Psikolojide Özbakım (self care) Neden Yeterli Değildir? Gerçek İyi Oluşun Doğası
Özet
Özbakım (self-care) kavramı—öncülü olan kişisel gelişim (self-help) anlayışı gibi—çağdaş dünyadaki manevi boşluk nedeniyle ortaya çıkmıştır. Günümüzde yaygınlık gösteren büyüyen ruh sağlığı krizi, insanlığın karşı karşıya bulunduğu daha geniş varoluşsal açmazdan ayrı düşünülemez. Ana akım psikoloji ve onun terapi yaklaşımları bu sorunları ele almakta yetersiz kalmış; bunun sonucunda özbakım yöntemlerinin kaçınılmaz yükselişine tanık olunmuştur.
İnsanlığın farklı manevi geleneklerinde bu tür uygulamalar her zaman mevcut olmuştur; ancak bunlar değişmez biçimde bir dinî geleneğe ve onun kutsal psikolojisine dayanmıştır. İnsan bu köklerden ne kadar uzaklaştırılırsa, özbakıma duyulan ihtiyaç da o kadar artmaktadır. Günümüzde özbakıma yönelik saplantılı ilgi, aslında modern insanın kutsal olanla bağını yitirmesi sonucu bütünlüğü yeniden arayışının fark edilmemiş bir tezahürüdür.
Anahtar Kelimeler: Özbakım • Kişisel Gelişim • Psikoloji • Ruh Sağlığı • Din
Giriş
Bugün her yerde “özbakım”dan (self-care) söz edildiğini duyuyoruz. Bu kavram, ana akım toplumun her alanına girmiş, günümüzün hâkim kültürü tarafından benimsenen “terapötik” anlayışın seküler bir mantrası hâline gelmiştir. Sürekli olarak özbakım uygulamamız gerektiği söylenmektedir. Bunun tam olarak neyi içerdiği ise çoğu zaman açıklanmaz; yalnızca bizim için işe yarayan her ne ise onu yapmamız tavsiye edilir. Hatta bunu ne kadar çok yaparsak o kadar iyi olacağı söylenmektedir.
Özbakım belirsiz bir kavramdır ve nadiren şu soru sorulur: Bakımını yapmaya çalıştığımız “benlik” (self) nedir? Özbakım artık yalnızca farkındalık (mindfulness), doğa yürüyüşleri, meditasyon uygulamaları, yoga ya da günlük tutmakla sınırlı değildir; bugün neredeyse her şey özbakım olarak görülmektedir: sağlıklı beslenmek ya da kendini şımartırcasına yemek yemek, yalnız kalmak ya da sosyalleşmek, egzersiz yapmak ya da dinlenmek (“kendime zaman ayırmak”), alışveriş yapmak ya da sadeleşmek… Kısacası her şey bu her şeyi kapsayan başlık altında kendine yer bulmaktadır.
Yeni Çağ (New Age) hareketinin önceki biçimleri ile kişisel gelişim (self-help) anlayışı arasında bazı benzerlikleri tespit etmek zor değildir. Günümüzde özbakıma yönelik saplantılı ilgi, eksiklik çağrışımı yaptığı düşünülen eski kavramın ustaca yeniden markalaştırılmış bir biçimi gibi görünmektedir. Buna karşılık “özbakım”, her şeyin zaten olduğu gibi iyi olduğu izlenimini vermektedir. Bu yaklaşım, benliğe aşırı derecede odaklanılması ve onun insanî potansiyelimizi gerçekleştirme kapasitesine bütünüyle güvenilmesiyle kendini göstermektedir; sanki varoluşumuzun gerçek anlamı bundan ibaretmiş gibi. Oysa benliğe bütünüyle güvenmek, bu potansiyelin aslında bize ait olmayıp, deyim yerindeyse İlâhî Olan tarafından bize emanet edilmiş olduğunu unutmak demektir. Bu nedenle gerçek özbakımla onun sahte modern ikameleri arasında temel bir ayrım yapılması gerekmektedir.
