. Çoğulu ‘ümem’dir. Aslında ‘ümmet’ kelimesi bir çoğunluğu, bir cemaati ifade ederken, ‘ümem’ sözcüğü, çoğulun çoğulu gibidir. ‘Ümmet’ kavram olarak, kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk sonucunda aynı yerde, aynı zamanda veya aynı dine uymak sûretiyle bir arada yaşayan insan topluluğudur. Bu tanımdan hareketle birçok müslüman bilgin, ‘ümmet’ kelimesiyle İslâm’a inanan toplulukların kast edildiği görüşündedir.(Ahmed Kalkan, Ümmet md.). Ümmet kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de millet, zaman, önder ve din anlamında da kullanılır.
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk (ümmet) bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”(Al-i İmrân 3/104). Ümmet tabiri burada “topluma önderlik edecek olan grup” anlamına gelmektedir. “Ey rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olacak bir ümmet çıkar. Bize ibadet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et. Şüphesiz tevbeleri kabul eden, merhameti bol olan yalnız sensin.“(Bakara 2/128). Ümmet, çoğu aynı kökten gelen, önceki kuşaklardan devralınan özelliklerin veya ortak menfaat ve ideallerin ya da din, zaman, vatan gibi faktörlerin bir araya getirdiği insan topluluğunu ifade eder. Dinî anlamda bir peygambere inanıp onun yolundan giden cemaate, ilâhî dinlere mensup kavimler topluluğuna ümmet denir. Muhammed ümmeti, İslâm ümmeti, hıristiyan ümmeti gibi. Yüce Allah müslümanların içinde onlara önderlik edecek, birlik ve beraberliklerini sağlayacak, onlara iyiliği emredecek, onları kötülükten sakındıracak, insanları İslâm’a çağıracak bir sosyal kontrol mekanizmasının bulunmasını istemektedir. Müfessirler müslümanların böyle bir kurumu oluşturmalarının farz-ı kifâye olduğunu belirtmişlerdir. Bu görev yerine getirilmediği takdirde, görevin özelliğine göre o topluluğu meydana getiren yükümlülük çağındaki bütün müslümanlar bu ihmalden dolayı sorumlu olurlar (Elmalılı, II, 1155).
“İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık…“(Bakara 2/143). Allah, müslümanları “vasat bir ümmet” yapmıştır. “Sırât-ı müstakîm”in, “her türlü eğrilik, aşırılık ve sapıklıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, ılımlı ve dengeli bir yol, bir inanç ve yaşama biçimi” anlamına geldiği bilinmektedir. Vasat ümmet de aynı şekilde “ifrat (aşırılık)ve tefritlerden (gericilik) korunarak inancında, ahlâkında, her türlü tutum ve davranışlarında doğruluk, dürüstlük ve adalet çizgisinde kalmayı başaran dengeli, sağduyulu, ölçülü, insaflı ve uyumlu nesil, toplum” anlamına gelir. İslâm’dan önceki dönemlerde genellikle yahudiler ve müşrik Araplar gibi bazı toplumlar mâneviyattan büsbütün uzaklaşarak tamamen dünyevîleşmişler, materyalist bir hayat anlayışına sapmışlardı. Hıristiyanlar, Mecûsîler ve çeşitli Hint tarikatlarına mensup olanlar gibi bazı topluluklar da dünyevî ve bedensel lezzetlere büsbütün sırt çevirerek kendilerini koyu bir ruhaniyete kaptırmışlardı. İşte İslâm dini bütün bu aşırılıkları reddederek ılımlı ve dengeli bir din ve dünya anlayışı getirdi; bu anlayışa uygun bir toplum yapısı gerçekleştirdi. (Kur’an Yolu Tefsiri).
