Aksiyolojik (Etik ve Estetik) Bir Ekopolitik Sistem Mümkün mü?
Giriş
Günümüz küresel düzeninde ekonomi ve siyaset alanları, insani ve kültürel değerlerden büyük ölçüde kopmuş görünmektedir. Aksiyolojik kavramı tam da bu kopuşa işaret eder: değerler teorisiyle ilgili olan bu bakış açısı, etik (ahlaki) ve estetik (güzeli ve sanatsalı ilgilendiren) boyutların toplumsal sistemlere yeniden kazandırılmasını hedefler. Başka bir deyişle, ekonomi ve siyasetin etik ve estetik ilkelere dayandırıldığı bir sistem arayışı söz konusudur. Bugün ekonomide kâr maksimizasyonu ve verimlilik, siyasette ise iktidar mücadeleleri ön planda iken, ahlaki kaygılar ve estetik duyarlıklar çoğu kez arka plana itilmektedir. Bunun sonucunda toplumsal hayatın anlam ve niteliğinde ciddi aşınmalar meydana gelmiştir. Bu makalede, ekonomi ve siyasetin etik ile estetikten yoksun olmasının sonuçlarını eleştirel bir gözle inceleyecek ve değer temelli alternatif bir “ekopolitik” sistemin nasıl mümkün olabileceğini tartışacağız. Bunu yaparken geçmişten günümüze filozofların ve düşünürlerin birikiminden yararlanacak, disiplinlerarası bir yaklaşımla şimdiye dek pek değinilmemiş yeni perspektifler sunmaya çalışacağız. Amaç, mevcut birikimi aşan ve hiçbir kimsenin bugüne dek tam olarak ortaya koymadığı ölçüde özgün bir çerçeve geliştirmektir.
Değer, Etik ve Estetik: Kavramsal Çerçeve ve Tarihsel Arka Plan
Ekonomi ve siyasete değer boyutunu katmadan önce, etik ve estetik kavramlarının ne anlama geldiğini ve tarihte bu kavramların nasıl ilişkilendirildiğini netleştirmek gerekir. Etik, en genel anlamıyla doğru yaşamın bilgisidir – bireylerin ve toplumların tarih boyunca oluşturduğu değerler birikimini inceler[1]. Ahlak ve etik, insana ve topluma yarar sağlayan, yaşamı geliştirip zenginleştiren erdemleri ve ilkeleri kapsar; insani eylemlerin nasıl “iyi” olabileceği sorusuna yanıt arar. Estetik ise en geniş anlamıyla güzelliğin bilgisi, sanatın ve yaşamın doğasını inceleyen disiplindir[2]. Estetik, insanın duyusal ve sezgisel yönleriyle ilgilenir; düşünce, ruh ve beden arasındaki uyumu, biçim ile özün ahenkli bütünlüğünü araştırır[2]. Klasik felsefede bu iki alan – etik ve estetik – birbirinden kopuk değildi. Platon, “iyi” ile “güzel” kavramlarını bir arada ele almış, idealler evreninde iyilik, doğruluk ve güzelliğin birbiriyle örtüştüğünü savunmuştur[3][4]. Filozofa göre “güzel olan iyi olandır, adil olandır” şeklindeki yargı, erdem ile güzellik arasında içsel bir bağ olduğuna işaret eder[4]. Benzer biçimde, Aristoteles de etik ve siyaseti birbirinin devamı saymıştır. Nikomakhos’a Etik adlı eserinde bireysel erdem ve mutluluk üzerinde duran Aristoteles, devamında Politika’da bu erdemlerin toplumsal düzeyde, polis içinde gerçekleşmesini ele alır. Ona göre devletin ve siyasetçinin amacı, insanları erdemli ve mutlu kılmaktır; siyaset bir bakıma uygulamalı etik olmalıdır[5][6]. Aristoteles açıkça siyaset bilimini “en yüksek iyi”yi gaye edinen bir faaliyet olarak tanımlar; siyasetçi de yurttaşları erdemli kılıp onların iyi (mutlu) bir hayat sürmesini sağlamaya çalışmalıdır[7]. Bu kadim anlayışta, bir toplumun ahlaki iyiliği ile estetik zindeliği atbaşı gider: Adalet, erdem, doğruluk gibi etik değerler, uyum, ahenk ve güzellikle birlikte düşünülür. Nitekim Platon’un ideal devlet tasavvurunda müzik ve beden eğitimi gibi estetik eğitimler, ruhun erdemle biçimlenmesinde asli rol oynar; toplumu oluşturan bireylerin ruh güzelliği ile toplumun adil düzeni paraleldir.
Tarih boyunca pek çok düşünür, etik ile estetiğin birlikte geliştiği bir toplumsal düzen hayal etmiştir. İslam düşüncesinde mesela, “ihsan” kavramı hem “ihlasla iyilik yapmak” hem de “güzelliğe yönelmek” anlamlarını içerir; güzel ahlak (ahlâk-ı hamîde) ve içsel güzellik, bireyin manevi kemalatının göstergesidir. Tasavvufta “güzel olan iyi olandır” anlayışı, Hakikat’in hem iyilik hem güzellik olarak tezahür ettiğini vurgular. Konfüçyüs ise ritüel ve estetik düzen ile ahlaki düzeni birbirine bağlamış, toplumda uyumu sağlamak için görgü kurallarından müziğe kadar estetik unsurların erdem eğitimiyle el ele gitmesi gerektiğini söylemiştir. Batı’da 18. yüzyılda estetik ayrı bir felsefe disiplini olarak doğarken dahi (Alexander Baumgarten’in Aesthetica adlı eseriyle), amacı bilgiyi ve ahlakı tamamlayan üçüncü bir değer boyutunu –güzeli– tanımlamaktı[8]. Kant, Saf Aklın Eleştirisi ve Pratik Aklın Eleştirisi ile akıl ve ahlak yasasını araştırdıktan sonra Yargı Gücünün Eleştirisi’nde estetik yargıyı ele alarak, doğadaki ve sanattaki güzelliğin insan özgürlüğü ve ahlakıyla bağlantılarını kurmaya çalıştı. Her ne kadar Kant, estetik yargıları nesnel değil öznel sayarak ahlaktan ayrı tutsa da, onun izleyicisi Friedrich Schiller, estetiği toplumsal ilerlemenin merkezine koymuştur. Schiller’in İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar (1794) adlı eserinde savunduğu tez şuydu: Fransız Devrimi’nin idealleri salt akılla hayata geçirilememiş, toplumda etik ve politik birlik sağlanamamıştır; insandaki duygu ve akıl uçurumunu kapatacak olan estetik eğitim, özgür ve ahlaklı bir toplumun yetişmesine giden yoldur[9]. Schiller, güzellik sevgisinin insan ruhunda bir bütünleşme yaratarak bireyi hem özgür hem erdemli kılacağını, bunun da en nihayetinde devlet hayatına yansıyıp radikal bir etik-siyasal iyileşme sağlayacağını düşünmüştür. Bu fikir, sanatı ve estetik duyarlığı “radikal etik-politik bir çare” olarak gören ilk önemli modern girişimdir[10]. Nitekim Schiller, güzeli “özgürlükle” eş tutar ve ancak özgür bireylerin (estetik bilince ermiş bireylerin) kurduğu bir “estetik devlet”in, tiranlıktan ve yozlaşmadan azade olacağını hayal eder[11].
