Gazze’yi Kuyuda Bırakmak: Yusuf Kıssası Işığında İslam Dünyasının İmtihanı
Giriş
Kur’an-ı Kerim’de yer alan Yusuf kıssasında, Hz. Yakub’un oğulları küçük kardeşleri Yusuf’u bir kuyuya atıp terk ettikten sonra babalarına “Yusuf’u kurt yedi” diyerek yalan söylerler. (Yusuf Suresi, 17. ayet). Bu hikâye, kardeşlerin kendi ihanetlerini dış bir etkeni suçlayarak meşrulaştırma çabasını gösterir. Ne acıdır ki günümüzde Gazze’deki mazlumların durumu da benzer bir şekilde tasvir edilebilir: Filistinli Müslümanlar adeta bir Yusuf misali çaresizce “kuyuda” bırakılmış, İslam dünyasındaki “kardeşleri” ise onları terk edişlerini türlü bahanelerle açıklamaya çalışmaktadır. Gazze halkı, uğradığı zulme rağmen ümmetten beklediği dayanışmayı görememenin burukluğu içindedir. Bu makale, eleştirel ve multidisipliner bir yaklaşımla Yusuf kıssasından yola çıkarak Gazze’nin yalnızlaştırılmasını incelemekte; tarihî, siyasî, ahlakî ve psikolojik boyutlarıyla İslam dünyasının bu imtihanını mesele etmektedir. Hem akademik nesnellikte hem de özgün bakış açılarında değerlendirme yaparak, şimdiye dek yeterince sorgulanmamış, yüzleşilmemiş soruları gündeme getiriyor ve yeni çözüm önerileri sunuyoruz.
Yusuf Kıssası ve İhanetin Mazereti
Yusuf kıssası, insani zaaflar ve ihanetin psikolojisi hakkında güçlü dersler içerir. Kardeşleri, kıskançlıkla kuyuya attıkları Yusuf’un yokluğunu babalarına açıklamak için “kurt yedi” yalanını uydurmuşlardı. Bu sahte mazeret, işledikleri kötülüğü normalleştirme ve kendilerini aklama çabasından ibaretti. Klasik tefsirler bu olayı kardeşliğin ihlali ve vicdanların körelmesinin örneği olarak niteler. Nitekim Hz. Yakub onların anlattıklarına tam inanmadı; “Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürükledi” diyerek gerçekte bir ihanet olduğunu sezdi (Yusuf Suresi, 18). Yusuf’u kuyuya atanlar öz kardeşleri idi ve suçu bir kurdun üzerine atarak sorumluluktan kaçmaya çalıştılar. Bu tutum, kötülüğe ortak olma hususunda önemli bir ahlaki sorunu yansıtır: İhanet edenler hem zulmü reva görüp hem de olayları saptırarak masum rolüne bürünebilirler. Psikolojik açıdan bakıldığında, bu bir bilişsel uyumsuzluk örneğidir – kişi kendi kötü fiilini kabullenmek yerine bahaneler üretip kendini haklı çıkarmaya çalışır.
Bugünün dünyasında, Filistin davasına sırtını dönen bazı devletlerin tavrı da Yusuf’un kardeşlerininkine benzetilebilir. Nasıl ki Yusuf’un kardeşleri kendi yaptıklarını “kaçınılmaz bir dış hadise” olarak takdim ettiyse, benzer şekilde modern zamanın “kardeşleri” de Gazze’yi yalnız bırakmalarını kaçınılmazlık, güçsüzlük veya karşı tarafın suçu gibi gösterme gayretindedir. Böylece ahlaki sorumluluktan kaçınmak için retorik kalkanlar oluşturulur. Betrayal (ihanet) olgusu, yalnızca edebî bir tema değil, ulusların tavırlarında da tezahür edebilmektedir. Hannah Arendt’in işaret ettiği gibi, dünyanın kötülüklerinin büyük bir kısmı, kendilerini açıkça iyi ya da kötü tarafta konumlandırmaktan kaçınan, tereddüt içindeki sıradan insanlar tarafından gerçekleştirilir. Yusuf kıssasında da kardeşler, kötülüğü yapıp sonra da “biz aslında iyi niyetliydik ama bir kaza oldu” diyerek ikircikli bir ahlakî konum sergilediler. Bu kıssa, ihlalin üstünün yalan ve mazeretle örtülmesinin mümkün ama vicdanen sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Nitekim ilerleyen zamanda Yusuf’un kardeşleri, yaptıkları haksızlığın ağırlığıyla yüzleşip pişmanlık göstermek zorunda kalmışlardır.
Bu ibretlik olay, günümüzde Müslüman toplumların, özellikle de Filistin konusunda, kendi tutumlarını değerlendirmeleri için önemli bir aynadır. Gazze’nin kuyuda oluşu ve kardeşlerinin onu terk edişi metaforu, içinde bulunduğumuz ahlakî krizi berraklaştırmaktadır. Aşağıda, Gazze’de yıllardır süren trajediye karşı İslam dünyasının takındığı tutumu ve bu tutumun ardındaki gerekçeleri ele alacağız.
Gazze: Yalnız Bırakılan Bir Yusuf
Gazze Şeridi, modern zamanların en büyük trajedilerinden birine sahne oluyor. Yaklaşık 2 milyon insanın yaşadığı bu küçük toprak parçası, yıllardır abluka, işgal ve sürekli saldırılar altında bir açık hava hapishanesine dönüşmüş durumda. Özellikle Ekim 2023’te başlayan ve aylarca süren bombardıman, on binlerce masum sivilin ölümüne yol açtı. İletişim altyapısının çökertildiği, elektrik, su, gıda ve tıbbî malzemenin kasıtlı olarak kısıldığı Gazze’de, siviller – çocuklar, kadınlar, yaşlılar – dünyanın gözü önünde bir kıyıma maruz kalıyor. Uluslararası hukuk açıkça çiğnenirken, bu duruma etkili bir “dur” çağrısı yapılamaması insanlığın vicdanında derin yaralar açmıştır.
Bu vahim tabloda, hiç olmazsa Müslüman ülkelerin mazlum Gazze halkına sahip çıkması beklenir. Zira ölenler Müslüman olduğunda, ümmet kardeşliği ilkesi gereği dayanışma göstermek dinî ve vicdanî bir borç sayılır. Ne var ki gerçek bu beklentinin çok uzağındadır. Bugün neredeyse tüm Müslüman devletler, Gazze konusunda sessizliğe bürünmüş haldedir. Birkaç ülkenin yaptığı cılız kınamalar veya diplomatik girişimler de fiiliyatta sonuçsuz kalmakta; bizzat o ülkelerin yöneticileri bile bu tepkilerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğinin farkında olarak hareket etmektedir. Yapılan kınamalar çoğu zaman sadece “bir şey yapıyor gibi görünme” amacına hizmet ediyor. Bir yorumcuya göre, bazı Müslüman liderler İsrail’i içtenlikle sevmemekle beraber, ellerinden daha fazlası gelmemesinin utancını örtmek için bu tür sembolik tepkiler veriyorlar. Ortaya çıkan manzara şudur: Gazze’de her gün çocuklar ölürken, dünyanın kalanında –ve maalesef İslam dünyasında da– insanlık onuru ölüyor. Sessiz kalan Müslüman toplumlar, yalnız insanlıklarını değil, sanki Müslümanlıklarını da yitiriyor gibiler.
