Batıda Müslümanlara ilişkin iki tür algı vardır bunlardan bir tanesi cinsel sapıklık, diğeri ise şiddet yanlısı olmak…
Bu anlayış bugün ortaya çıkmış bir şey değildir. Asırlar boyu bunlar Batı dünyasında İslam’a ilişkin olumsuz yargıların temelini oluşturmaktadır..
Samimi ciddi Batılı araştırmacılar da çoğu kere buna isyan etmişler ve yer yer İslam’ı da savunmuşlardır..
Şimdi karikatürün içeriğinden ziyade asıl arkasındaki anlayışı dile getirmek önemlidir. Dinlerin şiddet ürettiği ve aslında din adına insanların birbirini katlettikleri anlayışı çok sığ, çok seviyesiz ve çok temelsizdir.
Neden böyledir?
Birincisi insanların son 200 yılına Batı hegemonyası ekseninde baktığımızda kiliseye ve mevcut dinsel otoriteye tepki olarak gelişen maddeci pozitivizm üç tane yavru doğurmuştur. Bunlardan bir tanesi kapitalizm, diğeri komünizm ve diğeri de faşizmdir..
Bu üç anlayışın da hayata ilişkin tek bir gerçeği vardır: “hayat çatışmadır, büyük balık küçük balığı yutar ve güçlü olan ayakta kalır..”
Atom bombasını bu algı üretmiştir, kimyasal silahları bu algı üretmiştir. Sömürgeciliği, etnik çatışmaları ve soykırımları bu algı üretmiştir..
Bu bağlamda Batı tarih içinde iki önemli olumsuzluktan dolayı bir medeniyet sahibi olamamıştır. Yani kendine benzemeyene hoşgörülü olamamıştır.. Skolastik dönemde kendi dışındaki herkesi dönüştürmeyi ve dönüştüremeyince de yok etmeyi bir görev saymıştır . Misyonerlik adı altında Hristiyan olmayan herkes vahşi, putperest ve ıslah edilmesi gereken; hatta yer yer yok edilmesi gereken unsurlar olarak görülmüştür..
Kiliseye tepki olarak gelişen pozitivist eğilimler ise Kilisenin “kafir” kavramını Darwinci bir anlayışla “alt insan” kavramına çevirerek aslında bu skolastik anlayışı devam ettirmişlerdir…
Çünkü paradigmalar ortadan kalksa bile gölgeleri ve etkileri asırlar boyu -kendi karşıtı içinde de olsa- varlığını sürdürmektedir..
Dolayısıyla kilise eksenli din algısı ile pozitivizm aynı çerçevede ötekileştiren yok eden imha eden bir anlayışla asla bir medeniyetin altına imza atamamış; insanların huzur ve mutluluğunu bir arada yaşamasını sağlayamamıştır…
Bu bağlamda Batıda din dolayımında gelişen teorilerin bizim toplumumuzdaki kimi kere gayrimüslim unsurlar, kimi kere de gafil köksüzler tarafından kopyalanıp İslam da aynı torbanın içinde değerlendirilmiştir. Oysa dinin çatışma ürettiği savı tamamen bir yanılsamadır..
İnsan bir değer varlığı olması sebebiyle ister dindar ister dinsiz, ister teist ister ateist olsun daima kendine bir koruma alanı yaratmakta ve bir değer alanında yaşamaktadır. Bunun dinle değil, insan ontolojisi ile alakası vardır..
Yani insan aslında değer varlığıdır .. Şiddet değerin yanlış yorumlanması ile alakalıdır. Şiddet, fayd- haz hegemonya tutkusuyla ortaya çıkmakta ve yıkıcı olmaktadır.. Bu tutkular kimi kere dinsel, kimi kere ideolojik kılıflarla gizlenebilmektedir. Çünkü insan ontolojisi değeri üstte tuttuğu için, kendini kabul ettirmek isteyen her tür dinsel ve ideolojik algı buraya yaslanmak zorundadır..
Bu bağlamda her çatışma şiddet olmadığı gibi, her barış da istenen bir şey değildir. Meselenin özünde ilke vardır ve bu ilke maalesef skolastik tarafından yanlış yorumlanmış, pozitivizm tarafından da ortadan kaldırılmıştır..
Bir insanın hakkını alma talebi ile bir insanın başkasının malını çalması arasındaki farkı belirleyen ilkedir.. Her eylem bu bağlamda ilkesel eksende değerlendirilir. Değilse, bir insana “niçin çatıştın” veya “niçin çatışmadın” denilmez.. Çatışmanın ve barışın ilkeye uygun olup olmadığı önem arzeder. İnsan olmak ise ilkeli olmaktır. Sorun ilkenin yanlış yorumlanması ya da devredışı bırakılmasındadır. Bu sadece din denilen yapı için değil bütün bir insani duruş için sözkonusudur.
