İSTİŞARE, ŞEFFAFLIK VE HESAP VEREBİLİRLİK ANLAYIŞININ EKSİKLİĞİ

istisare2-702x336

Toplumların güçlü, adil ve uzun ömürlü olmasının temel şartlarından biri, yönetenlerle yönetilenler arasında güven ilişkisinin kurulmasıdır. Bu güven ise ancak istişare, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerinin hayata geçirilmesiyle mümkün olur. İslâm, sadece bireysel ibadetleri düzenleyen bir din değil; aynı zamanda toplumsal hayatın bütün alanlarında adalet, emanet ve sorumluluk esaslarını belirleyen ilahî bir hayat nizamıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de yönetim anlayışının temel ilkeleri arasında adalet, ehliyet, istişare, doğruluk ve emanet öne çıkar. Günümüzde ise birçok kurumda ve toplumda bu ilkelerin yeterince işletilememesi; güven kaybına, yolsuzluğa, kutuplaşmaya, israfa ve toplumsal çözülmeye yol açmaktadır.

İstişare (şûrâ): Bir konuda doğru karara ulaşmak amacıyla bilgi ve tecrübe sahibi kimselerin görüşlerine başvurmaktır. Kelime olarak “şevr” kökünden gelir ve “balı kovandan çıkarmak” anlamıyla ilişkilidir. Nasıl ki bal özdür, istişare de fikirlerin özünü ortaya çıkarır. Kur’ân’da müminlerin temel vasıflarından biri şöyle ifade edilir. “Onların işleri aralarında istişare iledir.” (Şûrâ 42/38). Bir başka ayette Allah Peygamberine şöyle buyurur. “...İş konusunda onlarla istişare et. Karar verdiğinde ise Allah’a tevekkül et.” (Âl-i İmrân 3/159). Bu ayet oldukça dikkat çekicidir. Çünkü Uhud Savaşı’nda alınan karar neticesinde ağır kayıplar yaşanmasına rağmen Allah Rasûlü’ne istişare etmesini emretmektedir. Bu durum istişarenin yalnızca başarı zamanlarında değil, hata ve kayıp sonrasında da vazgeçilmez bir ilke olduğunu göstermektedir. Hz. Muhammed (sav) birçok konuda ashabıyla istişare etmiştir.

Bedir Savaşı öncesinde ordugâhın belirlenmesi

– Uhud Savaşı’nda, çoğunluğun görüşüne uyup şehir dışına çıkılması

– Hendek Savaşı’nda Selmân-ı Fârisî’nin hendek teklifinin kabul edilmesi

– Hudeybiye Antlaşması sonrasında Ümmü Seleme validemizin tavsiyesine uyması

Bütün bunlar göstermektedir ki vahiy alan bir peygamber bile ümmetine danışmak durumundadır. Bilgi kaynağı Allah olmasına rağmen insanlara, beraber hareket ettiği kimselere danışması, onların fikirlerini alması gerekiyor. Bu danışmanın, istişarenin ve ilgili kimselerin görüşünü almanın önemini ortaya koymaktadır.

Şeffaflık: Yapılan işlerin gizlenmeden, açık, anlaşılır ve denetlenebilir şekilde açıkça yürütülmesidir. İslâm’da şeffaflık; emanetin korunması, kul hakkının gözetilmesi, kamu malının korunması, doğruluk, dürüstlük ilkeleriyle doğrudan ilişkilidir. “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder.” (Nisâ 4/58). Emanet ve liyakat konusuna vurgu yapılmıştır. Bir başka ayette: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ 17/36).

İşin ehil olmayan verilmemesi ve ehil olmayanın da işi kabul etmemesi gerekir. Zira bunlar sorumluluk gerektirir.

Hesap verebilirlik: İslâm’da herkes yaptıklarından sorumludur. “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Kim de zerre kadar kötülük işlerse onu görür.” (Zilzâl 99/7-8). Başka bir ayette; “Her nefis kazandığına karşılık bir rehinedir.” (Müddessir 74/38). Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur. “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” (Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâre, 20).