Gazze’deki insanlar kendilerini yalnız ve terk edilmiş hissediyor. Filistinli bir gencin şu sitemi bu duyguyu özetler niteliktedir: “Hz. Yusuf’un 11 kardeşi vardı; onu kuyuya atıp terk ettiler. Gazze’nin ise 22 kardeşi (Arap ülkesi) var; aynı şekilde Gazze’yi kuyuya atıp kapağını örtüp gittiler.” Bu acı benzetme, bölgedeki halkın, özellikle Arap dünyasının duyarsızlığına dair hislerini çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Hatta Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dahi “İslam dünyası şu anda adeta Yusuf’u kuyuya atan kardeşler durumundadır” diyerek ümmetin içinde bulunduğu ahlaki tehlikeyi dile getirmişti. Öte yandan, Yusuf kıssasının ilhamıyla umutlarını da diri tutmaya çalışanlar vardır: Allah, nasıl Yusuf’u kuyudan çıkarıp Mısır’a yönetici yaptıysa, belki bir gün Gazze’yi de bu kuşatmadan kurtaracak inancını taşıyan milyonlar bulunmaktadır. Ancak bu tevekkül ve dua, fiili sorumluluğun yerine geçmemeli; zira Allah, kullarının çabasına göre nusret verir prensibi hatırlandığında, Müslümanların harekete geçmesi ilahî imtihanın bir parçasıdır.
Gazzeli sivillerin maruz kaldığı insanlık dramı karşısında, sokaktaki vicdan sahibi insanlar ve sivil toplumlar bazı ülkelerde seslerini yükseltiyor. İslam dünyasının pek çok yerinde halk düzeyinde Filistin’le dayanışma eylemleri, mitingler, yardım kampanyaları düzenlendiği görüldü. Ne var ki, bu tabandan gelen duyarlılık, devlet politikalarına yeterince yansıyamamaktadır. Bir Diyanet İşleri Başkanlığı hutbesinde vurgulandığı üzere, Gazze’deki emsalsiz katliamı yapan caniler cesaretlerini büyük ölçüde “Ümmet-i Muhammed’in suskunluğundan ve dağınıklığından” almaktadır. Gerçekten de İslam ülkelerinin dağınık ve tepkisiz hali, zalimlerin pervasızlığını artıran bir zemin oluşturmuştur. Aynı hutbede hatırlatıldığı gibi yüce dinimiz İslam bizi vahdete (birlik olmaya) çağırır ve zulme rıza göstermeyi yasaklar. Gazze söz konusu olduğunda ise, İslam âleminin ne vahdet içinde hareket edebildiğini ne de zulme karşı etkili bir caydırıcılık ortaya koyabildiğini görüyoruz. Bu durum, dinî vecibelerin ve ahlaki prensiplerin pratikte karşılık bulmaması anlamına geldiği için ayrıca sorgulanmaya muhtaçtır.
Sonuç olarak, Gazze günümüz dünyasında ümmet bilincinin ve insanlığın sınandığı bir mihenk taşı haline gelmiştir. Filistin meselesi, sadece Filistinlilerin değil, “her Müslümanın ve Müslüman ülkenin sorunu”dur. Dahası, vicdan sahibi her insanın da meselesidir. Bu bilinçle hareket edilmediği her gün, Gazze’de masumlar ölürken, dünyanın geri kalanında insanlık onuru biraz daha zedelenmektedir. Bir ilahiyatçının ifadesiyle, “Gazze, bütün dünyanın bir imtihanıdır; zulme sessiz kalan herkes bu acının bir parçası oluyor”.
Peki, İslam dünyasının yöneticileri ve kurumları Gazze konusunda neden bu denli etkisiz veya isteksiz kaldılar? Kendi öz kardeşlerini kuyuda bırakmaya varan bu duyarsızlığın arkasındaki sebepler nelerdir? Aşağıdaki bölümde, Müslüman ülkelerin sessizliğine gerekçe gösterilen başlıca mazeretleri ve bunların geçerliliğini tartışacağız.
İslam Dünyasının Sessizliği: Gerekçeler ve Mazeretler
Gazze’deki katliama karşı etkisiz kalınmasını veya düşük profilli tepkiler verilmesini açıklamak için farklı düzeylerde çeşitli gerekçeler öne sürülmüştür. Bu mazeretler, kimi zaman açıkça ifade edilen resmi tezler, kimi zaman da perde arkasında konuşulan siyasi hesaplar biçiminde karşımıza çıkar. İşte İslam dünyasında Gazze’ye yeterince sahip çıkılmamasının başlıca nedenleri ve bunlara dair eleştirel değerlendirmeler:
- Güç Dengesi ve Askerî Caydırıcılık Eksikliği: Birçok Müslüman ülke, İsrail’in askerî gücü ve özellikle nükleer silahlarının varlığı karşısında çekingen davranmaktadır. Gerçekten de bugün İslam ülkeleri içinde nükleer silaha sahip tek ülke Pakistan’dır; o da coğrafi olarak Filistin’e çok uzaktır. Orta Doğu’daki Arap ve İslam ülkelerinin ise nükleer caydırıcılığı bulunmamaktadır. İsrail’in envanterindeki nükleer silahlar, bu ülkeye bir korkusuzluk zırhı sağlamaktadır. Yakın geçmişte Gazze’ye yönelik konvansiyonel saldırılarda İsrail ordusunun beklenmedik kayıplar verebildiği görülse de (örneğin 7 Ekim 2023 olayları), nihayetinde İsrail’in nükleer kozunun olması bölgedeki tüm aktörler üzerinde caydırıcı bir etki yaratıyor. Müslüman ülkeler, İsrail’le doğrudan askeri bir çatışmanın telafisi mümkün olmayan yıkımlara yol açabileceğini düşünüyorlar. Sonuç olarak, “güçlüyü karşısına almama” yönünde stratejik bir tercih yapıp çatışmaya girmekten imtina ediyorlar. Bu denge, ister istemez Filistinlilerin kaderini güçlü düşmanın insafına terk etmek anlamına geliyor. Bazı uzmanlar, İslam dünyasının zamanında gizlice nükleer teknoloji geliştirme hususunda başarısız olduğunu, halbuki caydırıcılık dengesi olsaydı İsrail’in bu kadar pervasız davranamayacağını savunuyor. Elbette nükleer silahlanma ahlaki ve pratik açıdan tartışmalı bir “çözüm”dür; ancak güç dengesi kurulamadığında mazlumun korunmasız kalması gerçeğiyle yüz yüzeyiz.
- Rejim Güvenliği ve İstikrar Kaygısı: Özellikle Orta Doğu’daki birçok otoriter rejim, Filistin meselesini açıktan sahiplenmenin kendi iktidarları açısından riskli olabileceğini hesaplıyor. Bu yönetimler Filistin davasını çoğu zaman bir “yük” olarak görüyorlar. Kendi ülkelerindeki ekonomik, sosyal veya siyasi sorunlar zaten dağ gibi dururken, bir de Filistin için dertlenmek istemiyorlar. Hatta bazıları, “İsrail bütün Filistin’i işgal etse de kurtulsak” düşüncesinde olacak kadar umursamaz haldeler. Çünkü Filistin’de çatışma devam ettikçe, kendi halklarının baskısıyla karşılaşıyor ve eylemsizlikleri nedeniyle “korkaklıkla” suçlanıyorlar. Öte yandan, Filistin için birlik olup İsrail’e karşı gerçekten savaşmayı göze alsalar, bu büyük savaşın kendi rejimlerini yıkabileceğinden endişe ediyorlar. ABD ve Batı’nın tepkisinden, ekonomik yaptırımlardan veya iç istikrarsızlıktan çekiniyorlar. Sonuçta bu rejimler, “Bu katliam da geçer” diyerek çatışmanın kendiliğinden bitmesini beklemeyi tercih ediyorlar. Bu pasif bekleyiş, aslında sorumluluktan kaçmanın örtük bir itirafıdır. Kendi halklarını susturmak için göstermelik tepkiler verseler de fiilen statükoya razı olmuş durumdalar.