- yüzyıla gelindiğinde, endüstri devriminin getirdiği toplumsal dönüşümler hem etik hem estetik açıdan yoğun bir sorgulamaya tabi tutuldu. Karl Marx, kapitalist ekonominin insan emeğini metalaştırarak işçiyi kendi emeğine ve ürününe yabancılaştırdığını vurgularken, bu yabancılaşmanın sadece ahlaki değil aynı zamanda insani yaratıcılığı körelten estetik bir kayıp olduğunu da ima ediyordu. Marx’ın yakın dostu Friedrich Engels 1840’larda İngiltere’de işçi sınıfının durumunu anlatırken sadece sefaletten değil, işçilerin yaşadığı çevrenin çirkinliğinden, karanlık ve izbe sanayi kentlerinin insan ruhunu nasıl çürüttüğünden bahsetmişti. Bu eleştirileri daha ileriye taşıyan düşünürlerden John Ruskin, modern ekonomiyi hem vicdansız hem de güzellik yoksunu olmakla suçladı. 1850’lerde yazdığı Venedik’in Taşları adlı eserinde Ruskin, endüstriyel üretimin doğayı ve insanı tahrip ettiğini, zanaatkârı makinenin basit bir uzantısına dönüştürdüğünü dile getirdi[12]. “Makinelerin çalıştırdığı insanlar” tablosu, Ruskin’e göre ahlaken yanlıştı ve sonuçları estetiken de feciydi: İşçi ruhsuzlaşırsa ortaya koyduğu ürün de ruhsuz ve çirkin olur. Ruskin, kapitalist üretim sistemiyle sanatın ve “dünyanın güzelliğinin” yok edildiğini yüksek sesle ilan etti[13]. Bu fikirler, William Morris gibi sanatçı-düşünürlere ilham verdi. Morris, bir yandan halı, duvar kağıdı gibi gündelik eşyalarda estetik zevk ile emeği birleştirmeye çalışırken, diğer yandan açıksözlü bir sosyalist olarak “sanat ve yeryüzünün güzelliğinin kapitalizm tarafından tahrip edilmesine” karşı halkı bilinçlendirmeye çabaladı[13]. Onun “Hiçbir Yerden Haberler” gibi ütopik romanları, herkesin zanaatkâr olduğu, emeğin yaratıcı ve güzel olduğu bir toplumu tasvir ediyordu. Burada dikkat çekici olan nokta, 19. yüzyılın eleştirmenlerinin ekonomik sistemi yalnızca gelir dağılımı veya sınıf çatışması üzerinden değil, değerler ve estetik üzerinden de eleştirmiş olmalarıdır. Hem Marx hem Ruskin cephesinden gelen bu eleştiriler, temelde modern ekonominin insani özden (ahlaktan) ve sanatsal ruhtan (estetikten) yoksun bir düzen kurduğu noktasında birleşiyordu.
- yüzyılda etik ve estetik boyutların siyasetteki yeri, totaliter rejimler ve kültür endüstrisinin yükselişiyle bir kez daha gündeme geldi. Walter Benjamin, Nazi Almanya’sı ve Faşist İtalya gibi rejimlerin “siyaseti estetize ettiğini” söylerken, sanatın ve görsel propagandanın ahlaki hakikatlerden kopuk şekilde kitleleri büyülemek için kullanıldığını kastediyordu[14]. Ona göre bütün politikayı bir sahne gösterisine, bir görsel şölene indirgeyen bu yaklaşımın zirve noktası savaşın yüceltilmesiydi[14]. Gerçekten de Nazi propagandası, dev mitingler, düzenli üniforma estetiği, mimari görkem gibi araçlarla estetik unsurları suistimal etmiş, fakat bunu özgürlük, eşitlik, adalet gibi ahlaki değerlere bütünüyle sırt çevirerek yapmıştı. Benjamin’in çözümü ise tam tersine “estetiğin siyasallaştırılması”, yani sanatın ve estetik duyarlığın özgürlük ve adalet mücadelelerinin hizmetine koşulmasıydı[14]. 20. yüzyıl boyunca birçok muhalif hareket, tam da bu şekilde, şiiri, müziği, görsel sanatı toplumsal etik mesajlarla birleştirerek direnişini ifade etti. Örneğin sivil haklar hareketinin marşları, duvar resimleri, tiyatro oyunları etiğin estetikle buluştuğu formlardı. Bu yüzyılın düşünsel mirasında, Frankfurt Okulu gibi eleştirel kuramcılar da modern kapitalizmi “kültür endüstrisi” kavramıyla sorguladılar: Theodor Adorno ve Max Horkheimer, kültürün endüstrileşmesiyle sanatın özgün estetik değerini ve toplum için taşıdığı eleştirel-ahlaki potansiyeli yitirdiğini öne sürdüler. Herbert Marcuse ise “esthetic dimension” (estetik boyut) kavramıyla, gerçek bir özgürleşme siyaseti için sanatın taşıdığı ütopyacı hayal gücüne ihtiyaç olduğunu savundu. Tüm bu birikim bize şunu göstermektedir: Etik ve estetik, toplum hayatının lüks veya ikincil unsurları değil; tersine, toplumun insanileşmesinin iki temel ayağıdır. Ahlaki değerler ve estetik değerler birlikte yükseldiğinde, daha adil, özgür ve aynı zamanda daha anlamlı, daha güzel bir dünya ortaya çıkar. Şimdi gelgelelim, içinde yaşadığımız mevcut dünyada bu değerlerin nasıl geri plana atıldığına ve bunun yol açtığı krizlere yakından bakalım.