Bu hadis yalnız yöneticileri değil; anne-babayı, öğretmeni, işvereni, memuru, yöneticiyi, siyasetçiyi aynı derecede sorumluluk altına almaktadır. Hz. Ebû Bekir halife seçildiğinde şöyle demiştir. “Ben doğru gidersem bana yardım edin; eğrilirsem beni düzeltin.” Hz. Ömer ise: “Eğer bende eğrilik görürseniz ne yaparsınız?” Bir sahâbî “Kılıcımızla seni doğrulturuz.” demiştir. Hz. Ömer de; “Allah’a hamdolsun ki ümmetimde beni düzeltecek insanlar vardır.” cevabını vermiştir. Bu örnekler yöneticilerin eleştiriden korkmaması gerektiğini göstermektedir.

İstişarenin terk edilmesi; tek adam anlayışını güçlendirir, hata ihtimalini artırır, liyakati zayıflatır, kutuplaşmayı artırır, ortak aklı yok eder, güveni sarsar, üretkenliği azaltır. Kur’ân Firavun’u şöyle anlatır. “Firavun kavmini küçümsedi; onlar da ona itaat ettiler.” (Zuhruf 43/54). Burada istişarenin olmadığı baskıcı yönetim anlayışına işaret edilmektedir. Şeffaflığın olmadığı kurumlarda; yolsuzluk artar, kayırmacılık yaygınlaşır,  kamu malı israf edilir, dedikodu çoğalır, güven azalır, verim düşer. Kur’ân kamu malını haksız yemeyi ağır şekilde yasaklar. “Aranızda mallarınızı haksız yollarla yemeyin.” (Bakara 2/188). Hesap sorulmayan yerde; güç yozlaşır, kibir gelişir, zulüm artar, israf yaygınlaşır, adalet zayıflar. Hz. Ömer’ e atfedilen şu sözü bu anlayışı özetler. “Muhammed’i hak ile gönderene yemin ederim ki, Fırat’ın kıyısında bir deve sahipsiz olarak telef olsa, Allah’ın bundan dolayı Hattâboğullarını hesaba çekmesinden korkarım.” (Tarihü’t-Taberî, III, 272). Bu söz yöneticilikte sorumluluk bilincinin en güzel örneklerinden biridir. Modern toplumlarda birçok kurumda şu sorunlar görülmektedir:

Kapalı yönetim anlayışı

– Bilginin gizlenmesi

– Liyakatin ihmal edilmesi

– Adam kayırma

– Kurum içi iletişim eksikliği

– Eleştiriye tahammülsüzlük

– Hesap vermekten kaçınma

– Kurumsal denetimin zayıflaması

– Güven krizleri

– Toplumsal kutuplaşma

Bu problemler sadece devlet kurumlarında değil; ailede, vakıflarda, derneklerde, şirketlerde ve eğitim kurumlarında da görülebilmektedir.

Çözüm Önerileri: İslâm’ın ortaya koyduğu ilkeler doğrultusunda şu adımlar önem taşımaktadır:

– İstişare mekanizmalarının güçlendirilmesi.

– Liyakatin esas alınması.

– Kamu kaynaklarının şeffaf yönetilmesi.

– Bağımsız denetim mekanizmalarının işletilmesi.

– Yöneticilerin hesap vermeyi görev kabul etmesi.

– Eleştiri anlayışının geliştirilmesi.

– Emanet bilincinin güçlendirilmesi.

– İsrafın önlenmesi.

– Gençlere istişare anlayışının öğretilmesi.

– Kurumlarda etik ilkelerin yaygınlaştırılması.

İstişare, şeffaflık ve hesap verebilirlik; İslâm’ın öngördüğü adil toplum düzeninin vazgeçilmez sütunlarıdır. Bu ilkeler yalnızca yöneticilere değil, aile reisinden öğretmene, işverenden kamu görevlisine kadar herkes için bağlayıcı ahlâkî ve dinî sorumluluklardır. Kur’ân’ın emanet, adalet ve şûrâ ilkeleri; Hz. Peygamber’in uygulamaları ve Hulefâ-yi Râşidîn’in örnek yönetim anlayışı, Müslüman toplumların her dönemde başvurması gereken temel rehberlerdir. Bu değerlerin ihmal edildiği toplumlarda güven zedelenir, adalet yara alır ve toplumsal huzur bozulur. Buna karşılık istişarenin yaygınlaştığı, yönetimin şeffaf olduğu ve herkesin hesap verebilirliği benimsediği bir toplumda hem kurumlar güçlenir hem de insanlar arasında güven, dayanışma ve adalet kökleşir. Bu sebeple söz konusu ilkeler, sadece iyi yönetimin değil, aynı zamanda kulluk bilincinin ve ahlâkî olgunluğun da ayrılmaz bir parçasıdır.