İSLAMCILIK: DİRENİŞTEN KARİYERE YOLCULUK
Bir vakitler, İslamcılar vardı. Öyle bugünküler gibi gölgede serinleyenlerden değil, yangının içine atılanlardan… Hakikatin yükünü sırtlamış, kelimeleri kılıç, suskunlukları dahi bir başkaldırı olanlardan… Gözlerinde dünyanın geçiciliğini bilenlerin huzuru, yüreklerinde ise mazlumun çığlığını taşıyanların yangını vardı. Onlar için din, bir kartvizit değil, hayatın bizzat kendisiydi. İktidar sarhoşluğu ile sarmaş dolaş değil, hakikatin yalnızlığıyla hemhâl olmuşlardı.
Cemil Meriç’in “Bu Ülke”de çizdiği, dünyaya karşı savaş açmış, tek sermayesi fikir olan adamlar… Sezai Karakoç’un ruhuyla konuşan, Nuri Pakdil’in kalemiyle doğrulanlar… Onlardan sonra gelenler arasında da aynı ruhu taşıyanlar oldu. Abdulaziz Tantik, düşüncenin derin kuyularına dalarak medeniyet meselesine kafa yordu. Abdurrahman Arslan, modernite ile İslam arasındaki gerilimde yol gösterici olmaya çalıştı. Fidan Güngör, İslamcı mücadelenin bedel ödeyen isimlerinden biri olarak hayatını adadı. Mansur Güzelsoy, bu dava uğruna yılmadan yazdı, anlattı, direndi. Onlar, hakikati satmadan, menfaate eğilmeden, omurgalarını koruyarak yürüyenlerdi.
Kimi sürgüne gitti, kimi mahkemelerde süründü, kimi hapishane duvarlarına kelimelerini kazıdı. Durdurulamadılar. Onlar için mücadele, bir çıkar kapısı değil, bir varoluş biçimiydi. İslâm, onlar için sadece bir inanç değil, bir medeniyet davasıydı. Bu dava, ne koltuklarla, ne banknotlarla, ne de iktidar nimetleriyle ölçülebilirdi.
O zamanlar ihale peşinde koşan, makama ram olan yoktu aralarında. Vicdanlarını bir çıkar sofrasına sermeden, kalemlerini akçeli işlere satmadan yürüdüler. Direnmek, hakkı haykırmak, zulme karşı durmak onlara ağır bir bedel ödetti ama asla geri dönmediler. Kelimeleri susturuldu, yolları kesildi, bazıları unutulmaya terk edildi. Ama yine de bildiklerinden şaşmadılar. O günlerin ardından şimdi bir enkazın kıyısında duruyoruz. Ve soruyoruz: Bugün kimdir İslamcı diye anılanlar?
Bugünün İslamcıları… Dün ettikleri yeminleri, bugün çıkar kalemleriyle yeniden yazanlar… Menfaatin gölgesinde diz çökmüş, koltuklara tapınanlar… Dün zalime karşı meydan okuyanlar, bugün zulmün yeni yüzleriyle el sıkışıyor. Dünün kalem erbapları, bugün menfaatin mürekkebine batmış kelimelerle cümleler kuruyor. Yüksek idealler, ayak oyunlarına, siyaset esnafının ucuz pazarlıklarına kurban verildi. Oysa hakikat, pazarlık kabul etmezdi.
Ve bu çürüme yalnızca bir ahlaki sefalet değil, bedensel bir çöküş gibi somut bir hale geldi artık. Omurgalar eğrildi, başlar öne düştü. Tıpkı omurga fıtığı gibi, her yanlış duruş, her eğiliş, her çıkar hamlesi zamanla birikerek felce dönüştü. Başlangıçta küçük tavizler gibi görünen şeyler, şimdilerde hareket kabiliyetini kaybetmiş, doğrulamayan, yürüyemeyen bir fikrî sakatlık yarattı. Artık cerrahi bir müdahale olmadan toparlanmaları imkânsız görünüyor.
Oysa İslamcılık bir iktidar projeksiyonu değil, hakikate adanmış bir yürüyüştü. Bu yürüyüş, yalnızca kendimiz gibi düşünenlerle değil, fikirleri bizden farklı olanlarla da yapılabilirdi. Lakin hakikat kaybedilmeden, menfaate teslim olunmadan, ilkeler çiğnenmeden… Çünkü omurgasız bir yolculuk, yol değil, sadece bir sürükleniştir. Ve sürüklenenler, sonunda hangi denize varacağını bilmeyen kuru yapraklara benzer.
İlkeler uğruna yaşamak, dünyayı siyah-beyaz görmek değil; hakikatin terazisinde tartmak, adaletin yanında durmak demektir. Fikirleri bizden farklı olanlarla, dünya görüşlerimiz örtüşmeyenlerle aynı yolda yürünebilir. Ama bu yolculuk, ilkesizliğe batmadan, menfaate saplanmadan, hakikati kaybetmeden yapılmalıdır. Çünkü omurgasız yürünmeye çalışılan her yol, er ya da geç insanı felce sürükler.
Ve biz şimdi şu soruyu sormak zorundayız: İslamcılık bir kariyer yolculuğu mu?