Modern Toplumda Etik ve Estetik Yitimi
Kapitalist modernite diye adlandırılan günümüz küresel düzeni, ekonomik ve siyasi organizasyonun büyük ölçüde enstrümantal akıl tarafından şekillendirildiği bir düzen. Bir başka deyişle, yöntemsel rasyonellik ve araçsalcı bakış açısı, hem ekonomiyi hem politikayı insanî amaçlardan ziyade araçsal hedeflere koşullamış durumda. Bunun neticesinde ekonominin ve siyasetin özünde var olması gereken etik ve estetik boyutlar aşınmaya uğramıştır. Bu bölümde, önce modern ekonominin ahlaki ve estetik değerlerden nasıl yoksunlaştığını, ardından modern siyaset kurumunun benzer biçimde değer erozyonuna uğrayışını inceleyeceğiz.
Ekonomide Etik ve Estetik Erozyonu
Klasik liberal ekonomi, piyasayı kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışan rasyonel bireylerin toplamı olarak modeller. Bu modelde etik değerler (dürüstlük, adalet, diğerkâmlık vb.), piyasanın temel işleyişine dâhil edilmez; hatta çoğu zaman piyasa rekabetine engel olabilecek dışsal unsurlar gibi görülür. Nitekim 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren neoliberal ideoloji, “Greed is good” (Açgözlülük iyidir) gibi sloganlarla bencilliği erdemleştirmiş, “iş başka dostluk başka” diyerek ekonomik faaliyetlerin ahlaki yargılardan muaf olduğu görüşünü yaygınlaştırmıştır[15]. Sonuç, etik ile ekonomi arasında derin bir uçurum olmasıdır. Öyle ki, bir iş insanının “doğru olanı” yapması safdillik olarak yaftalanabilmektedir; kâr getirmeyen bir dürüstlük çoğu piyasa aktörünce aptallık şeklinde yorumlanır[16]. Türkiye’de iş dünyasından bir yorumcu bu durumu şöyle özetler: “Etik ve ekonomi arasında sistem tarafından yaratılan çelişki öylesine keskinleşti ki, ‘doğru olan’, ‘saflık’ olarak etiketlenerek ekonomi dünyasından uzaklaştırıldı.”[16]. Böylece ekonomik alanda başarı, neredeyse tanım gereği acımasızlık ve fırsatçılıkla özdeş hale gelirken, ahlaki kaygılar “duygusallık” diye küçümsenip dışlanmıştır. Bunun bir sonucu olarak insanlar, ekonomik rol ve özel vicdanları arasında bölünmüş bir benlik yaşamaya zorlanır: Örneğin işinde acımasız rekabetçi olan birinin, özel hayatında erdemli kalması gitgide zorlaşır; ya işinde yanlış bildiği şeyleri yapmaz (ki bu durumda sistem dışına itilir), ya da yaptığı yanlışları doğru olduğuna kendini inandırmaya başlar[17]. Ahlaki değerler bir alandan (ekonomiden) dışlanınca, yaşamın diğer alanlarında da zayıflamaya yüz tutar. İnsanın değer sistemi kendi içinde tutarlılığını yitirir; bu tutarsızlığı kapatmak için de birey, ya hayatının tüm alanlarını piyasa mantığına uydurur ya da derin bir vicdani çatışma yaşar. Maalesef modern kapitalizm çoğunlukla ilkini teşvik etmektedir: Ticarî “stratejik akıl”, sosyal hayata bir Truva atı gibi sızarak arkadaşlık ilişkilerinden eğlence anlayışımıza kadar her şeyi ticarileştirmiştir[15]. Boş zamanlarımızı bile meta tüketerek geçirmemiz doğal hale gelmiştir; ücretsiz, saf gönüllü paylaşım ve haz alanları daralmıştır. Neticede, “paranın satın alamayacağı şey yok” inancı pekişmiş; insanlara anlık mutluluk için bile paraya ihtiyaç olduğu, paranın da her yol mübah görülen taktik ve stratejilerle kazanılması gerektiği telkin edilmiştir[18].