İnsan hayatında kutsal bir yönelimin bulunmadığı durumlarda özbakım, geleneksel manevî uygulamaların seküler bir ikamesi hâline gelmiştir. Bizi İlâhî hakikate uygun hâle getiren geleneksel erdemleri uygulamak yerine, modern hayatın giderek kaotikleşen şartlarına verdiğimiz tepkileri yönetmeye yönelik—keyfî ve bireyci—teknikler öğretilmektedir. Geleneksel normların bu tersine çevrilmesi, “terapötik kültür”ün yükselişine ve modern çağda insanın yalnızca “psikolojik” terimlerle tanımlanmasına katkıda bulunmuştur. Bunların tamamı, içinde bulunduğumuz ruhsal krizi doğuran gerilemenin işaretleridir.
Hiç kimse kendimize özen göstermenin gerekli olduğunu inkâr etmeyecektir. Ancak bu, ancak Ruh, nefis (veya can) ve bedenden oluşan bütün benliğe yöneldiğimiz ve kendi manevî boyutumuzla yeniden bağ kurduğumuz takdirde doğru biçimde gerçekleştirilebilir. Aşkın ihtiyaçlarımızı ihmal ettiğimiz sürece kendimizi geliştirmeye yönelik her girişim eksik kalacaktır. Gerçek özbakımla kendini şımartma arasındaki farkın ortaya konulması gerekir. Gerçek özbakım, insanın iyi oluşunu destekleyen şeydir; buna karşılık kendini şımartma, sonuçlarını dikkate almaksızın arzularına teslim olmaktır. Bu incelemenin merkezinde ise, benlik kavramının dünya dinlerinde nasıl anlaşıldığını kavrama ihtiyacı bulunmaktadır. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’dan oluşan İbrahimî tektanrıcı gelenekler, Hinduizm ve Budizm’de karşılaştığımız anlayıştan oldukça farklı bir benlik tasavvuruna sahip olsalar da, metafizik düşünce bunların tamamını kuşatan temel bir birliğin varlığını görmemizi sağlayabilir.
Gerçek Özbakım
Günümüzde giderek büyüyen ruh sağlığı krizi karşısında, insan gerçekliğinin yalnızca psikolojik olgulara indirgenmesine ve belirtilerin aşırı ölçüde patolojikleştirilerek her birinin bir bozukluğun işareti olarak görülmesine tanık oluyoruz. Oysa her güçlüğün psikolojik bir hastalık olarak teşhis edilmesi gerekmez; her sorun da ruh sağlığı müdahalesini zorunlu kılmaz. Patoloji merkezli yaklaşımlar yerine bireysel güçlü yönlere odaklanmanın artmasıyla birlikte, özbakım uygulamaları da hastalık merkezli bir dünyanın tuzaklarından kendimizi korumanın yollarından biri olarak görülmektedir.
Manevî ayırt etme yetisi bulunmadığında, kolaylıkla kafa karışıklığına düşer ve doğru ayrımları yapamaz hâle geliriz. Seküler özbakım yaklaşımları—seküler psikoterapiler gibi—kişiler arası ilişkilerde sınırlar koymak, duygusal hayatımızın farkında olmak, anlamlı faaliyetlerde bulunmak ve düzenli egzersiz yapmak gibi yararlar sağlayabilir. Bunların kendilerinde yanlış olan hiçbir şey yoktur. Ancak insan olmanın gerçek anlamını bilmeden, görünüşte iyiliğimiz için yapılan her şey manevî bakımdan zararlı olabilir ve sonunda özbakımımızı desteklemek yerine onu zayıflatabilir.
“Özbakım”, çoğu zaman kişinin kendisine karşı şefkat geliştirmesi olarak tanımlanır. Oysa gerçek anlamda şefkat sahibi olabilmemiz, ancak dünya dinlerinden birine bağlılık aracılığıyla İlâhî Olana yönelmemizle mümkündür. Çünkü sevginin ve merhametin gerçek kaynağı en yüce hakikatin kendisidir. Seküler dünya bize özbakımımızı tek başımıza sağlayabileceğimizi telkin etmektedir. Oysa ilâhî lütuf olmaksızın hiçbir şey mümkün değildir; lütuf ancak İlâhî faaliyetin etkisiyle etkin hâle gelir. Aksi takdirde içkin olanı aşkın olanla karıştırma tehlikesi ortaya çıkar.