“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da inanmış olsalardı elbette onlar için hayırlı olurdu; içlerinden inananlar da var, fakat çoğu yoldan çıkmıştır.”(Al-i İmrân 3/110). Bu âyet, iyilik yolunda insanlığa önder ve örnek olmayı hak eden müslümanların başlıca özelliklerini saymaktadır. Müslümanlar Allah’a iman ederler. Aynı zamanda peygambere, kitaba, âhiret gününde hesap vereceklerine ve diğer iman esaslarına inanırlar. Müslümanlar güzel ahlâka sahiptirler; iyiliği emreder, kötülüğü engellerler ve imanlarının gereğini yerine getirirler. İman etmek ve salih amel sahibi olmak, aşırılık ve sapkınlıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, mûtedil ve dengeli tutum ve davranışları sebebiyle insanlığa örnek ve rehber olmayı hak etmek demektir. Nitekim Bakara sûresinin 143. âyetinde “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık” buyurulmuştur. Yani yüce Allah müminleri dengeli, uyumlu, mûtedil, hayırlı bir ümmet kılmıştır. Hz. Peygamber güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş bir peygamber olduğu gibi, ümmeti de bu ahlâkı yaşamak ve insanlığa öğretmek için görevlendirilmiş en hayırlı ümmettir.
Kur’an’da da geçtiği gibi gerçek anlamda bir ümmet olmanın belirleyici vasıfları iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, hak ve adaleti gerçekleştirmek, insanlığa şahit olmak, önder, öncü ve lider olmaktır. Elmalılı Hamdi Yazır ümmet kavramını şöyle açıklanmıştır: “Ümmet, imam kökünden alınmış bir çoğul isimdir ki çeşitli insan gruplarına önder olan ve kendisine uyulan bir cemaat demektir. Yani bir imamın çevresinde sağlam bir birlik oluşturup düzenli bir şekilde faaliyet gösteren ve bu şekilde çeşitli insan grupları üzerine hakim olan bir topluluktur. Diğer bir tabirle ümmet imameti kübra sahibi cemaattir. Cemaatlere göre ümmet, hakim bir milletin fertlerinden meydana gelmiş olan bir sosyal gruptur. Bu şekilde hayra davet ve iyiliği emir, kötülüğü de men edecek bir topluluk ve imamet (önderlik) teşkili, müslümanların imandan sonra ilk dini farizalardır. Bu farizayı yerine getirebilen müslümanlardır ki (ulaike humu’l-muflihun) ayeti gereğince kurtuluşa ererler. Yoksa “ancak müslümanlar olarak ölün!” ayetinin manası müşkil ve imkansız olur.”(Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Cilt: 1, s. 419). “Bir zamanlar Rabbi İbrahim´i bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara önder yapacağım, demişti. Soyumdan da (önderler yap, yâ Rabbi!) dedi. Allah: Ahdim zalimlere erişmez (onlar için söz vermem) buyurdu.” (Bakara 2/124). Hz. İbrahim’e verilen ve O’nun da soyu için istediği önderlik böyle bir önderliktir. Âdil bir önderliktir. Zaten âyetin sonunda Allah zalimlere önderlik vermem diyor. Zulüm imamete, önderliğe engeldir. Allah’ın istediği önderlik âdil önderliktir ve bu önderlik sâdece İslâm ümmeti için değil, tüm insanlık için hatta tüm evren içindir.
Kur’an’ın ifadesiyle İslâm ümmeti bir bütündür ve Kur’an etrafında birlik, beraberlik oluşturmaktadırlar. Ümmet, belli bir inanç, ideal, ülkü ve dünya görüşü etrafında birleşen topluluk demektir. İslâm literatüründe ümmet kavramı daha çok İslâm’a gönül vermiş müslüman toplumunu ifade eder. Bütün müslümanlar bu topluluğun gönüllü birer üyesidir. Müslümanların imamı, önderi Hz.Muhammed (sav), kitapları Kur’ân-ı Kerim, vatanı İslâm’ı yaşayabildikleri, hayata hâkim kılabildikleri her yer, hedefleri İslâm’ın gerçek uygulayıcıları olarak diğer insanlar üzerine Hakk’ın şâhitleri olmak ve dünyaya adaleti hakim kılarak bu imtihanı kazanmaktır. İslâm ümmeti, siyasi yönden güç sahibi olduğu yerlere İslâm diyarı (Dâru’l-İslâm) adını verir ve İslâm’ın bütün yönleriyle ancak böyle yerlerde tam olarak yaşanabileceğini bilir. Dolayısıyla mücadelesi de, böyle bir yeri varsa korumak, yoksa oluşturmak için gayret etmektir. Dinin bütünüyle yaşaması için devlet, güç gereklidir. İslâm sadece bireysel olarak yaşanacak bir din değildir. Dolayısıyla müslümanların bir an önce birlik ve beraberliklerini olusturmaları çok öncelikli bir görevdir.