Ekonomideki estetik yoksunluk da en az etik yoksunluk kadar belirgindir. Burada estetikten kasıt, üretimin ve tüketimin insanda yarattığı nitelik duygusu, hayatın güzelliği ile ilişkimizdir. Endüstriyel kapitalizm, üretimde verimliliği artırmak uğruna işi olabildiğince standartlaştırmış, yaratıcılık payını asgariye indirmiştir. Adam Smith’in iğne fabrikası örneğinde olduğu gibi, işbölümü uç boyutlara vardırılarak işçinin emeği rutin, tekdüze ve estetik hazdan yoksun bir faaliyete indirgenmiştir. Marx’ın yabancılaşma teorisi tam da bunu ifade eder: Emek, insanın kendini ifade etmesinin, dünyayı güzelleştirmesinin bir yolu olmaktan çıkıp katlanılması gereken külfetli bir araç haline gelir. John Ruskin bu süreci “çalışan kişilerin makineye indirgenmesi” şeklinde betimlemişti[12]. 20. yüzyılda Fordist üretim bantlarında insan, estetik veya manevi hiçbir değeri olmayan, salt miktara odaklı bir üretim çarkının dişlisi oldu. Üretilen nesneler de benzer şekilde ruhtan yoksundu: Ucuza ve hızlı tüketilsin diye tasarlanmış, tekdüze, geçici eşyalara boğuldu hayat. Kapitalist kültür, estetiği de bir tüketim nesnesine çevirdi. Bugün dev reklam ve moda endüstrisi, insanlara sözde bir “güzellik” ideali empoze ediyor fakat bu estetik, içi boş bir görsellikten ibaret. Yeni bir telefon modelinin “tasarımı” ya da bir kıyafetin “moda” görüntüsü, sürekli satın alma dürtüsü yaratmak için kullanılıyor. Maddi tüketime odaklanmış bu estetik anlayış, insanın ruhsal ve duygusal dünyasından tamamen kopuk durumda[19]. Bir başka deyişle, güncel egemen estetik, ne klasik anlamda güzelliğin getirdiği anlam derinliğini ne de manevi tatmini içeriyor. Büyük reklam panolarında veya popüler medya içeriklerinde sunulan estetik imgeler, çoğu zaman sadece güdülere hitap ediyor ve insanı bir nesne düzeyine indirgemeyi amaçlıyor[20]. Özellikle kadın bedeni, kapitalist estetiğin sömürü nesnesi haline getirilmiş; güzellik idealleri, kadın bedenini parçalara ayırarak metalaştırmıştır[21]. Böyle bir estetik, etik değerlerden tümüyle yoksundur[22]. Güzellik anlayışı, “iyi, doğru ve anlamlı” olana değil, “satılabilir ve ayartıcı” olana odaklanmıştır. Bunun sonucunda insanın güzellik duygusu sığlaşırken, estetik deneyimin insanlaştırıcı ve iyileştirici özelliği zayıflar. Oysa gerçek anlamda estetik değerler, insan ruhunu yücelten, onu toplumla ve doğayla derinden bağlayan değerlerdir[23][24]. Modern tüketim estetiği ise tam aksine insanı yüzeyselleştirip tatminsiz kılar.
Siyasette Etik ve Estetik Yoksunluğu
Modern siyasal alan da benzer bir değer erozyonundan muzdarip. Demokrasi ile yönetildiği iddia edilen birçok toplumda siyaset, halkın ortak iyiliğini gütmek yerine bir güç ve çıkar oyununa indirgeniyor. Makyavelizm tabir edilen anlayış, “amaç için her araç mubahtır” diyerek ahlakı siyasetten kovmaya çalışan bir miras bıraktı. Günümüzde de realpolitik gerekçelerle etik ilkeler sıklıkla göz ardı ediliyor. Oysa siyaset, eğer gerçek anlamda siyaset olacaksa, insanların birlikte iyi yaşamasını sağlama sanatı olmak zorundadır. Aristoteles’ten bu yana bilinir ki siyaset, etik olmaksızın düşünülemez; zira siyasetin amacı en nihayetinde insanları mutlu kılmaktır ve bu da ancak erdemle mümkündür[5][7]. Ne var ki modern siyaset pratiklerinde ilke ve değer kaybı barizdir. Siyaset kurumu, halkın gözünde güvenilirliğini yitirmiş, çünkü sık sık ilkesiz güç mücadeleleri, yozlaşma, yalan ve propagandayla anılır olmuştur. Kamu yararı kavramı çoğu zaman lafta kalmakta, liderler ve partiler kısa vadeli başarı uğruna ahlaki prensipleri terk edebilmektedir. Bu durum, toplumda genel bir anlam yitimi yaratır: Siyasete inanç kalmayınca, insanlar geleceğe dair ortak bir vizyonu da paylaşamaz hale gelir. Toplumun ahlaki ve politik dokusu zayıflar; oy verme gibi demokratik eylemler bile birer formaliteye dönüşebilir. Bugün dünyada yoksulluğun derinleşmesi, gelir adaletsizliğinin uçurum boyutuna varması, savaşlar ve mülteci krizleri gibi devasa sorunlar varsa, bunları siyasetten bağımsız düşünemeyiz[25]. Eğer siyaset kurumu değer odaklı çalışsaydı, bu denli adaletsizlik üretmezdi. Fakat mevcut siyaset anlayışı, toplumu özne olmaktan çıkarıp nesneleştiren, iktidarı halka rağmen merkezîleştiren bir mahiyet kazandı[26]. Birçok yerde demokrasi biçimsel düzeyde var olsa da, karar alma süreçleri dar bir elit kesimin elinde; toplum ise karar mekanizmalarından dışlanmış durumda. Bu kopukluk, siyasetin etik misyonunu iyice zedeler. Egemen siyaset, gücü elde tutmayı ve rakiplerini alt etmeyi öncelediğinden, halka karşı sorumluluk, şeffaflık, adalet gibi ilkeler ikinci plana itiliyor. Halkın siyasete katılımı dört yılda bir sandığa gitmekle sınırlanıp, geri kalan zamanda yönetimden dışlandığında, siyaset ile toplum arasındaki ahlaki bağ kopmuş demektir.