İlk olarak, “Benim krallığım bu dünyadan değildir.” (Yuhanna 18:36) hakikatini kavramamız gerekir. Ancak bundan sonra, “Tanrı’nın egemenliği içinizdedir.” (Luka 17:21), “Ben bütün varlıkların kalbinde oturan Benliğim.” (Bhagavad Gītā 10:20) veya “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kur’an, Kaf 50:16) ifadelerinin anlamını idrak edebiliriz.
Kendimiz de dâhil olmak üzere bütün hisseden varlıklara ve yaratılmış düzenin tamamına saygı göstermek, bütün manevî geleneklerin ortak ilkesidir. Hinduizm ve Budizm’de bu ilke iyilikseverlik veya sevgi dolu şefkat (mettā, maitrī) olarak ifade edilirken, Mahāyāna Budizmi’nde doğrudan “merhamet” (karuṇā) adıyla anılır. Hristiyanlıkta “Tanrı sevgidir.” (1. Yuhanna 4:16) denilir. İslam’da ise sevgi (‘ışk), İlâhî Zât’ın sıfatlarından biri olarak görülür. Nitekim Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (1207–1273) şöyle der:
“Aşkın dini bütün dinlerden ayrıdır; âşıkların dini ve mezhebi Allah’tır.”
Özbakım anlayışı, kişiye kendisine karşı şefkat göstermesi gerektiğini doğru biçimde vurgulasa da, bu şefkatin gerçek kaynağı yalnızca İlâhî Olan’dır. Günümüzde sık sık kendimizi sevmemiz gerektiği söylenmektedir. Oysa gerçekten sevmemiz gereken şey, benmerkezci nefsimiz değil; içimizde ve bütün varlıklarda tecelli eden İlâhî hakikattir. Kalıcı mutluluğun kaynağı da, bu kısa dünya yolculuğumuz boyunca ve onun ötesinde yalnızca budur.
Küresel ölçekte özbakımın kitlesel tüketime yönelik devasa bir pazara dönüşmüş olması, bunun insanlığın gerçek iyiliği için değil, aksine insanların sıkıntılarından ekonomik kazanç sağlamak amacıyla kullanıldığını düşündürmektedir. Gerçekten de özbakım, milyarlarca dolarlık bir sektöre dönüşmüş ve dünya çapındaki kurumsal “iyi oluş” programlarının temel unsurlarından biri hâline gelmiştir. Bu olgu, Tibetli Budist öğretmen Chögyam Trungpa’nın “manevî materyalizm” adını verdiği durumu açıkça yansıtmaktadır. Onun ifadesiyle:
“Sorun şudur ki ego, maneviyat dâhil her şeyi kendi çıkarı için kullanabilir.”
Elbette bundan, bütün ruh sağlığı sorunlarının manevî problemlere indirgenebileceği sonucu çıkarılmamalıdır. Amerikalı klinik psikolog John Welwood’un ortaya koyduğu “manevî kaçış” (spiritual bypassing) kavramı, insanların çözülmemiş psikolojik meseleleriyle yüzleşmek yerine manevî fikir ve uygulamaların arkasına sığınma eğilimini ifade eder. Welwood’un belirttiği gibi:
“Maneviyatı, bu sarsıntılı zeminin üzerine çıkmanın bir yolu olarak kullanmak cazip gelebilir. Böylece maneviyat, kişinin kendi deneyimini reddetmesinin başka bir biçimine dönüşür.”
Dolayısıyla gerçek maneviyat, ruh sağlığı sorunlarından kaçmak anlamına gelmez. Tam tersine, insanın kendi iç derinlikleriyle cesaretle yüzleşmesini ve insan psikolojisinin arındırılmasını amaçlar.