- İç Siyasi ve Ekonomik Öncelikler: Birçok Müslüman ülke, içeride ciddi ekonomik krizler, toplumsal huzursuzluklar veya siyasi geçiş süreçleri yaşıyor. Bu iç problemler, Filistin meselesine enerjilerini ve kaynaklarını yöneltmelerini zorlaştırıyor. Örneğin geniş halk kitleleri yoksulluk ve işsizlikle boğuşurken, yöneticiler “önce kendi halkımızın karnını doyuralım, Filistin sonra gelir” diyebiliyorlar. Filistin davası böylece ulusal öncelikler listesinde geri sıralara düşebiliyor. Ayrıca bazı yönetimler, Filistin konusunda atılacak radikal adımların (örneğin İsrail’le çatışma riskinin) içeride ekonomik çöküntüyü tetiklemesinden çekiniyorlar. Turizm, ticaret, finans akışları zarar görebilir endişesi, pragmatik bir sessizliğe yol açabiliyor. Bu yaklaşım ise ahlaki bir miyopluk olarak eleştiriliyor; zira kısa vadeli ekonomik çıkarlar uğruna uzun vadeli adalet ve vicdan prensipleri feda edilmektedir.
- Bölgesel Jeopolitik Hesaplar ve Normalleşme: Son yıllarda bazı önemli Arap ülkeleri, Filistin sorununu ikinci plana iten jeopolitik yeniden dizilimlere giriştiler. İsrail ile diplomatik normalleşme adımları (örneğin 2020’deki İbrahim Anlaşmaları) bu durumun somut göstergesidir. Bir Al Jazeera analizinde belirtildiği gibi, Trump yönetiminin öncülük ettiği normalleşme süreci, Arap dünyasının Filistin davasından kademeli vazgeçişinin bir tezahürüdür. Bu anlaşmalar Filistinlilere vaatler sunsa da gerçekte onların hakları için kayda değer hiçbir kazanım içermiyordu. Aksine, Arap ülkelerinin İsrail’le yakınlaşması, İsrail’i daha da cesaretlendirdi; işgal altındaki toprakların ilhakı ve yerleşimci şiddeti tırmandı. Normalleşmeyi savunan rejimler, Filistin’in kendi içinde bölünmüş olmasını ve barış çabalarının sonuçsuzluğunu bahane ederek bu adımları attılar. Filistin davası, pan-Arap bir ideal olmaktan çıkarılıp, yerine İran gibi ortak düşman algısı ya da ekonomik işbirliği çıkarları kondu. Sonuç olarak, Arap siyasi düzeninde Filistin adeta bir “afterthought” (sonradan akla gelen, tali mesele) haline geldi. Bu jeopolitik hesaplar, Filistin halkının yıllardır maruz kaldığı zulmü dindirmediği gibi, Arap sokağında da derin öfke ve hayal kırıklığı yaratmaktadır.
- “Terör” ve Hamas Bahaneleri: Bazı Müslüman liderler ve medya organları, Gazze’ye yönelik desteğin sınırlı kalmasını Hamas’ın politikalarına bağlayarak açıklamaya çalışıyor. Gazze’de 2007’den bu yana iktidarda bulunan Hamas, İsrail’e karşı silahlı direnişiyle bilinen ve Batı’nın çoğunlukla “terör örgütü” listesine aldığı bir yapı. Kimi Arap rejimleri ve hatta Filistin Yönetimi (FKÖ) yanlıları, “Hamas yüzünden bu durum yaşanıyor” diyerek sorumluluğu Filistinlilerin kendi içindeki bölünmüşlüğüne yüklüyorlar. Bu söylemde, “Filistinliler kendi aralarında birlik olamadı, o halde Arap dünyası onlar adına ne yapabilir?” gibi bir mantık yürütülüyor. Özellikle Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği silahlı operasyon sonrasında, bazı bölge ülkeleri “Hamas sebep oldu, bedelini halk ödüyor” diyerek kendi eylemsizliklerini mazur göstermeye yöneldi. Dahası, kapalı kapılar ardında Hamas’ın yok edilmesini ümit ederek bekleyen yöneticiler olduğu biliniyor. Bu bakış açısı son derece sorunludur; zira Filistin direniş hareketlerini her seferinde suçlamak, zulmün esas failini aklamaz. Nitekim İsrail’in topyekûn cezalandırma stratejisi, Hamas ile siviller arasında hiçbir ayrım gözetmemektedir. Gazze’de yaşanan sivil katliamını sadece Hamas’a indirgemek, ahlaken yanıltıcı olduğu gibi, olgusal olarak da yanlıştır. Hamas bir sebep değil, bir sonuçtur – işgal ve abluka devam ettiği sürece, bir Hamas gider başka bir direniş grubu gelir. Filistin halkının özgürlük isteği bastırıldıkça farklı biçimlerde ortaya çıkacaktır. Özetle, direnişin varlığını gerekçe yapıp zulme göz yummak, zulmü mazur göstermez; aksine zulmedenlerin ekmeğine yağ sürer. Samimi olan ülkelerin yapması gereken, önce masum halkı kurtarmak, sonra gerekiyorsa silahlı gruplarla siyasi hesaplaşmalarını yapmaktır.
- Filistin’in İç Bölünmüşlüğü ve Liderlik Sorunu: Filistin siyasetinin iki ana aktörü olan Hamas (Gazze) ve El Fetih (Batı Şeria) arasındaki derin ayrılıklar, Arap dünyasında “Filistinliler birleşemiyor” söylemini güçlendirmiştir. 2007’den bu yana Filistin’de tek bir otorite olmayışı, Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi yapıların da işine gelmiştir. Pek çok Arap rejimi, uluslararası alanda tanınan Filistin Yönetimi’ne (Mahmud Abbas yönetimi) destek verip Gazze’deki Hamas yönetimini görmezden geldi; böylece “biz Filistin halkının yanındayız, bakın Ramallah’taki hükümeti destekliyoruz” diyerek vicdanlarını rahatlattılar. Oysa bu tutum Filistin davasına gerçek anlamda bir katkı sunmadı. Filistin Yönetimi’nin kendisi de otoriter Arap düzeninin bir uzantısı haline gelmiş, halkına hesap vermeyen bir yapıya dönüştü. Sonuçta Arap liderler, Filistinlilerin parçalanmışlığını bahane edip sorumluluklarını terk ettiler. Birleşmiş Milletler veya büyük güçler devreye girsin diyerek pasif bir bekleyişe geçtiler. Bu esnada Filistinliler, gittikçe yalnız ve müttefiksiz kaldılar. İslam İşbirliği Teşkilatı gibi 50’den fazla Müslüman ülkeyi bir araya getiren kurumlar bile, sadece kınama bildirileri yayımlayıp dağılmaktan öteye geçemedi. “İslam dünyasının ortak ordusu/Barış Gücü” gibi fikirler gündeme gelse de (örneğin bazı Malezya ve Türkiye girişimleri), somut adımlar atılamadı. Bu da dağınıklığın kurumsal bir acziyete dönüştüğünü gösteriyor. Halk ile yönetimlerin bakışı arasındaki fark da burada belirgin: Yapılan kamuoyu yoklamaları, hemen her Müslüman ülkede halkın ezici çoğunluğunun Filistin davasını desteklediğini, Gazze’ye yapılanları zulüm olarak gördüğünü ortaya koyarken; yönetimler çıkar ve korku eksenli politikalarını değiştirmemekte direniyor. Nitekim bir analizde, “Halk iktidarda olmadığı sürece Filistin sorununa çözüm bulunamayacak” tespiti yapılmıştır. Zira halklar, Filistin’e gönülden bağlı iken, bizzat kendi hükümetleri bu öfkenin önünde set olup engel oluyor.