Estetik yönden de siyaset kurumu nasibini benzer şekilde almıştır. Siyasetin estetiği ifadesi ilk bakışta tuhaf gelebilir; oysa kamusal hayatın düzeni, kentlerin planlanması, kamusal söylemin üslubu gibi hususlar siyasal estetiğin parçalarıdır. Değerlerden yoksun bir siyasetin estetiği de çorak ve çirkindir. Totaliter rejimlerin miting estetiğinden bahsetmiştik; bir de demokratik görünen neoliberalküresel düzenin estetik boyutu var. Bugün şehirlerimiz, alışveriş merkezleri, reklam panoları ve tekdüze beton yapılar tarafından kuşatılmış durumda. Kent estetiğinin bozulması, aslında siyaset estetiğinin de bozulmasıdır – zira kenti inşa eden kararlar siyasal kararlardır. Eğer bir şehirde parklar yerine AVM’ler yükseliyor, tarihi ve doğal güzellikler feda ediliyorsa, burada siyaset estetik bir değer taşımıyor demektir. Modern siyaset, toplumu sadece rakamlar ve istatistikler üzerinden gördüğünde (büyüme oranı, oy yüzdesi vs.), insan unsurunu bir nevi estetiksizleştirir. Oysa iyi siyaset, maddi kalkınmanın ötesinde hayatın kalitesini, zarafetini, kültürel zenginliğini de gözetmelidir. Ne var ki günümüzün teknokratik yönetim anlayışı, sanatın ve kültürün ancak bir “süs” veya halkla ilişkiler aracı olarak değer gördüğü bir yönelimdedir. Bu anlayış, insanî duyarlıkları politika yapımına katmakta başarısızdır. Sonuç olarak toplum, estetik bir ufuk, ortak bir güzellik ideali yoksunluğuna sürüklenir. Sanat etkinlikleri kamusal destek bulamaz, sanatçılar ve entelektüeller siyasal karar süreçlerinden dışlanırsa, siyaset sahnesi ruhsuz ve renksiz kalır. Nitekim günümüz popülist siyasetinde sıkça gördüğümüz bayağı dil, estetik incelikten yoksun üslup bunun göstergesidir. Siyasetin dili kaba ve ayrıştırıcı olduğunda, toplumun geri kalanı da nezaketini ve zarafetini yitirir. Bunun tersine, eğer siyasetçiler konuşmalarında dahi belli bir estetik ve etik duyarlık taşısalar, bu toplumda ortak değer duygusunu pekiştirebilir. Klasik anlamda “retorik” sanatı tam da bunu içeriyordu: Güzel ve doğru söz söyleme sanatı, yani estetik ifade ile etik içeriğin birleşmesi. Bugün ne yazık ki siyasal iletişim, reklamcılık tekniklerine dayalı kuru bir propagandaya indirgendiği için, bu boyut da zayıflamıştır.
Toparlarsak, modern ekonomi ve siyasette etik-estetik değer yitimi bir gerçektir. Kapitalist modernite koşullarında “ahlaksızlık, vicdansızlık ve kültürsüzlük” benzeri görülmemiş boyutlara ulaşmıştır[27]. Kapitalizmin toplumsal yaşama egemen kıldığı estetik anlayış, insanın anlam ve duygu dünyasından yoksun, bütünüyle maddiyatçı ve tüketim odaklı bir anlayıştır[27]. Benzer şekilde, siyasette değer erozyonu toplumu anomie (normsuzluk) durumuna itmekte, güven ve aidiyet duygularını aşındırmaktadır. Bu tablo insanlık için sürdürülebilir değildir. Nitekim böyle bir düzenin yarattığı sonuçlar, artık gizlenemez biçimde ortaya çıkmaktadır.
Değer Yoksunluğunun Sonuçları: Toplumsal ve Ekolojik Krizler
Ekonomi ve siyasetin etik ve estetik boyutlardan arındırılması, uzun vadede bir dizi krize yol açmıştır. Bu krizler yalnızca ahlaki ya da kültürel alanda değil, doğrudan doğruya toplumsal yapıda ve doğal çevrede gözlemlenmektedir. Bir anlamda, değer boşluğunun ürettiği patolojiler çağına girmiş bulunuyoruz. Bu bölümde, mevcut sistemin değer yoksunluğunun sonuçlarını, özellikle toplumsal çürüme ve ekolojik yıkım eksenlerinde ele alacağız.
Toplumsal Çözülme ve Anomi:
Ahlaki değerlerin kolektif hayatı yönlendirmemesi, toplumun bir arada yaşama ideallerini aşındırmıştır. Dayanışma yerine acımasız rekabet koyulduğunda, insanlar birbirini araç olarak görmeye başlar. Güven duygusu zayıflar; oysa güven, toplumsal sermayenin temelidir. Günümüz toplumlarında artan yalnızlık, depresyon, intihar vakaları gibi olgular, sadece bireysel psikolojiyle açıklanamaz – bunlar bir yere kadar, değer erozyonunun sosyal patolojileri olarak anlaşılmalıdır. Kısa vadeli çıkarları yücelten kültür, insanların uzun vadeli anlam arayışını sekteye uğratır. Birey, içinde yaşadığı topluma veya yaptığı işe bir anlam atfedemediğinde, alienasyon (yabancılaşma) derinleşir. Marx’ın 19. yüzyılda tarif ettiği işçinin üretimden yabancılaşması, bugün hizmet sektöründeki beyaz yakalıdan bakım emeği veren görünmez kadın emeğine kadar genişlemiştir. Emek, estetik ve etik tatmin sağlamıyorsa, kişi kendini değersiz, işe yaramaz hisseder. Bu da toplumsal bütünlüğü zedeler. Ayrıca gelir eşitsizliği uç boyutlara vardığında –ki bu da ahlaki yönetişim eksikliğinin bir sonucudur– toplum farklı sınıflara ve kutuplara ayrışır, ortak değerler paydası iyice daralır. Zengin ile yoksul arasında hem fiili yaşam koşulları hem de kültürel dünya görüşleri açısından kopukluk büyür. Bir tarafta lüks tüketimin estetiği (gösteriş, israf), öte tarafta yoksulluğun çirkin yüzü… Bu keskin çelişkiler, toplumu içten içe huzursuz eder. Bir yanda aşırı zenginlik birikirken, diğer yanda derin yoksulluk ve çaresizlik yaşanması kapitalist büyüme modelinin şiddetli bir çelişkisidir[28]. Toplum vicdanı bu durumu sürekli bastırmak zorunda kalır, çünkü mevcut ideoloji “başarılı olan hak eder, geride kalan beceriksizdir” gibi savunularla ahlaki sorgulamayı bastırır. Ama bastırılan çelişki yok olmaz; suç oranları, toplumsal çatışmalar veya popülist öfke patlamaları şeklinde geri döner. Değer boşluğunun diğer bir sonucu da kültürel sığlaşmadır. Toplumlar tarihsel olarak sanat, edebiyat, felsefe gibi alanlarda ortak estetik ve etik değerler üreterek yükselirler. Bugün kültür endüstrisi, bu alanları büyük ölçüde ticarileştirmiş durumda. Popüler kültür ürünleri çoğunlukla hızlı tüketilen, derinliksiz içeriklerle dolu. Bu durum, toplumu estetik olarak tatminsiz kılıyor; sığ zevkler çabuk bıkkınlık getiriyor, sürekli daha “aşırı” uyarıcılar arayan bir kısır döngü oluşuyor. Sonuçta sanattan, edebiyattan alınan insanileştirici haz azalıyor. Toplumun geniş kesimleri sanatı “kendine yabancı” görüyor, oysa gerçek sanat ortak insanlık değerlerini besler, duygudaşlığı artırır, vicdanı hassaslaştırır. Estetik yoksunluk, duygusal zekâ yoksunluğuna dönüşerek empati kabiliyetini bile köreltebilir. Velhasıl, değer erozyonu toplumu bir arada tutan güven, adalet, aidiyet, anlam gibi harcı zayıflatmakta; bunun neticesinde de toplumsal çözülme tehlikesi baş göstermektedir.