Bu çerçevede barış’tan en son söz etmesi gereken diyalektik materyalist ya da maddeci evrimci olarak din karşıtlarının(!) “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” anlayışı ekseninde barış havarileri kesilmeleri, hem trajik hem de komiktir…
Bunların peygamberleri zaten “hayatın bir ayıklama” olduğunu “güçlü olanı ayakta kalacağını” bir doğa yasası olarak betimlemiştir. Bütün bu problemlerin kaynağı da aslında bu anlayışa iman eden maddeci yaklaşımlar ve bunların kirli algılarıdır.. İsrail klasik Yahudi şeriatından ziyade maddeci pozitivist Yahudilerin yorumlarını esas alarak hareket etmektedir. Bunları zaten bilinmektedir.
Özetleyecek olursak…
1-Kötülüklerin kaynağı din midir?
Bütün kötü eylemlerin kökeninde mutlaka bir iyi istenci bulunmaktadır. İyi olmasaydı kötü de olmazdı. Kötüyü değerlendirecek bir ölçümüz de olmazdı. Din adına yapılan kötü eylemlerden yola çıkarak dini yargılamak bilimsel bir tutum değil propagandist bir tutumdur. İnsan her zaman bir değer uğruna savaşmıştır. Savaşların kaynağı din değil, insanların hırs ve bencillikleri olmuştur. Bütün dinsel ve felsefi öğretiler bu gerçeğin altını çizmişler ve insan gerçeğini çözmeye çalışmışlardır.
Bütün bu dini ve felsefi çabaları bilmiyormuş gibi yaparak bu konuda ahkâm kesmeye kalkmak hangi bilimsel mantığın eseredir anlamakta zorlanmaktayız.
İnsan ideal sahibi bir varlıktır ve idealler arzular amaçlar varoldukça çatışma da olacaktır.
Varlık ve hareket varoldukça yaşam varoldukça çatışma olacaktır. Aslında evrim düşüncesi de bir tür çatışmayı; varolmak için uyum sağlamaya dönük bir mücadeleyi işaretlemez mi? İnsanı çatıştıran şey din değil; hayat hamlesidir. Hayat akışıdır. Bu çatışma daima iyiyi elde etmek için ortaya konan çabadır.
Peygamberlere yöneltilen suçlamalar Kutsal kitaplarda genellikle şu şekilde anlatılmaktadır.
“Bizi atalarımızın dininden döndürmek ve ilahları tek ilah yapmak istiyor”
“Toplumda fitne ve kargaşa çıkarıyor”
Dine ilişkin sadece savaşlar bağlamında sözetmek hakikati gizlemek anlamına gelmiyor mu? Dindarların gördükleri baskı ve zulümler, sırf belli bir dine inandığı için eziyet görmelerin sebebi de mi dindir? Eğer dinse bu nasıl bir dindir. Dinler olarak öne çıkan yaklaşım biçimleri arasında hiç mi fark yok. Eğer fark varsa o zaman kavgaların sebebini doğru bir biçimde irdelemek gerekmez mi? İnsanları din mi hırslı yapıyor, yoksa hırslı insanlar mı dini yanlışa alet ediyor.
Eğer kavga kötüyse bu adamlar neden Dinle kavga ediyor? Neden belli hakikatleri duyurmak için kendini paralıyor? Kendine layık gördükleri bu görevi peygamberlere neden layık görmüyorlar?
Dinin yerini bilimin aldığını söyleyen bu çevreler Bilim adı altında neler yapıldığını görmüyorlar mı?
2-Bilim Doğruyu buldurur mu?
“kuşlar gibi uçmayı balıklar gibi yüzmeyi öğrendik ama insan gibi yaşamayı öğrenemedik.”
M.L.King
Bilim insanlar arasındaki çatışmaları çözecek güçte midir? Elbette hayır. Tarihin her döneminde bilim vardı ve insanlar yine de kavga ediyorlardı. Bilim sadece bu yüzyıla ait bir fenomen değil insanlığın ilk döneminden itibaren gelişerek ilerleyen bir olgudur. Bu yüzden bugüne kadar insanlar arası çatışmaları çözememiş bir fenomenin bugün çözmesini beklemek yanlış olmaz mı?
Bilimin dev atılımlar yaptığı günümüzde atom bombasını atanlar mı daha insani, yoksa Afrikalı ilkeller mi?