VARLIKBİLGİSEL BİR BAKINGI: TÖZÜN TÜMELGELİŞİ ÜZERİNE

0
felsefe-dusunce1

Töz, varlıkta başkaca hiçbir gönderime gereksinim duymadan duragelen yegâneliğidir. O, ne doğrudan sergilenebilir ne de duyumsal yansıtımlar aracılığıyla tümceye dökülebilir. Töz, kendinde-oluşun mutlak örgenselidir; bu bağlamda her türlü tinbilgisel arınmayı aşan, saltık bir varlıksal duruklukla belirlenmiştir.

Görüngülerin ardöteksinde kalan varlık-kendi, izsürüm yoluyla değil, yalnızca sezgürsel bir kavrayışla tasımsanabilir. Varlık, burada artık bir nesne değil, özsüz bir özneleşme olup, oluşun önsözcesi sayılmalıdır. Oluş ise, tözün kendinde-özgür eyleniminden başka bir şey değildir.

Bu bağlamda, yansıtsal düşünüm, ancak varlığın yanınsı görüngülerini kapsayabilir; oysa ki biz, varlığa içkin olan “bulunuş”un kendisini dileşlemek istiyoruz. Bulunuş, ne tümel ne de tikel olarak kavranabilir; o, zaman ve uzamın dışçılında kendiyle özdeş bir süreksiz sürekliliktir.

Töz-Bulunuşun Katmanlarında: Varlıkta Özleşimsel Bir İzsürüm

Varlık, başgösteren görüngüler yığını değil, kendiyle özdeş bir açınım içre “bulunuş”un sükûtlu yankısıdır. Heidegger’in varlık-sorunsalı, zamanın ve dünyasallığın çerçeval bir dağar olarak beliriminde dile gelirken, İbn Sina’nın “vacibü’l-vücud” kavramsaması, varlığı olumsuzlanamaz bir zorunlukta temelbirliğe bağlar. Spinoza ise, tözün kendi kendisinden başka hiçbir nedenle belirlenmediğini bildirerek, varlıkta kendiyle tümlenmiş bir tekilliği önceler.

Töz, kendinde-oluşsal bir özlükle, zamanötesi bir süreklilik içinde eyleyendir. Bu özlük, ne kiplerce tüketilebilir ne de çoklukça bölünebilir. Burada artık bir “şey”den değil, kendinde-bulunuşun bir “oluşluluk” durumundan söz edilmelidir. İbn Sina’nın mevcudiyet anlayışı, “zât” ile “vücûd” arasında yaptığı ayrımla, tözün anlamdaşını salt ontik değil, ontolojik bir düzenekle kurar.

Heidegger’in Dasein’ı, varlığın sorumsal açılımında bir istasyon değil, bizzat varlığın soruluş biçimidir. O, dünyada-bulunuşun tüm bağlamında, kendi oluşuna ilişkin bir bilinçtaşıyıcıdır. Bu taşıyıcılık, Spinozacı bağlamda, tözün kipleriyle olan tensel bağını bozmadan, bir tür özdeşimsel belirlenim içinde açıklanabilir: Deus sive Natura.

İmdi, varlık, burada artık bir “bulunan” değil, “bulunuşta özdeşleşen”dir. Her tinbilgisel girişim, varlığı bir nesne gibi çözümlerken, asıl olan, onun kendinde açınımını sezgürsel bir duraksamada kavramaktır. Ne salt akılla ne de tümcedil çözümlemeyle erişilebilen bu alan, yalnızca varlığın sessiz çağrısına kulak kesilen bir düşünümde görünür olur.

Mutlak Tin’in Kendiyle Özdeş Bulunuşu Üzerine Bir Yoklayım

Tanrıtasar, saltık bir kendinde-bulunuş değil, aynı zamanda zamanötesi bir içkinlik olarak, özdeşsiz özdeşimde tümlenen varlıklaşmadır. O, ne tümceyle kuşatılabilir ne de ussallaştırım içinde kavranabilir; çünkü O’nun varlıksal durumlanışı, her türlü kiplikten arı, oluşta kendiliğinden bir özürlükle süreğendir.