Ekolojik Kriz ve Sürdürülemezlik
Belki de değer yoksunluğunun en somut ve çarpıcı sonucu, insanlığın gezegen çapında bir ekolojik krize sürüklenmiş olmasıdır. Modern ekonomi, doğaya karşı sorumluluk hissini dışladığı için, doğayı sınırsızca sömürülebilir bir kaynak deposu olarak ele almıştır. Kâr hırsı, doğal varlıkların estetik ve içsel değerlerini hiçe sayarak ormanları, nehirleri, canlı türlerini meta haline getirmiştir. Çevreye yönelik böylesi vicdansız bir yaklaşımın meyvelerini (!) bugün iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, kirlilik ve kaynak tükenmesi olarak topluyoruz. Örneğin Amazon Ormanları’nın bir kısmının sığır çiftliklerine dönüştürülüp ucuz et uğruna yakılıp yok edilmesi, arka planda ahlaki bir fiyaskodur – gelecek nesillerin hakkını gasp eden, dünya güzelliklerini paraya tahvil eden bir zihniyetin ürünü. Ahlaki ve estetik kaygıları olmayan bir ekonomik akıl, kendi yuvasını (Dünya’yı) tahrip etmeye başlamıştır. Bilim insanları yıllardır uyarıyor: Bu gidişat, insanlığı felakete sürüklüyor. Nitekim bu uyarılar karşısında 21. yüzyıl başında bazı uluslararası anlaşmalar (Kyoto Protokolü, Paris Anlaşması gibi) imzalandıysa da, “yeşil büyüme” söylemi çoğu yerde gerçek bir dönüşüm yaratamadı[29][30]. Çünkü mevcut sistem, kendi değer mantığını –sınırsız tüketim ve büyüme mantığını– sorgulamaksızın sadece teknik düzeltmelerle yetinmeye çalışıyor. Örneğin fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçiş destekleniyor, ama aynı anda tüketim toplumunun çarkları hız kesmeden dönmeye devam ediyor. Bu, sorunun kaynağına inmeden yapılan yarım yamalak bir iyileştirme çabası ve maalesef yeterli değil. Rakamlar açık: Sera gazı emisyonları her on yılda katlanarak artmayı sürdürdü, iklim acil durumu kapıda[31]. Kapitalizmin “sürdürülebilir kalkınma” adı altında kendini yeşile boyama girişimleri büyük ölçüde bir masaldan ibaret kaldı; yeşil dönüşüm sloganlaştırılırken, kirli üretimler dünyanın yoksul bölgelerine kaydırılıp gizlendi[32]. Bu durum Mark Fisher’ın sözünü hatırlatıyor: “Artık dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay” hale geldi. Küresel ısınma, aşırı hava olayları, gıda krizleri vb. bir yandan, insanlığın geniş kesimleri sefalet içinde yaşamaya devam ederken küçük bir azınlık tarihte görülmemiş bir zenginlik ve tüketim içindeyse öte yandan – ortada ciddi bir uygarlık krizi var demektir[33][28]. Samuel Alexander bu durumu şöyle ifade ediyor: “Tam da kapitalizmden başka alternatif yok denilen bir zamanda, kapitalist sistem kendi kendini imha sürecine girdi; ekolojik tahribat ve toplumsal gerileme, sürdürülemez bir istikamete işaret ediyor.”[33] Gerçekten de, piyasa mekanizmalarıyla tüketerek sürdürülebilirliğe ulaşılacağı miti koca bir yanılgıdır[34]. İçinde bulunduğumuz ekolojik ve sosyal buhran, mevcut sistemin iç tutarsızlıklarının sonucudur[35]. Değer boyutu dışlandığı için, sistem kendi kendini düzeltme mekanizmalarından yoksundur; adeta freni patlamış bir araç gibi felakete sürüklenmektedir.
Hem toplumsal hem ekolojik krizler, bizlere ekonomik ve siyasi yapıyı acilen yeniden değerlendirmemiz gerektiğini gösteriyor. Bu değerlendirme ise salt teknik veya yüzeysel önlemlerle sınırlı kalamaz; işin özüne inip değerleri yeniden merkeze almak zorundayız. İnsanlığı bu açmazdan çıkaracak yeni bir paradigma, etiği ve estetiği yeniden toplumsal hayatın mihverine koymayı başarabilmelidir. Bir sonraki bölümde, böyle bir paradigmanın –yani aksiyolojik bir ekopolitik sistemin– nasıl olabileceğine dair önerilerimizi geliştireceğiz.