- Uluslararası Sistemin Çifte Standardı ve Kaderci Yaklaşım: Müslüman ülkelerin bazı yöneticileri, “Dünya zaten iki yüzlü, biz ne yapabiliriz ki” diyerek bir tür kadere razı olma psikolojisine kapılmış durumdalar. Hakikaten de Batı dünyasının Filistin konusundaki tutumu büyük bir ikiyüzlülük içeriyor: Kendilerini “insan hakları ve demokrasi beşiği” ilan eden devletler, Gazze söz konusu olunca akan kanı durdurmak bir yana, protesto eden kendi vatandaşlarını bile baskılıyor. 2022’de Ukrayna işgal edildiğinde hararetle “sorumluluk bizde, korumalıyız” doktrinini (Responsibility to Protect, R2P) savunanlar, 2023’te Gazze’ye yönelik kitlesel katliamda İsrail’e tam destek verdiler. Bu çifte standart, İslam ülkelerindeki elitlere “Batı durumu kabullenmiş, biz tek başımıza neyi değiştirebiliriz” hissiyatı veriyor olabilir. Bir bakıma, sorumluluğu başkalarının üstüne atmak için uygun bir bahane oluşturuyor. Ancak bu yaklaşım, ahlaki sorumluluktan kurtulmayı sağlamaz; tam tersine mazeret üretme kısır döngüsünü Unutulmamalıdır ki uluslararası toplumun (BM, büyük güçler vs.) hareketsizliği, Müslüman dünyanın da hareketsiz kalmasını meşru kılmaz. Hatta tam aksine, “Dünya susuyor bari biz konuşalım” diyen güçlü bir sesin çıkmasını daha da gerekli hale getirir. Nitekim ırkçılık karşıtı düşünür Franz Fanon, sömürgecilik döneminde sömürülenlerin kendi kurtuluşlarından başka dostu olmadığını belirtmişti. Bugün Filistin de benzer bir durumdadır: Küresel mekanizmalar işlemiyorsa, bölgesel ve İslamî mekanizmaları işletmek tarihi bir zorunluluk olarak karşımızdadır.
- Diplomatik İhtiyat ve Ekonomik Bağımlılık: Bir diğer gerekçe, birçok Müslüman ülkenin ABD ve Batı ile yakın ekonomik-siyasi bağları nedeniyle İsrail’e karşı açık tavır almaktan çekinmesidir. Özellikle Körfez ülkeleri ile Mısır, Ürdün gibi aktörler, Washington’ın desteğini kendi güvenlik ve ekonomileri için vazgeçilmez görüyorlar. Bu nedenle Filistin lehine sert bir adım atmanın, Amerikan baskısını ve yardımlarının kesilmesini getireceğinden endişeliler. Bu durum, Al Jazeera’da vurgulandığı gibi, Arap rejimlerinin kendi siyasi bekalarını ABD’ye bağımlı kılmalarına yol açmış, Filistin’in hakları da bu uğurda feda edilmiştir. Sonuçta Filistin meselesi, bu hükümetlerin ajandasında alt sıralara gerilemiştir. Filistin içindeki ihtilaflar da bu tavrı kolaylaştıran bir mazeret işlevi görmüştür (yukarıda değinildiği gibi). Böylelikle bazı yönetimler, “Biz barış sürecini ABD’nin himayesine bıraktık” diyerek kendilerini sorumluluktan azade addetmiştir. Ne var ki ABD’nin veya BM’nin on yıllardır süren “barış süreçleri” Filistinlilere gerçek bir devlet yahut güvenlik sağlayamamıştır. Dolayısıyla bu diplomatik ihtiyat aslında kısır bir döngüdür: Müslüman ülkeler inisiyatif almadıkça Batı da rahatça İsrail’i desteklemeye devam ediyor; Batı destekledikçe Müslümanlar “gücümüz yetmez” diyerek geri duruyor. Bu döngüyü kırmak ancak yeni bir yaklaşım ve cesur adımlarla mümkün olabilir.
Yukarıda sıralanan maddeler, Gazze’ye yeterince destek vermeyen Müslüman aktörlerin dile getirdiği veya ima ettiği başlıca gerekçelerdir. Ancak bu mazeretlerin hiçbiri, zulme seyirci kalmanın ahlaki yükünü ortadan kaldırmaz. Nitekim Türkiye’de bir üniversitenin bildirgesinde vurgulandığı gibi: “Soykırıma sessiz kalmak, ona onay vermek ve ortak olmaktır!”. İslam’ın adalet anlayışında zulme rıza göstermek bizzat zulüm yapmak gibidir. Büyük İslam âlimi Bediüzzaman Said Nursî, meşhur ifadesinde “Zulme rıza zulümdür” derken tam da bunu kasteder. Dolayısıyla hangi bahane öne sürülürse sürülsün, Gazze’deki soykırım niteliğindeki saldırılara karşı etkisiz veya tepkisiz kalmak, tarihe ve vicdanlara karşı verilmesi zor bir hesaba dönüşmektedir.
Şimdi, bu yaşananları ahlaki ve felsefi bir mercekten daha derinlikli olarak değerlendirelim. Hangi değerler ihmal edildi? Hangi ilkelerle çelişiyoruz? Ve insanlık tarihi ile düşünürlerin perspektifinden baktığımızda, bugün sessiz kalanlar hakkında ne söylenebilir?
Eleştirel Bir Bakış: Ahlaki ve Felsefi Değerlendirmeler
Gazze’ye dair ortaya çıkan sessizlik ve atalet hem İslam ahlakı hem de evrensel insani değerler açısından ciddi bir sorgulamayı hak etmektedir. Bu bölümde, konuyu etik ve felsefi açıdan irdeleyerek, ihmal edilen sorumlulukları ve yaşanan çelişkileri ortaya koyacağız. Aynı zamanda İslam düşüncesindeki ve dünya felsefe mirasındaki ilgili görüşlere değinerek, konunun evrensel boyutunu ele alacağız.
İslam dini, müminleri kardeşlik ve dayanışma ilkesi etrafında birleştirir. Hz. Peygamber’in hadis-i şerifinde müminlerin birbirlerine bağlılığı çarpıcı bir benzetmeyle ifade edilir: “Mü’minler, birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermekte, tıpkı bir vücut gibidirler. Vücudun bir uzvu hasta olunca, diğer uzuvlar da uykusuzluğa ve ateşe tutulur.” Bu hadis, bir toplumun herhangi bir kesimindeki acının, diğer kesimlerce de yürekten hissedilmesi gerektiğini öğütler. Müslümanlar yalnız kendi aralarında değil, tüm mazlumlara karşı da merhametle yaklaşmakla emrolunmuştur. Ne var ki Gazze konusunda bu ümmet bilincinin zayıfladığı, vücudun bir uzvu ağır yara alırken diğer uzuvların yeterince tepki vermediği bir manzara söz konusudur. Bu, aslında ümmet bedeninin hasta olduğunu gösterir. İslam toplumları, kendi bedenlerinin bir parçası olan Gazze’nin çığlığına gerektiği gibi uyanamamıştır. Sevgisizlik, merhametsizlik ve ilgisizlik, hadis şerhinde belirtildiği üzere toplum bünyesini saran ve onu “ateşler içinde yakıp kavuran” bir hastalıktır. Gazze örneğinde bu manevi hastalığın belirtilerini maalesef görmekteyiz.