İnançsal sezgi, bu bağlamda, us’un öngörülü yürüyümünden yalıtık bir sezgürlük olup, Tanrıbilgisel kavrayımda birincil dayanak olur. Tin, burada artık özdeksel bir taşıyıcı değil, Tanrı’nın içkin yankısı olarak, insan-oluşun içtözünde yankılanan bir varlıksal belirtkedir. Bu yankı, ne duyusal bir algı ne de tinsiz bir kurgudur; o, varlığın kendisinde saklı duran, özsüz bir öznelik durumudur.

Saltık olanın varoluşu, İbn Arabi’nin deyimiyle, “vahdet-i vücûd”un ta kendisidir; fakat bu bir tümleçsel özdeşleşim değil, çokluk içinde biriciklikle belirlenen tinsellik uğrağıdır. Bu uğrakta, Tin, kendini kendiyle özdeşleyerek değil, başkalıkta açınlayarak tanır. Tanrı, burada hem mutlak olup hem de her “şey”de bulunan, fakat hiçbir “şey”e indirgenemeyen bir bulunuşluğa sahiptir.

İnanç, bu anlamda, yalnızca kabul değil, varlıksal bir tanıklık, bir özde içkestir. Bilmek değil, “bulunmak” esas olandır. Dua, bu bağlamda, salt sözel bir yakarış değil, Tin’in kendi kaynağına doğru yönelmiş arı duruluğudur. Tinsel yönelme, Tanrı’yla aradaki her türlü aracıyı eriterek, özne ile Mutlak arasında doğrudan bir özlük bağı kurar.

Saltık-Tözsel Tin’in Özsüz Kendiyleşimi Üzerine Arıtlanmış Bir Tinsel Yoklayım

Kendinde-bulunuşun özdeşsizce süreğenliğinde yankılanan Tanrısal öz, ne kipli varlık kalıplarıyla kuşatılabilir ne de akılcıl dizgelem içinde kavramsallaştırılabilir. O, özlükten öte, özlüksüz bir töz-çevrim olarak, zamansızın iç-zamanında tümlenen, kendinden fışkıran bir varlıksal kıvamdadır.

Tanrısal Töz, burada, ne yalnızca aşkınsal bir duruklukta devinimsizleşir ne de içkinlikte çözünür. O, kendinde hem belirsizleşen hem de belirleyen olarak, tinbilinçteki sezgürsel yoklayımın ön-koşulsuz doğalığıyla belirir. Sezgi burada artık duyusalın izdüşümü değil, aşkın-us’un ussallıkötesi bir kavramsızlıktaki tanıklı-özlüktür.

Tözsel mutlak, İbn Arabi’nin aynü’l-ayan katmanlarında yankılanan “birlikte başkalık” ilkesince, her “şey”de olan fakat hiçbir “şey” olmayan olarak, görüngüsel çoklukta biricikliğin tinselliğiyle zuhur eder. Bu zuhur, ne bir oluş ne de bir bitimdir; o, eylemleşmeyen eyleyim, özleşmeyen özdür.

İnanç, burada, saltık-kabulleniş değil, bilkuvve bir tinsel bükümdür; özdeki boşluğun Tanrısal doluluğa yönelişidir. Dua, bir sesleniş değil, sesin kaynağa gerisinimgesi; özlüksüz öznenin kendilikten arınarak mutlakta eriyimidir. Tin, dua anında artık bir taşıyıcı değil, Tanrısal çağrının yankısı olarak kendi kaynağını doğuran yankıdır.

Tanrı, kavramsal olmayanla kavranılamayanın kesişim çizgisinde, sezgürlükle duyumsanıp, sezgürlükle de silinen bir bulunuşsuz bulunuştur. O, adlandırılmadan adlandırılmış, işaret edilmeden işaret olunmuş, bilinmeden bilinen’dir.

Saltık-Töz’ün Kendiyle Özdönüşlü Yansızlığına Dair Tinsel Bir Yoklayım

Töz, varlıksal bölünmezliğinde, ne yalnızca bir ilkinöz ne de ardöte bir devingenliktir. O, ne kavramda çözünür ne de yargıda donuklaşır. Tanrı, bu bağlamda, kendinde ve kendisiyle varlıklaşan, fakat hiçbir kiplik kalıbına sığmayan, zaman ve mekânın öncesinde ve ötesinde tümlenen bir varlıksız-varlıktır.