Aksiyolojik Bir Ekopolitik Sistem İçin Öneriler
Mevcut gidişatın sürdürülemez olduğu açıktır. Peki, etik ve estetiğin rehberlik ettiği alternatif bir ekopolitik sistem gerçekten mümkün müdür? Bu zor soruya yanıt ararken, ütopik hayallerden ziyade somut ilkelere ve pratik önerilere dayanmak durumundayız. “Ekopolitik sistem” kavramını, ekonomi ile siyasetin entegre bir değerler bütünü içinde örgütlendiği düzen anlamında kullanıyoruz. Yani ekonomi ve politikayı ayrı değil, birlikte –toplumun koordineli iki alt sistemi olarak– ele alıyoruz. Aksiyolojik vurgusu ise, bu bütünsel sistemin aksiyomlarının, yani temel dayanaklarının değerler olacağını belirtiyor. Böyle bir sistemin inşası elbette kolay değil; köklü bir zihniyet ve yapı dönüşümü gerektiriyor. Ancak tarihte büyük dönüşümler hep böyle temel paradigmalar etrafında gerçekleşmiştir. Aşağıda, aksiyolojik ekopolitik bir sistemin bazı temel ilkelerini ve uygulama boyutlarını maddeler halinde ortaya koyuyoruz:
- Adalet ve İnsan Onuru: Yeni sistemin kalbinde etik ilke olarak adalet yer almalıdır. Ekonomik kararlar, toplumun en yoksul ve kırılgan kesimlerinin durumunu iyileştirmeyi hedeflemelidir. Gelir ve servet dağılımında aşırılıklar törpülenmeli; “herkese ihtiyacı kadar” ilkesine yakınsayan mekanizmalar geliştirilmelidir. Siyasette ise insan hakları ve onuru asla pazarlık konusu yapılmamalıdır. Kısacası, insan onurunu korumak ve geliştirmek tüm politikaların nihai gayesi olmalıdır. Aristoteles’in de belirttiği gibi, siyaset yurttaşları iyi ve mutlu kılma sanatıysa[7], yurttaşların temel ihtiyaçlarını karşılamak, eşitsizlikleri azaltmak, fırsat eşitliği sağlamak ahlaki bir zorunluluktur. Bu, sosyal devlet anlayışının ötesinde, ekonomik kurumların da etik bir misyon üstlenmesi demektir. Örneğin şirketler sadece kâr ettikleri ölçüde değil, topluma ve çevreye katkı sağladıkları ölçüde başarılı sayılmalıdır (bu yönde gelişen “etik ekonomi” ve “sosyal girişimcilik” hareketleri ümit vericidir).
- Özgürlük, Demokrasi ve Katılımcılık: Aksiyolojik sistemin bir diğer etik sacayağı özgürlüktür. Ancak özgürlük sadece bireylerin sınırsız hareketi anlamına gelmez; aynı zamanda kolektif öz-yönetimi ifade eder. Demokratik siyaset, toplumun her kesiminin karar süreçlerine etkin katılımını sağlamalıdır[36][37]. Egemen siyaset anlayışının aksine, halk nesne değil özne olmalıdır[26]. Bu amaçla doğrudan demokrasi pratikleri, yerel meclisler, halk konseyleri teşvik edilebilir. Örneğin “katılımcı bütçeleme” gibi uygulamalarla, halkın bizzat kaynak tahsisinde söz sahibi olması sağlanabilir. Bu katılım süreci sadece etik açıdan değil, estetik açıdan da değerlidir: Çünkü kendi yaşamı hakkında söz sahibi olan birey, toplumsal yaşama anlam ve biçim verebilir, adeta bir sanatçı gibi kamusal alanı birlikte yaratır. Özgürlük, insanlara sadece seçim yapma hakkı değil, yaratma ve birlikte kurma imkânı sunulduğunda hakiki manasına kavuşur. Burada ünlü düşünür Abdullah Öcalan’ın kavramlaştırdığı “ahlaki ve politik toplum” fikrine değinebiliriz: Öcalan’a göre toplum, tarihsel olarak ahlaki ve politiktir; yani kendi kendini değerleri doğrultusunda yönetme kapasitesine sahiptir. Demokratik bir siyaset, toplumu iktidar nesnesi olmaktan çıkarıp öz yönetimini geliştirmelidir[36]. Bu görüş, Antik Yunan’daki şehir meclislerinden günümüzün komünalizm ve konfederalizm deneyimlerine kadar birçok pratikte izdüşüm bulur. Neticede, aksiyolojik sistem çoğulcu, yerinden yönetime dayalı ve doğrudan katılımcı olmalıdır.
- Sürdürülebilirlik ve Ekolojik Uyum: Önerilen sistemin ekonomi-politik boyutu mutlaka ekolojik sınırları hesaba katmak zorundadır. Değerlere dayalı bir sistem, insanın doğadan ayrı ve ona hükmeden efendi olduğu yanılgısını terk etmelidir. Bunun yerine, kadim bilgeliklerde de sıkça vurgulanan insanın doğayla uyum içinde yaşaması prensibi benimsenmelidir. Ekoloji, yalnız çevre bilimcilerin konusu değil, toplumsal ahlak ve estetiğin de parçasıdır. Fransız düşünür Félix Guattari, “Üç Ekoloji” eserinde çevre sorunlarının toplumsal, ekonomik, siyasal ve estetik sorunlardan ayrılamayacağını vurgular[38]. Guattari’nin öne sürdüğü “ekozofi” kavramı, ekolojiyi etik-politik bir düzlemde yeniden kurmayı ve salt teknik çözümlere indirgenmesine itiraz etmeyi içerir[39][40]. Bu anlayışa göre, yeni sistemde sanayiden tarıma her alanda sürdürülebilirlik temel ilke olmalıdır. Döngüsel ekonomi, yenilenebilir enerji, yerel üretim ve tüketim, atıkların minimize edilmesi gibi ilkeler, etik bir zorunluluk olarak görülmelidir – zira gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak adaletin gereğidir. Ekonomik büyüme fetişizminden vazgeçilerek, nitelikli ve yeterli yaşam hedeflenmelidir. “Daha fazlası” değil, “yeteri kadar ve dengeli” anlayışı yaygınlaştırılmalıdır. Degrowth (büyümeme) veya Türkçe ifadesiyle yalın yaşayış hareketi, sadece ekonomik-politik bir strateji değil aynı zamanda bir yaşam estetiğidir. Minimalizm, sadelik, yerel olanı yeniden değerleme gibi estetik akımlar bu bağlamda önem kazanır. Yeni sistem, doğal güzelliği korumayı bir değer sayar; sadece milli park ilan ederek değil, gündelik üretim ve tüketim pratiklerinde doğaya saygıyı içselleştirerek. Örneğin kent planlamasında betonlaşmaya sınır konması, yeşil alanların artırılması, toplu taşımanın estetik ve rahat kılınması gibi adımlarla, insanlar için sağlıklı ve güzel çevreler oluşturulabilir. Bu, estetik bir hedef (güzel bir şehir) ile etik bir hedefin (yaşanabilir çevre hakkı) birleşimidir.