Kur’an-ı Kerim de zulüm karşısında kayıtsız kalmayı yerer. Nisa Suresi 75. ayette mü’minlere sarsıcı bir soru yöneltilir: “Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar’ diyen zulme uğrayan erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” Bu ilahî hitap, mazlumların feryadına kulak tıkayanları açıkça uyarmaktadır. Filistin’de, özellikle Gazze’de, yıllardır “Ey Rabbimiz, bizi zalim topluluğun elinden kurtar” diye yalvaran mustaz’aflar (ezilenler, mazlumlar) vardır. Müslüman ülkelerin bu feryada fiilen koşmaması, Kur’an’ın bu ağır hitabıyla tezat teşkil etmektedir. İslam’ın adalet anlayışı, sadece kendi halkın için değil, zulme uğrayan herkes için mücadeleyi emreder. Nitekim başka bir hadiste, Peygamberimiz (sav) “Bir kötülük göreniniz, onu eliyle düzeltsin; gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin – ki bu imanın en zayıf derecesidir” buyurmuştur. Şüphesiz, Gazze’deki zulme eliyle müdahale etmek (yani fiili yaptırım uygulamak) her ülkenin becerebileceği bir şey olmayabilir; ama en azından dil ile tepki göstermek ve diplomatik-ekonomik baskı kurmak asgari bir görevdir. Buna bile yanaşmamak, kalben buğz etme düzeyine sığınmak ise imanın zaafını gösterir. Dahası, kalben buğz etmek demek, en azından vicdanen rahatsız olup yapılanı onaylamamak demektir. Halbuki bugün bazı İslam ülkelerinin yöneticileri bırakın buğz etmeyi, zalimlerle aynı söylem hattına girerek Filistin direnişini suçlama yoluna bile gitmişlerdir. Bu, ahlaki bakımdan iflasın eşiğidir.
Edmund Burke’e atfedilen meşhur bir söz vardır: “Kötülüğün zaferi için gereken tek şey, iyilerin hiçbir şey yapmamasıdır.” Bu vecize, Gazze örneğinde tam karşılığını bulmaktadır. İsrail’in işlediği cürümler, dünyanın “iyi”lerinin, yani adalet ve barıştan yana olduğunu iddia eden ülkelerin ve toplumların, gerekeni yapmaması sayesinde bu denli pervasızca sürmektedir. Her ne kadar bu sözün Burke’e aidiyeti tartışılsa da benzer bir ifade John Stuart Mill tarafından 1867’de dile getirilmiştir: “Kötü insanların emellerine ulaşmak için ihtiyaç duydukları tek şey, iyi insanların olup biteni seyredip hiçbir şey yapmamasıdır.”. Bugün Gazze’de tam da bu “iyi insanların eylemsizliği” trajedisi yaşanmaktadır. Kendini İslam dünyasının veya insanlık ailesinin bir parçası sayanlar, kardeşlerinin kuyuya atılıp yardım beklediğini görüyor ama çoğu sadece seyretmekle yetiniyor. Hannah Arendt de benzer biçimde, çağımızın büyük kötülüklerinin çoğunun, “iyi ya da kötü olma konusunda kafasını netleştirmemiş, kararsız insanlardan” kaynaklandığını belirtir. Yani sıradan insanların tereddütleri, tarafsızlık adı altında aldıkları tutumlar, zulmün sürmesine hizmet edebilir. Gazze konusunda da pek çok ülke, “ne İsrail’i onaylıyoruz ne de doğrudan karşı çıkıyoruz” gibisinden muğlak bir pozisyona sığınmış durumda. Oysa Arendt’in işaret ettiği gibi, tarafsızlık veya eylemsizlik, fiilen kötülüğün işine yarar. Bir zulüm karşısında sessiz kalan herkes, zalimin cesaret bulmasına katkı sağlar. Bugün Gazze’de çocukları öldüren bombaları durdurmak için hiçbir somut adım atmayan her aktör, bu suça – belki istemeden de olsa – ortak olmaktadır. İstanbul Üniversitesi’nin açıklamasında dile getirildiği üzere: “Soykırıma sessiz kalmak, ona onay vermek ve ortak olmaktır!”. Bu sadece bir slogan değil, tarih boyunca defalarca doğrulanmış acı bir hakikattir. Bosna’da, Ruanda’da, Arakan’da ve başka yerlerde, uluslararası toplumun sessizliği korkunç katliamları mümkün kılmıştır.
İslam düşünürleri de zulme karşı durmanın imanî bir sorumluluk olduğunu vurgular. Örneğin Mevlânâ Celaleddin Rumi, “Zulme alkış tutan, zulmü yapan kadar suçludur” derken aynı ilkeyi yineler. Bediüzzaman Said Nursi, “Zulme rıza, zulümdür; taraftar olsa zalim olur” diyerek açık bir ölçü koyar. Nursi’ye göre bir insan, başka birinin işlediği zulme taraf olup razı olsa, o zulme iştirak etmiş sayılır. Kur’an’da da “Kimse kimsenin günahını yüklenmez” prensibi vardır, ancak bu, zulme taraf olmayanlar için geçerlidir; zulmü hoş gören ise mesuldür. Bu ilkeler ışığında bakınca, Gazze’deki zulmü hoşgören veya “mış gibi yapıp” göz yuman her yönetici ve entelektüel, zulmün günahına ortak olmaktadır.
Bunun karşıtı olarak, adaletin ve merhametin yüceltilmesi de İslam ahlakının temelidir. İslam tarihinde “İttihad-ı İslam (İslam birliği)” ideali, bir dönem pek çok aydın ve liderin rüyası olmuştur. Osmanlı’nın son döneminde ve sömürgecilik çağında Cemaleddin Afgani, Sultan Abdülhamid, Muhammed İkbal, Aliya İzzetbegoviç gibi isimler, Müslümanların birleşmesi ve mazlum coğrafyaların birlikte savunulması gerektiğini savunmuşlardı. Örneğin İkbal, İslam ümmetini bir beden gibi görerek “Birleşin, birleşin! Ayrılıkta kıyamet var” diye haykırmıştı. Bu figürlerin mesajı, bugün hâlâ güncelliğini koruyor: Eğer Müslümanlar aralarında çekişmeleri bir kenara bırakıp ortak bir vicdan etrafında birleşseler, Gazze gibi trajedilerin bu denli derinleşmesine izin verilmeyebilirdi. Ünlü sosyolog İbn Haldun’un asabiyet kavramı da burada hatırlanmalı: İbn Haldun, toplulukların gücünün grup dayanışmasına (asabiyete) bağlı olduğunu söyler. Ona göre gerçek güç, kan bağı gibi dar ölçülere değil, işlevsel birlik ve ortak ideale inanç temelinde gelişen dayanışmaya dayanır. Bir topluluk, kendi içinde dayanışma duygusunu yitirirse, çözülmeye ve dış etkiler karşısında zayıflamaya mahkûmdur. Bugün İslam dünyasının en büyük sorunlarından biri, tam da bu asabiyet (dayanışma) yoksunluğudur. Ümmet bilinci yerini milliyetçiliklere, mezhepçiliklere ve hatta kabilevi çıkarlara bırakmıştır. Ortak bir dava etrafında birleşmek bir yana, birçok Müslüman ülke birbirine rakip veya hatta düşman kamplara ayrılmıştır. Bu da Filistin gibi bir ortak davada bile etkili bir birliktelik kurulmasını engellemektedir. İbn Haldun’un dediği gibi, gerçek güç kendi dar menfaatinde değil, cemiyetin bağlarında ve ortak değerlerinde yatar. Bugün, “önce can sonra canan” diyerek yalnızca kendini düşünen devletler, aslında hem canı hem cananı tehlikeye atmaktadır. Gazze’deki zulüm belki coğrafi olarak uzak veya politik olarak dışsal görülebilir; ama bu zulme karşı sessiz kalmanın sonuçları, yarın öbür gün diğer toplumlarda da ahlaki çürüme ve güvenlik riskleri olarak geri dönecektir.