Küresel Ruh Sağlığı Krizi ve Yıkıcı Sonuçları
Giderek büyüyen küresel ruh sağlığı krizi ve bu krizin ruh sağlığı uzmanları tarafından etkili biçimde yönetilememesi nedeniyle, özbakım olası bir çözüm olarak öne sürülmüştür. Özellikle ruh sağlığı alanında çalışan profesyonellerin tükenmişlik (burnout) ve şefkat yorgunluğundan (compassion fatigue) korunmaları amacıyla özbakım uygulamaları teşvik edilmektedir. Daha önce benzeri görülmemiş sayıda insanın acı çektiği günümüzde, birçok kişi kendi sorumluluğunu üstlenmeye ve adeta her derde deva gibi sunulan özbakım yöntemlerine yönelmeye teşvik edilmektedir. Ancak bu olgunun kökenine inebilmek için modern psikolojiyi kuşatan yanlış kabullerin ve kafa karışıklıklarının giderilmesi gerekmektedir.
Özbakım hareketi, sağlıklı sosyal ilişkileri teşvik etmekte ve insanî bağların önemini kabul etmektedir. Bununla birlikte bunu tamamen bireyci bir anlayış temelinde yaptığı için, paradoksal biçimde insanı iç dünyasını başkalarından yalıtılmış olarak yönetmeye bırakmaktadır. Bu ise dünya dinlerinin manevî geleneklerinde dile getirilen öğütlerin tam tersidir. Bugün, John Donne’un meşhur ifadesiyle “Hiçbir insan tek başına bir ada değildir.” hakikati ve bütün varoluşun birbirine bağlı olduğu gerçeği çoğu zaman göz ardı edilmektedir. Oysa insan ruhu, hayat ağının ve onun temelindeki kozmik düzenin ayrılmaz bir parçasıdır. Günümüzde yabancılaşmanın ulaştığı yüksek seviyeler sebebiyle, bu bütünlüğü fark etmek giderek zorlaşmaktadır. Yalnızlaşmış ve bağlarından kopmuş insan ruhu parçalanmış bir hâlde kalmakta; böylece psikolojik sağlık ve gerçek iyi oluşa ulaşamamaktadır.
İnsan, bazı önde gelen düşünürlerin ileri sürdüğü gibi tamamen kendi kendisini yöneten bir varlık değildir. Michel Foucault (1926–1984), insanı “kendisiyle ilgilenmeye yazgılı bir varlık” olarak tanımlamıştır. Ancak ne kadar özbakım uygulanırsa uygulansın veya ne kadar “kendime zaman ayırıyorum” anlayışı benimsenirse benimsensin, bunlar bize gerçekte kim olduğumuzu ve en derin ihtiyaçlarımızın ne olduğunu gösteremez. Çünkü bu sorular kutsal bir bağlamın dışında cevaplandırılamaz. Böyle olunca yardım bekleyen kişi ile yardımı sağlaması beklenen kişi aynı kişi hâline gelir ve bu durum kısır bir döngü oluşturur.
Oysa kişiliküstü Benlik (transpersonal Self) bakıma muhtaç değildir; derin ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek olan yalnızca odur. Bu nedenle insanın yapması gereken, bütünüyle İlâhî Olana teslim olmak ve yalnızca O’na sığınmaktır. Çünkü gerçek iyi oluşun ve bütünlüğün nihai kaynağı budur. Nitekim Bhagavad Gītā‘da şöyle buyrulur:
“Bütün dharmaları terk ederek yalnız Bana sığın.” (18:66)
Bütün bunların ortasında ise, Amerikalı tarihçi ve toplum eleştirmeni Christopher Lasch’ın dikkat çektiği gibi bir “narsisizm kültürü” ortaya çıkmaktadır. Lasch şöyle yazar:
“Kaygı, depresyon, belirsiz hoşnutsuzluklar ve içsel boşluk duygusuyla kuşatılmış yirminci yüzyılın ‘psikolojik insanı’, ne bireysel yücelme ne de ruhsal aşkınlık aramaktadır; onun aradığı şey ruh huzurudur… ‘Ruh sağlığı’ modern çağın kurtuluş anlayışı hâline gelmiştir.”
Kaçınılmaz gerçek şudur ki, modern uygarlık kutsal olana dair duyarlılığını büyük ölçüde kaybetmiş; bunun sonucu olarak insanın değersizleştirilmesi yaygınlaşmıştır. Kutsal temeller üzerine kurulu, manevî bakımdan sağlıklı bir toplumda bugünkü anlamıyla özbakım saplantısı ortaya çıkmazdı. Bu noktada şu sorunun sorulması gerekir: Kutsallıktan arındırılmış bir dünyada gerçek özbakım nasıl mümkün olabilir?