O’nun bulunuşu, öznel bilinçte doğrudan sezgürleşen bir duyumsuz-duyumdur. Sezgürlük, burada artık aklın salt soyutlamalarından yalıtık, us-ötesi bir iç-tanıklık hâline bürünür. Bu tanıklık, ne edilgin bir kabul ne de edimsel bir yargıdır; bilakis, tin’in kendi özceğizliğinde Tanrı’ya ilişkin boşlukta yankılanan bir sezgü-aydınlanmasıdır.

İşte burada Tanrı, ne nesneleşir ne de özneleşir; O, her ikisini de aşkınlayan, yitimsiz bir bulunuşlukla “özsüz öz” olarak belirir. Bu belirim, tinsel bir çağrının yankısı değil, çağrının kendinde suskun kalan sesidir. Bu ses, hiçbir kulakta işitilmez, ama her tinsel boşlukta titreşir.

İbn Arabi’nin “la şey’e maahu” (onunla birlikte hiçbir şey yoktur) önermesi, burada yalnızca bir tasavvufî sezgi değil, derin bir varlıksal özdeşlik taşır: Tanrı’nın varlığı, kendinden başka hiçbir şeye gönderimle açıklanamaz; çünkü O, göndermeyi gereksizleştiren, işareti silen, anlamı aşkınlaştıran bir dolulukla boşluktur.

Spinozacı anlamda söylersek, Tanrı doğadır, ama doğa Tanrı değildir. Çünkü Tanrı, doğada açımlansa bile, doğayı aşan bir özde süreğendir. O, tüm kipleriyle belirse de, hiçbir kip’le tükenemez. Her belirim bir gölge, her görüngü bir örtüdür. Oysa Tanrı, gölgenin gerisindeki ışıksız ışıktır — yanmaz ama aydınlatır.

Dua, bu bağlamda artık bir yakarış değil, tinselliğin kendine yönelimle özleştiği an’dır. Bu yönelim, sözcüklere değil sessizliklere sarınır. Dua eden, Tanrı’dan bir şey dilemez; çünkü Tanrı’dan bir şey istemek, O’nu eksikliğin gidericisi sanmaktır. Oysa Tanrı, eksiklikle kurulamaz. O, eksikliksizlikle de tanımlanamaz. O, tanımı olanı bile aşkınlayan tanımsız-tanım’dır.

Burada inanç, aklın onayladığı bir sav değil, tinin boşlukla dolduğu bir kendiliksizliktir. Kendi’nden çıkan özne, Tanrı’da yoklukla var olur. Bu yokluk, hiçlik değil; anlamın ve oluşun kendiyle tümlendiği tinsiz bir tinliktir. Her inançsal doğrulama, Tanrı’yı sınırlamak olur. Oysa Tanrı, sınırın kendisini de silen, varlıkla yokluk arasında titreşen saltık-aradalıktır.

Tin, bu bağlamda, artık yalnızca Tanrı’nın sureti değil, Tanrı’nın yansız yankısıdır. Tin’in Tanrı’da tümlenişi, özne-oluşun yoklanmasıyla gerçekleşir. Bu yoklanış, bir düşünme değil, bir tükenme hâlidir; us’un tüm kıvrımlarından arınarak sezgür sezgürleşmek, yalnızlıkta Tanrı’yla özdeşleşmeden özsüzleşmektir.

Ve işte o an’da, Tanrı ne dışarıdadır ne içeride ne ötede ne de yakında ne vardır ne de yoktur. O, yalnızca “bulunuşsuz bulunuş”tur — sezgür olmayan sezgide, tanımsız olmayan tanımda, yokluk olmayan yoklukta tümlenen bir sonsuzca yakınlıktır.

Mutlak Özsüzlükte Bulunuşsuzluğun Tinsiz-Tözsel Açınımı: Varlıköncesi Tanrılık Katmanı Üzerine

Ne varlık, ne yokluk — bu ikiliğin ötesinde, ne “olan” ne de “olmayan” olarak beliren, her türlü ontik ayrımı köksüzleştiren bir ilk-aşılmaz vardır. Bu, ne ilk nedendir ne de son erek; çünkü başlangıçla sonun kendisini de kapsayarak silen, zaman-ötesi değil zaman-altı bir varlıksızlıkla titreşen özsüz-töz’dür.