Uluslararası hukukun geliştirdiği “Koruma Sorumluluğu” (Responsibility to Protect) normu da, soykırım ve insanlığa karşı suçlar durumunda devletlerin egemenlik sınırlarını aşan bir müdahale sorumluluğu olduğunu belirtir. Ne yazık ki bu norm, büyük güçler tarafından tutarlı ve adil uygulanmıyor. 2011’de Libya konusunda hararetle R2P gündeme getirilirken, 2023’te Gazze’de benzer bir insani kriz için kimse kılını kıpırdatmadı. Bu ikiyüzlülük, Batı’nın ahlaki üstünlük iddiasını da çürütmektedir. Fakat bu durum, Müslümanların kendi ahlaki sorumluluklarından feragat edebileceği anlamına gelmez. Tam tersine, eğer Birleşmiş Milletler veya uluslararası mahkemeler gerekeni yapmıyorsa, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi yapılar bunu talep etmek ve zorlamak zorundadır. Bu yapılmadığında, ümmetin dağınıklığı zalimin cesaretiyle buluşmakta ve ortaya vahim neticeler çıkmaktadır.
Son olarak, vicdan kavramına değinmek gerekir. Vicdan, insanın kendi içindeki ilahi sestir; doğruyu ve yanlışı ayırmasına yardımcı olur. Gazze’de olan biteni vicdanının süzgecinden geçiren herhangi bir insanın kayıtsız kalabilmesi aslında mümkün değildir. Nitekim dünya genelinde farklı dinlerden milyonlarca insan, vicdani saiklerle Filistin’e destek veriyor, protestolar düzenliyor, yardım etmeye çalışıyor. Bunu yapmayan, yapamayan veya yapmak istemeyen Müslüman toplumlar ise kendi öz değerleriyle çelişiyorlar. Kur’an, “Haksız yere öldürülen bir can, bütün insanlığın öldürülmesi gibidir” buyurur (Maide 32). Gazze’de öldürülen binlerce masum can için sessiz kalmak, bu ilkeye bigâne kalmak anlamına gelmektedir. İslam’ın adalet mirasına baktığımızda, Hz. Ömer’in adalet anlayışı, Hz. Ali’nin zulüm karşısındaki hassasiyeti, Selahaddin Eyyubi’nin merhameti gibi sayısız örnek görürüz. Bu miras, zalime “dur” demeyi ve mazluma el uzatmayı gerektirir. Eğer bugün bu mirasın torunları, yanı başlarındaki mazluma sırt çeviriyorsa, burada ciddi bir ahlaki erozyon var demektir.
Toparlarsak, Gazze konusunda sergilenen eylemsizlik, İslam’ın öz değerlerine aykırıdır ve evrensel ahlak açısından da kabul edilemez bir durumdur. Sessizlik, suç ortaklığına dönüşmekte; bahaneler, sorumluluktan kurtarmamaktadır. Tarih bu dönemi yazarken, “kim nerede durdu” sorusunu soracaktır. Bu noktada, Dante Alighieri’ye atfedilen bir söz çarpıcıdır: “Cehennemin en sıcak yerleri, ahlaki kriz zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.” İster Dante söylemiş olsun ister olmasın, bu söz insanoğlunun ortak vicdanında makes bulmuştur. Gazze meselesi de çağımızın büyük bir ahlaki krizidir. Bu krizde tarafsız kalan, sesini çıkarmayan, eyleme geçmeyen herkesin vicdan muhasebesi ağır olacaktır. İslam inancına göre de zulmü görüp engellemeyenler, hesap gününde sorguya çekileceklerdir.
Bu eleştirel perspektiften sonra, makalemizin son bölümünde çözüm odaklı yeni bakış açılarına ve önerilere yer vereceğiz. Mevcut durum sürdürülebilir değildir; peki, İslam dünyası ve uluslararası toplum, Gazze için bundan sonra ne yapabilir? Hiçbir kimsenin akıl edemediği denli özgün ve ileri ufuklu düşünmeye çalışarak, bazı öneriler geliştireceğiz.
Öneriler ve Yeni Yaklaşımlar
Gazze’deki trajedinin son bulması ve benzeri durumların bir daha yaşanmaması için, alışılagelmiş söylemlerin ötesine geçen, cesur ve yenilikçi yaklaşımlara ihtiyaç var. İslam dünyası, bugüne kadarki birikimlerini aşan bir vizyonla hareket etmedikçe, tarih tekerrür edecektir. Aşağıda, hiç kimsenin aklına gelmediği veya dile getirilmediği düşünülen bazı önerileri ve yeni bakış açılarını tartışıyoruz:
- İslam Dünyasında Kolektif Liderlik ve Vahdet Hamlesi: Mevcut uluslararası düzende, Müslümanların haklarını savunacak etkin bir mekanizma eksikliği ortada. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde daimî üyesi olmayan, küresel güç denkleminde söz hakkı sınırlı olan İslam ülkeleri, tek tek hareket ettiklerinde etkisiz kalıyorlar. Bu nedenle, tıpkı Avrupa Birliği veya NATO benzeri, daha entegre bir İslam Dünyası platformu oluşturulması gerekiyor. Bu platform, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın ötesine geçip yaptırım gücüne sahip olmalıdır. Somut olarak, dönüşümlü liderlik mekanizması ile çalışan, kriz durumlarında hızlı toplanan ve bağlayıcı kararlar alabilen bir “İslam Barış Konseyi” düşünülebilir. Bu konsey, bir Müslüman halka saldırı olduğunda ortak savunma veya ortak yaptırım kararları uygulamak üzere önceden mutabakata varılmış kurallarla donatılabilir. Örneğin Gazze için tüm üyelerin katıldığı bir acil insani hava köprüsü veya ablukanın kırılmasına yönelik ortak deniz filoları organize edilebilir. 2010’da Türkiye sivil insiyatiflerle “Mavi Marmara” gemisini Gazze’ye yardım için gönderdiğinde yalnız kaldı ve trajik sonuçlar yaşandı; fakat benzer girişimler bu sefer 20-30 ülkenin koordinasyonuyla, donanma korumasıyla yapılırsa İsrail’in saldırganlığı caydırılabilir. Böyle yaratıcı ve cesur adımlar, dünyaya da güçlü bir mesaj verecektir. “Tek başımıza kalsak da Filistin davasını savunacağız” söylemi (ki bunu Türkiye liderliği sıkça dile getiriyor) güzel ama yetersizdir; önemli olan birlikte hareket edebilmektir. İslam dünyası bu vahdet ruhunu yeniden canlandırmalıdır.