Her geçen gün hayatın temposu daha da hızlanmakta, insanların omuzlarına daha fazla sorumluluk yüklenmekte ve onlara neredeyse hiçbir şeye vakit bırakmamaktadır; varoluşun derin hakikatleri üzerinde tefekkür etmek ise çoğu kimseye yalnızca zenginlerin sahip olabileceği bir lüks gibi görünmektedir. Oysa durum böyle değildir. Dünyanın bütün manevî gelenekleri, insanın nerede bulunursa bulunsun ve hangi şartlar altında yaşarsa yaşasın uygulayabileceği öğretiler ve pratikler sunmaktadır.
Manevî Temelli Yaklaşımlar
Dua, insanın İlâhî Olan ile doğrudan ilişki kurmasını sağlar. Dünyanın farklı dinleri ve onların mistik gelenekleri incelendiğinde, duanın insan varoluşunun merkezî unsurunu oluşturduğu ve aynı zamanda uhrevî (eskatolojik) bir anlam taşıdığı açıkça görülmektedir. Bunun sebebi, insanın yalnızca kendi kişisel çabasıyla kendisini aşamayacak olmasıdır; insan, deneysel benliğini (empirik ego) aşan bir hakikatin desteğine ihtiyaç duyar.
Yeryüzündeki bütün ruhsal hastalıklarımızın ilacı, geleneksel olarak İlâhî Hatırlayış (Divine Remembrance) olmuştur. Başka bir ifadeyle dua, kişiliküstü özümüzle yeniden bütünleşmemizi sağlayan yoldur (bkz. Laude, 2006). Hristiyan geleneğinde bunun karşılığı, “Durmaksızın dua edin.” (1. Selanikliler 5:17) emriyle desteklenen İsa Duasıdır.
İslam geleneğinde ise Allah’ı zikretmek (dhikr Allāh) doğrudan tedavi edici kabul edilir:
“Biliniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d 13:28)
Hindu geleneğinde İlâhî İsimlerin tekrar edilmesi (japa), sosyal statüsü veya manevî seviyesi ne olursa olsun herkes için açık bir ibadet yoludur. Kançi’nin 68. Jagadguru’sunun (1894–1994) belirttiği gibi:
“İnsan otobüste veya trende giderken, işine giderken ya da başka herhangi bir yere giderken de Tanrı’yı düşünebilir.”
Budist gelenekte ise Amida Buddha’nın adını tekrar etmeye dayanan nembutsu uygulaması bulunmaktadır. Aynı anlayış, Amerika yerlilerinin dininde de görülmektedir. Lakota kutsal kişisi Black Elk (1863–1950) bunu şöyle ifade eder:
“Biz Kızılderililer tek gerçek Tanrı’yı biliriz ve O’na sürekli dua ederiz.”
İlâhî Olan hiçbir zaman bizden uzak değildir; asıl uzak olan biziz. İşte en büyük engelimiz budur. Gerçekte özbakım saplantısı da insanlığın yaşadığı manevî krizin bir belirtisidir. Doğru anlaşıldığında, modern dünyanın insan anlayışını benimseyen biri için gerçek özbakım zaten mümkün değildir. Çünkü sorun, dünyevî benliğe aşırı odaklanılmasıdır. Bu benlik yalnızca kendi imkânlarına dayanarak ne psikolojik iyi oluşu sağlayabilir ne de insanı gerçek Benliğine ulaştırabilir.