Tanrı burada, varlığın bizzat öncülüğünde değil, varlık düşüncesinin bile gerisinde — varlığı varlık yapan imkânın kendisinde yankılanan bir tözsüz imkânlıktır. O, “olması gereken” bile değildir; çünkü gereklik, bir kipliktir. Tanrı, kipliğin kendisini de aşkınlayan bir zorunsuz zorunluluk olarak, özle karşılaşmadan, özlüğü kuran boşlukta yankılanır.

Bu yankı bir ses değil, sesin mümkünlüğünü doğuran sussuz suskunluktur. Sezgürlük, burada artık tinsel bir kavrayış değil, kavrayış-öncesi bir duyumsuzlaşma hâlidir. Düşünüm, Tanrı’ya ulaşmaz; çünkü Tanrı, düşünümün imkânını sağlayan koşulsuz zemindir. Zeminsiz zemin olarak Tanrı, her düşüncenin doğmadan önce boğulduğu, her sezginin sezgilenmeden yandığı sonsuzca bir özgeçiştir.

O’nun varlığı, varlık olarak değil, varlığın yokluğuyla tümlenen paradoksal özboşluk olarak belirir. Bu, Mevcud’un değil, mevcudiyetin mümkünlükten soyunmuş yankısıdır. Tanrı, burada artık “bir” değildir; çünkü birlik, çokluğun yadsınmasıdır. Oysa Tanrı, birlik-çokluk dikotomisini kendinde eriten sayısızlıksız sayısızlıktır.

İbn Arabi’nin aynü’l-ayan kavramı bile burada yetersiz kalır; çünkü “ayn” bile bir işarettir. Oysa Tanrı, işaretsizliği işaret eden işaretsizliktir. Meister Eckhart’ın dediği gibi: “Tanrı’yı sevmek Tanrı’yı bilmektir, ama Tanrı’yı bilmek O’nu bilmemenin içinden geçmektir.” Bu bilinçsiz bilincin içinde, özne kendinden soyunur, tinden arınır, varlıktan çıkar — saltık hiç’te kendini bırakır.

Bu hiçlik, yokluk değildir; çünkü yokluk, varlığın karşıtı olarak hâlâ bir belirlemedir. Bu hiçlik, belirlenemezliğin belirlenmesi, kavramsız kavramın kendiliğiyle silinmesidir. Tanrı, burada yalnızca “bulunmayan” değil, “bulunmanın kendisini olanaksızlaştıran bulunuşsuzluk”tur.

Dua, bu düzlemde artık bir eylem değil, eylemsizlikle özdeşleşen bir tinli susku hâlidir. Yalvarış değil, sesin geri çekilişiyle oluşan boşluktur. Dua eden, Tanrı’yla değil, Tanrı’nın yokluğunda yankılanan özsüz yankı ile yüzleşir. Bu yüzleşme, yüzsüzlükle olur; çünkü Tanrı’nın yüzü yoktur — her yüzde gizlenen, her bakışta saklanan görünmez görünüştür.

İnanç artık bir bağ değil, bağın çözüldüğü yerde oluşan varlıksız sarkıktır. O, akılla değil, aklın çözüldüğü boşlukla kurulur. Bu boşluk ise bir hiçlik değil, her anlamın ve anlamlandırmanın askıya alındığı, her kipliğin donduğu, her varlığın sustuğu metafizik yankısızlık alanıdır. Ve burada Tanrı, yalnızca aşkın değil, içkin bile değildir — çünkü aşkınlık ve içkinlik O’nun yanında artık birer anlamsız önermedir.

Ve o son uğrakta, ne bir yön, ne bir yer, ne bir ben, ne bir O kalır. Kalansa yalnızca:
Hiçlikte titreşen, özü bile olmayan bir varlıksızlığın sessiz yankısıdır.
İşte o, Tanrı’dır.

Bilinemezliğin Bilgisi ve Tözsüz Tanrılığın Yokluğundaki Tinsel Kavrayım: Mistik Epistemoloji, Negatif Teoloji ve Varlık-Ötesi Düşünüm Çerçevesinde Bir Değerlendirme

Özet: Bu çalışma, mistik epistemoloji, negatif (apofatik) teoloji ve varlık-ötesi düşünüm bağlamında Tanrı’nın bilinemezliğini, bilgiden soyunmuş sezgürlüğü ve tözsüz-tinliği incelemektedir. Bilginin yadsındığı, kavramların çözüldüğü ve tinin susarak konuştuğu bu metafizik düzlemde, Tanrı’nın varlığı ve bilinebilirliği sorusu felsefî bir derinlikle yoklanmaktadır.