- Ekonomik ve Diplomatik Baskı Kartlarının Kullanılması: İslam ülkeleri ellerindeki bazı stratejik kozları kullanma konusunda şimdiye dek çekingen davrandılar. Oysa ki birçoğu enerji kaynakları, coğrafi konum, pazar büyüklüğü gibi güçlere sahip. 1973 Petrol Ambargosu örneği hatırlanabilir: O yıl Arap ülkeleri petrol ihracatını kısarak Batı’ya baskı uygulamış ve bu, politik sonuçlar doğurmuştu. Günümüzde de benzer şekilde, en azından kısıtlı ekonomik yaptırımlar düşünülebilir. Örneğin, İsrail ile yoğun ticaret yapan bazı Müslüman ülkeler (Türkiye, Katar, BAE gibi) ticari kısıtlamalar getirebilir; İsrail’e mal ve yakıt akışını sınırlayabilir. Keza, İsrail ile diplomatik ilişkileri olan ülkeler, büyükelçilerini çekmek, anlaşmaları askıya almak gibi adımları koordineli şekilde atabilirler. 2023’te İsrail’in Gazze saldırıları tırmanırken bazı Latin Amerika ülkeleri (Bolivya, Şili gibi) İsrail elçilerini sınır dışı etti. Müslüman ülkelerden de benzeri bir toplu tavır görmek mümkün olsaydı, Tel Aviv üzerinde önemli bir baskı oluşurdu. Ayrıca, küresel boykot kampanyaları İslam ülkelerinin öncülüğünde yaygınlaştırılabilir. Sivil toplum eliyle başlatılan BDS (Boykot, Tecrit, Yaptırım) hareketi, eğer devletler tarafından da desteklenseydi, İsrail ekonomisi ve imajı üzerinde ciddi yaptırımlar söz konusu olabilirdi. Burada önemli olan, ortak ve kararlı hareket etmektir. Tek bir ülkenin boykotu sembolik kalır; ama onlarcası birleşirse gerçek bir yaptırım gücü ortaya çıkar.
- İnsani Diplomasi ve Sınırların Açılması: Gazze krizi sırasında komşu Mısır, Refah Sınır Kapısı’nı uzun süre kapalı tuttu; Ürdün, Lübnan gibi ülkeler mültecileri istemediklerini belirtti. Bu durum, insani açıdan eleştirilse de bu ülkeler “Gazze boşalırsa İsrail amacına ulaşır, ayrıca güvenlik riskleri var” tezini öne sürdüler. Yeni bir yaklaşım olarak, geçici koruma bölgeleri oluşturma fikri değerlendirilebilir. Örneğin Sina Yarımadası’nın Gazze sınırına yakın bir bölgesi, uluslararası garantilerle ve İslam ülkelerinin finansmanıyla mülteciler için güvenli bölge haline getirilebilir. Bu bölgenin idaresi, BM ve İslam İşbirliği Teşkilatı ortaklığında yapılabilir; böylece Gazze halkı topraklarından tamamen uzaklaşmadan, sınırın hemen ötesinde korunabilir. Bu, radikal bir fikir gibi gelebilir ancak binlerce çocuğun bombardımanda ölmesindense, geçici de olsa bir nefes alma alanı sağlamak evladır. Ayrıca yaralıların tedavisi, çocukların eğitimine devamı gibi konular için uluslararası bir insani misyon Türkiye, Mısır, Katar gibi ülkelerden sağlık ekipleri, sahra hastaneleriyle Gazze içinde veya sınırında aktif olabilir. Böyle bir misyon, fiilen İsrail’in “Gazze’yi insansızlaştırma” stratejisini de bozacaktır; çünkü hem Filistinliler hayatta kalacak hem de dünyaya İsrail’in engellemeleri somut biçimde gösterilecektir.
- Medyatik ve Kültürel Atılım: Uzun vadede, Filistin davasının küresel kamuoyu desteğini artırmak da kritik önemdedir. Bunun için İslam dünyasının zengin entelektüel ve kültürel birikimi seferber edilebilir. Hollywood yapımları ve Batı medyası genellikle İsrail narratifini destekler biçimde çalışıyor. Buna karşılık, Müslüman ülkeler ortak fonlar oluşturarak uluslararası yayın organları, belgeseller, sinema filmleri üretebilirler. Filistinlilerin hikâyesini, Gazze’de yaşanan dramı evrensel insani mesajlarla anlatan kaliteli içerikler, dünya halklarının kalbine dokunabilir. Örneğin bir “Gazze’nin Yusuf’u” temalı sinema filmi hem İslami hem evrensel motifleri kullanarak güçlü bir etki yaratabilir. Büyük düşünür Mahmud Derviş’in şiirleri, Batı dillerine daha çok çevrilebilir; Filistinli yazarların romanları dünya sahnesine taşınabilir. Bu kültürel diplomasi, orta-uzun vadede algıları değiştirecek ve belki de devletlerin politikalarını da dolaylı olarak etkileyecektir. Zira bugün Filistin davası, bazı çevrelerde marjinalize edilmeye çalışılıyor; bunu kırmak, işin zihniyet boyutunda mücadele etmeyi gerektiriyor. Yusuf kıssasından ilhamla, kardeşlik ve vefa temalarını işleyen evrensel hikâyeler, belki de insanlığın ortak vicdanını harekete geçirebilir.
- İslami Finans ve Yardım Ekosisteminin Güçlendirilmesi: Gazze’nin direnci büyük ölçüde halkının fedakârlıklarına ve dünyanın dört bir yanından gelen yardımlara bağlı. Ancak abluka şartlarında para transferi, malzeme girişi gibi konular son derece kısıtlı. Müslüman ülkeler, ortak bir insani yardım koridoru ve finans ağı kurabilirler. İslami Kalkınma Bankası veya benzeri kuruluşlar öncülüğünde oluşturulacak bir Gazze Fonu, üye ülkelerden düzenli katkılar alarak bölgedeki altyapı ve insani ihtiyaçlar için kullanılabilir. Bu fon, dağıtımı tarafsız uluslararası kuruluşlarla şeffaf biçimde yaparak hem etkinliği sağlar hem de “yardımlar Hamas’a gidiyor” şeklindeki propagandaları boşa çıkarır. Ayrıca dijital para ve blokzincir teknolojileri kullanılarak, İsrail ve destekçilerinin banka yaptırımlarından etkilenmeyecek alternatif para transfer yöntemleri geliştirilebilir. İslam dünyasının teknik uzmanları bu konuda işbirliği yapabilir. Özetle, Gazze’yi ekonomik ve insani açıdan hayatta tutmak için yaratıcı finansal çözümler üretmek gerekir. Bu da yeni bir ufuk açacaktır.