Özbakım anlayışının temel varsayımı, insanın kendi kendisine tam anlamıyla bakabileceğidir. Oysa hayatımız üzerinde mutlak bir denetime sahip olduğumuz düşüncesi bir yanılsamadır. Elbette kişisel çaba ve sebat gereklidir; fakat öncelikli olan, İlâhî Olana sığınmaktır. Günlük hayatın yüklerinden gerçek anlamda kurtuluşun yalnızca burada bulunabileceği şu sözlerle ifade edilir:
“Ey bütün yorgunlar ve yükü ağır olanlar! Bana gelin; size huzur vereceğim. Boyunduruğumu yüklenin ve benden öğrenin. Çünkü ben yumuşak huylu ve alçakgönüllüyüm; böylece canlarınız huzur bulacaktır. Çünkü benim boyunduruğum kolay, yüküm hafiftir.” (Matta 11:28–30)
Aynı şekilde kaygının ilacı da iman ve en yüce hakikate güvendir:
“Hiçbir konuda kaygılanmayın; her durumda dileklerinizi dua ve yakarışla, şükrederek Tanrı’ya bildirin. O zaman Tanrı’nın her türlü anlayışı aşan esenliği, Mesih İsa aracılığıyla yüreklerinizi ve zihinlerinizi koruyacaktır.” (Filipililer 4:6–7)
Böylece açıkça görülmektedir ki, özbakımı tartışmaya başlamadan önce cevaplanması gereken temel soru şudur: Bakımı yapılması istenen ‘benlik’ (self) tam olarak nedir?
¹ Chittick, William C. The Sufi Path of Love: The Spiritual Teachings of Rumi. Albany: State University of New York Press, 1983, s. 213.
² Trungpa, Chögyam. Cutting Through Spiritual Materialism. Boston: Shambhala Publications, 2002, s. 13.
³ Welwood, John. Toward a Psychology of Awakening: Buddhism, Psychotherapy, and the Path of Personal and Spiritual Transformation. Boston: Shambhala Publications, 2000, s. 207.
⁴ Laude, Patrick (ed.). Pray Without Ceasing: The Way of the Invocation in World Religions. Bloomington: World Wisdom, 2006.
⁵ Jagadguru of Kanchi. Introduction to Hindu Dharma: Illustrated. Bloomington: World Wisdom, 2008, s. 5.
⁶ Lasch, Christopher. The Culture of Narcissism: American Life in an Age of Diminishing Expectations. New York: W. W. Norton & Company, 1978, s. 13.
⁷ Freud, Sigmund. The Ego and the Id. Çev. Joan Riviere. New York: W. W. Norton & Company, 1989, s. 19.
⁸ Freud, Sigmund. Civilization and Its Discontents. Çev. James Strachey. New York: W. W. Norton & Company, 1989, s. 12.
⁹ Freud, Sigmund. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud. Cilt 17. London: Hogarth Press and the Institute of Psycho-Analysis, 1955, s. 143.
¹⁰ Weeraperuma, Swami (ed.). The Essential Swami Ramdas: Commemorative Edition. Bloomington: World Wisdom, 2005, s. 1.
¹¹ Augustine of Hippo. The Confessions of St. Augustine. Çev. F. J. Sheed. London: Sheed & Ward, 1959, s. 3.
¹² Julian of Norwich. Showings. Çev. Edmund Colledge, James Walsh ve John Leclercq. New York: Paulist Press, 1978, s. 313.
¹³ Guénon, René. Man and His Becoming According to the Vedānta. Çev. Richard C. Nicholson. Bloomington: Sophia Perennis, 2004, s. 96.
¹⁴ Ramana Maharshi. Talks with Sri Ramana Maharshi. Tiruvannamalai: Sri Ramanasramam, 1996, s. 284.
¹⁵ Shakespeare, William. The Tragedy of Hamlet. London: Methuen and Company, 1899, s. 33.
Not: Bu çeviri, Samuel Bendeck Sotillos’un Why Self-Care Is Not Enough: The Nature of True Well-Being başlıklı makalesine dayanmaktadır. Metinde geçen bütün kaynaklar ve bibliyografik künyeler, makalenin sonunda yer alan orijinal kaynakça bölümünde toplu olarak verilmiştir. Tekrarı önlemek amacıyla çeviri boyunca ayrıca dipnot eklenmemiştir. Bu metinde İngilizce self-care kavramı, yalnızca fiziksel veya kozmetik anlamdaki “kişisel bakım”ı değil; kişinin bedenine, ruhuna ve manevî hayatına yönelik bütüncül ilgiyi ifade etmektedir. Bu nedenle kavram, metin boyunca bağlama göre “özbakım”, “kendine özen” veya “kendilik bakımı” anlamında kullanılmaktadır. (B. SÖNMEZ)