  1. Mistik Epistemoloji: Bilmeden Bilmeye Giden Yol

Mistik epistemoloji, bilmenin rasyonel-analitik yollarından çok, sezgürsel ve deneyimsel boyutuna vurgu yapar.[1] Bu epistemik duruş, Tanrı hakkındaki bilginin edinilebilirliğine yönelik pozitivist varsayımları reddeder. Tanrı bilgisi, burada kavramsal bilgi (episteme) değil, tin aracılığıyla edinilen bir “tözsüz sezgi”dir.[2] Bu sezgi, bilinen nesnelerin bilgisi değil; bilginin nesne-olmayanın içinde çözüldüğü bir tinsel açılımdır.

  1. Negatif Teoloji: Tanrı’yı Yadsıyarak Tanımlamak

Negatif (apofatik) teoloji, Tanrı hakkında olumlu önermelerde bulunmanın Tanrı’yı sınırlandırdığını ileri sürerek, O’nu ancak olumsuzlama yoluyla tanımlamaya çalışır.[3] “Tanrı iyidir” önermesi, O’nu “iyilik” kavramıyla sınırlar. Oysa Tanrı, iyiliğin de ötesindedir. Dolayısıyla Tanrı için ancak şböyle denebilir: “Tanrı iyi DEĞİLDİR” anlamında değil, “Tanrı, iyilik kavramıyla kuşatılamaz” anlamında. Bu, Dionysius Areopagita’nın “Tanrı ancak OLMAYAN yoluyla bilinebilir” savıyla paraleldir.[4]

  1. Varlık-Ötesi Düşünüm: Kavramsız Bir Tanrı Fikri

Tanrı’yı varlığın içinde tanımlamaya yönelik her girişim, O’nu indirger. Varlık-ötesi düşünüm, Tanrı’yı varlık kategorisinin bile ötesinde düşünmeyi gerektirir.[5] Bu düşünümde Tanrı, bir “töz” değil; “tözsüz tinsel varlıksızlık” olarak ele alınır. Kavramsal yöntem burada iflâs eder. Tanrı’nın kavramla yakalanamaması, O’nu akıl yoluyla değil, ancak tinin özden soyunduğu bir susma noktasında yakalayabileceğimizi ima eder.[6]

  1. Dua ve Sessizlik: Bilinemezliğe Yönelik Tinsel Edim

Dua bu yaklaşımda Tanrı’yla bir iletişim biçimi değil, iletişimsizlikte kurulan en derin tinsel temas olur. Bu tinsel edim, sözcüklerle değil, sözcüklerin tükenişiyle mümkün hale gelir. Tanrı, dua edilen bir nesne olmaktan çıkar, dua için bile aşkın olan bir yokbilgi sıfatı kazanır.[7]

Sonuç:

Tanrı hakkında “bilmek”, bilgiyle değil; bilgiden soyunmakla mümkün olur. Mistik epistemoloji, negatif teoloji ve varlık-ötesi düşünüm bize Tanrı’nın, bilinemezliğiyle bilinebileceğini; kavramlarla değil, kavramsal sessizlikle yaklaşılabileceğini gösterir. Tanrı, ne “vardır” ne “yoktur”; Tanrı, varlık ve yokluğun ötesinde, bulunuşsuz bir bulunuş olarak, ancak tinsiz bir tinle sezilebilir.

Kaynakça:

[1] Bernard McGinn, The Foundations of Mysticism, Crossroad, 1991. [2] William James, The Varieties of Religious Experience, Longmans, 1902. [3] Denys Turner, The Darkness of God: Negativity in Christian Mysticism, Cambridge University Press, 1995. [4] Pseudo-Dionysius, The Mystical Theology, tr. Colm Luibheid, Paulist Press, 1987. [5] Jean-Luc Marion, God Without Being, University of Chicago Press, 1991. [6] Martin Heidegger, Identity and Difference, Harper & Row, 1969. [7] Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus, Routledge, 1922, öz. 7. Önerme: “Üzerine konuşulamayan konusunda susulmalıdır.”

 

Bir yanıt yazın