- Hesap Verebilirlik ve Hukuki Girişimler: İsrail’in Gazze’de işlediği savaş suçları için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) soruşturma açıktır, fakat birçok engelle karşılaşıyor. İslam ülkeleri bu hukuki cephede de aktif olmalıdır. Örneğin, Evrensel Yargı Yetkisi ilkesi gereği, kendi mahkemelerinde İsrailli yetkililere karşı suç duyurularında bulunabilirler (bazı ülkelerde yapıldı ancak hükümetler engelledi). Türkiye’de bir dönem İsrail yetkilileri hakkında yakalama kararları bile gündeme gelmişti ama sonra rafa kalktı. Oysa bu tür girişimler koordineli şekilde sürse, İsrailli karar alıcılar uluslararası seyahatlerde tutuklanma riski hissederlerdi. Ayrıca bağımsız tahkikat komisyonları kurularak Gazze’deki suçların delilleri toplanabilir ve dünya kamuoyuna sunulabilir. Müslüman ülkeler, BM Genel Kurulu’nda Uniting for Peace mekanizmasını işleterek, ABD vetosunu aşacak şekilde İsrail’e karşı barış gücü veya koruyucu önlemler kararı aldırmayı da deneyebilirler. Burada kilit olan, sürekli ve kararlı takip ile hukuku işletmeye çalışmaktır. Hiçbir sonuç alınamasa bile, tarihe “biz denedik, vazifemizi yaptık” notunu düşmek bakımından önemlidir. Bu da bir çeşit ihlalin belgelemesi ve hafıza oluşturma
- Eğitim ve Vicdan Seferberliği: Uzun vadede, Gazze ile dayanışma duygusunun kuşaklar boyu sürmesi için eğitim sistemlerinde Filistin davasının haklılığı anlatılmalıdır. Kimi Arap ülkelerinde yeni nesiller Filistin’e eskisi kadar duyarlı yetişmiyor; zira müfredatlar ve medya bu konuyu geri plana itiyor. Buna karşılık, İslam dünyasında okullarda Yusuf kıssası gibi hikâyeler üzerinden mazlumun yanında olma erdemi işlenebilir. Genç nesillere, Bosna’dan Filistin’e, ümmetin imtihanları öğretilmeli; bu konuda bilinç ve empati kazandırılmalıdır. Ayrıca her ülkenin dini otoriteleri (ulema) daha gür bir sesle zulme karşı durmanın imanî sorumluluk olduğunu vaaz etmelidir. Nasıl ki Diyanet’in hutbesinde “Ümmetin suskunluğu zalimleri cesaretlendiriyor, İslam bizleri birlik olmaya çağırıyor” denildi, benzeri hutbeler her yerde verilmeli, fetvalar yayınlanmalıdır. Bu, halkların bilinçlenmesini ve belki yöneticilerin de halk baskısıyla adım atmasını sağlayabilir.
Yukarıdaki öneriler, elbette uygulaması zor, iddialı adımları içeriyor. Ancak yeni bir şeyler söylemek ve yapmak zorundayız; çünkü eski söylemler ve ufuksuz politikalar Filistin’e sadece acı getirdi. Yusuf’u kuyudan çıkaracak olan, kardeşlerinin pişmanlık gözyaşları ve onu gerçekten aramaya koyulmalarıydı. Bugün Gazze kuyuda ise, onu çıkarmak da ancak İslam aleminin içten bir tevbesi (yanlış tutumlarından rücu etmesi) ve ardından gelen kararlı eylemiyle mümkündür. Ünlü düşünür Martin Luther King Jr., “Her yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için tehdittir” diyordu. Gazze’deki adaletsizliğe son vermek, sadece Filistinliler için değil, tüm insanlık için daha adil bir geleceğin inşası demektir. Eğer bugün bu konuda başarısız olunursa, yarın başka coğrafyalarda da zalimler cesaret bulacak, mazlumlar yine yalnız kalacaktır.
Sonuç
Hz. Yusuf’un kuyudan çıkarıldığı ve sonunda Mısır’a sultan olduğu kıssa, dramatik bir tersine dönüş hikâyesidir. Onu kuyuya atan kardeşleri, yıllar sonra Yusuf’un huzurunda mahcup olup af dilemiştir. Yusuf ise onlara “Bugün size başa kakma ve serzeniş yok, Allah sizi affetsin” diyerek (Yusuf Suresi, 92) büyüklük göstermiştir. Bu final, bizlere iki önemli ders verir: Mazlumun er ya da geç zafere ulaşabileceği ve zalimlerin eninde sonunda yaptıklarıyla yüzleşecekleri. Bugün Gazze, adeta kuyuda bekleyen Yusuf misalidir. Belki onu kuyudan çıkaracak olan bir kervan (uluslararası yardım) ufukta henüz görünmedi. Belki kardeşleri de henüz gerçek bir pişmanlık duymadı. Fakat tarih ve ilahi adalet, er ya da geç tecelli edecektir.
Gazze’nin çocukları, kadınları ve masumları insanlığın vicdanına seslenmeye devam ediyor. Bu sesi duymayanlar, duyup da aldırmayanlar, en başta kendi ruhlarını yaralıyorlar. Çünkü zulme şahit olup da karşı çıkmamak, insanın fıtratındaki merhamet hissini körelten bir zehir gibidir. Bu zehir, bir topluma sirayet ettiğinde artık orada adalet, birlik ve huzur kalmaz. Bugün Gazze’ye sırt çeviren İslam ülkeleri, aslında kendi geleceklerine de sırt çevirmektedirler. Zira ümmet bilincini yitiren, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen bir zihniyet, yarın o yılan kendisine döndüğünde yardım edecek kardeş bulamayacaktır.
Bu makalede ele aldığımız eleştiriler ve öneriler ışığında, İslam dünyasının bir öze dönüş yaşaması elzemdir. Kendi değerlerimize, Kur’an ve Sünnet’in adalet ve merhamet öğretilerine dönmek… Yusuf’u kuyuya atan kardeşler olmaktan vazgeçmek… Kardeşimizi kurt yedi yalanına sığınmak yerine, kurtla mücadele edecek cesareti kuşanmak… İşte yapılması gereken budur. Gazze, sadece Gazzelilerin değil, hepimizin Yusuf’udur. Onu kuyudan çekip çıkarmak, sadece bir halkı kurtarmak değil, insanlığımızı kurtarmaktır.
Son olarak, şu hakikati vurgulayalım: Vicdan sahibi toplumlar zulme kayıtsız kalmaz. İstanbul Üniversitesi’nin açıklamasında dile getirildiği gibi, “Bugün Gazze’de yaşananlar, insanlığın ortak acısı ve sorumluluğudur”. Eğer insanlık bu sorumluluğunu yerine getirmezse, gelecekte çok daha büyük utançlarla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Bir gün tarih sayfaları Gazze’den bahsederken, kimlerin Yusuf’u kuyuya attığını, kimlerin de Yusuf’u kuyudan çıkarmak için çabaladığını yazacak. Her bir devlet ve fert, o sayfalarda kendi duruşunu görecek.
Temennimiz odur ki, Yusuf kıssasındaki gibi bir af ve kardeşlik finaline ulaşabilelim: Gazze özgürlüğüne kavuşsun, kardeşleri de hatalarını anlayıp onu bağırlarına bassın. Bu ütopya gerçekleşir mi bilinmez; fakat gerçekleşmesi için çaba göstermek, her müminin ve her vicdanlı insanın görevi olmalıdır. Çünkü zulme karşı durmak, bizim medeniyetimizin mirası ve geleceğimizin tek teminatıdır. Aksi takdirde, sadece Gazze’de değil, kendi içimizde de Yusuf’u kaybetmiş olacağız.
Kaynaklar
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ SENATOSU Sessiz Kalmak Ortak Olmaktır! 25.04.2024
İbrahim Karataş. Gazze’deki Soykırım ve Müslüman Ülkelerin Tavrı. https://www.fokusplus.com/odak/gazzedeki-soykirim-ve-musluman-ulkelerin-tavri#:~:text Cuma Hutbesi: “Zulme Rıza Göstermek Zulümdür” 03.11.2023
Din İşleri Yüksek Kurulu. Gazze’de yaşanan zulüm ve katliam hakkında insanî ve İslâmî sorumluluk. https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/Karar/40108/gazzede-yasanan-zulum-ve-katliam-hakkinda-insani-ve-islami-sorumluluk#:~:text
Imad K. Harb. The Arab world has forsaken the Palestine cause. https://www.aljazeera.com/opinions/2023/5/14/the-arab-world-has-forsaken-the-palestine-cause#:~:text
*Doğrudan atıf yapılan kaynaklar gösterilmiştir.