- Güzellik, Kültür ve Eğitim: Bir aksiyolojik sistem, yurttaşlarının estetik gelişimine özel önem verecektir. Çünkü estetik duyarlık arttıkça, insanların hayatı algılayışı zenginleşir, birbirine ve doğaya yaklaşımı incelir. Eğitim müfredatına, sadece teknik beceri veya akademik bilgi değil, sanat ve estetik eğitim de mutlaka güçlü biçimde dahil edilmelidir. Schiller’in “estetik eğitim” fikrini hatırlarsak, o, toplumdaki sertliği ve barbarlığı gidermenin yolunu güzel sanatların herkese öğretilmesinde görmüştü. Günümüzde de bireylerin bir sanat dalıyla uğraşması, estetik bir hobi geliştirmesi teşvik edilmelidir. Devlet ve yerel yönetimler, sanatın ve kültürel etkinliklerin yaygınlaşması için yatırım yapmalıdır. Tiyatro salonları, kütüphaneler, resim atölyeleri, müzik okulları toplumun her kesimine açık olmalıdır. Estetik kamusallık, parklarından meydanlarına, mimarisinden kamusal sanat eserlerine kadar şehirlerimizin insana ilham veren mekânlara dönüşmesi demektir. Mimaride salt ucuzluk ve işlevselliğe değil, estetik uyuma ve kültürel dokuya dikkat edilmelidir. Köprülerimiz, binalarımız sadece beton yığınları değil, aynı zamanda birer estetik ifade olursa, insanlar gündelik hayatın içinde güzellikle daha çok karşılaşır. Bunun insan ruhuna iyi geldiği, suç oranlarından psikolojik iyilik haline kadar pek çok göstergede ortaya konmuştur. Ayrıca kültürel çeşitlilik de estetik zenginliğin parçasıdır. Değer temelli bir sistem, farklı kültürlerin, dillerin, yaşam tarzlarının varlığını bir “tehdit” olarak değil, bir zenginlik olarak görür. Bu yüzden tek tipleştirici baskıcı uygulamalara karşı, çoğulcu ve hoşgörülü bir yaklaşım sergiler. Böylece toplumsal estetik, herkesin kendini özgün biçimde ifade edebildiği, çeşitli renklerin ahenk içinde bir arada olduğu bir mozaik halini alır. Sanat ise bu mozaikte birleştirici bir güçtür; sanatçılar topluma vicdan aynası tutarlar, hayal gücü katarlar, alternatif güzellikler gösterirler. Bu nedenle sanatın özgürlüğü ve desteklenmesi, aksiyolojik sistemin vazgeçilmez bir ilkesi olacaktır.
- Değerlerin Kurumsallaşması: Değer temelli bir ekopolitik sistemin işlerlik kazanması için, değerleri koruyan ve uygulayan kurumlar geliştirilmelidir. Nasıl ki bugün merkez bankaları fiyat istikrarını gözetiyor, anayasa mahkemeleri hukuk devleti ilkesini koruyor ise, gelecekte de “Etik Kurullar” ve “Estetik Konseyler” benzeri yapılanmalar düşünmek mümkündür. Örneğin önemli ekonomik-siyasal kararları, Etik Denetim Kurulları süzgecinden geçirmek bir fikir olabilir. Bu kurullar, bağımsız bilim insanları, filozoflar, din adamları, sanatçılar, sivil toplum temsilcilerinden oluşarak kararların uzun vadeli etik sonuçlarını değerlendirip tavsiyelerde bulunabilir. Benzer biçimde, kentsel projeler veya kamusal mekanlar için Estetik Kurullar oluşturulabilir; bu kurullar mimarlar, sanat tarihçileri, şehir plancıları ve yurttaş temsilcilerinden oluşarak projelerin estetik kalite ve kültürel uyum açısından değerlendirmesini yapabilir. Elbette bu tür organlar başlangıçta danışma niteliğinde olabilir; zamanla toplumda estetik ve etik bilinci yaygınlaştıkça, karar alıcılar da zaten bu değerlere içsel bir saygıyla hareket etmeye başlayacaktır. Bununla birlikte, değerleri yazılı mevzuata da geçirmek gerekir. Örneğin bazı ülkeler anayasalarına “çevrenin korunması”nı, “hayvan haklarını” veya “gelecek kuşakların haklarını” açıkça yazmaya başladı. Benzer şekilde “kültürel mirasın ve güzellik değerlerinin korunması” da anayasal bir ilke haline getirilebilir. Ekvador ve Bolivya gibi ülkeler anayasalarına “Doğa’nın Hakları” kavramını koyarak, doğal varlıkların sırf fayda açısından değil, özdeğerleriyle korunmasını güvence altına almaya çalıştılar. Bu, değer temelli sistem arayışının güncel bir örneğidir. Latin Amerika’da ortaya çıkan Buen Vivir (İyi Yaşam) felsefesi de, Batı’nın kalkınma söylemine alternatif olarak, toplumsal mutluluğu ve ekolojik dengeyi merkeze alan bir değerci yaklaşım sunar. Buen Vivir, yaşam kalitesini sadece maddi gelirle değil, topluluk ilişkileri, kültürel uyum, doğayla bağ gibi değerlerle ölçer. Görüldüğü üzere, dünya genelinde aksiyolojik sisteme dair filizlenen fikirler vardır; mesele bunları bütüncül bir çerçevede bir araya getirebilmektir.
- İnterdisipliner ve Bütüncül Yaklaşım: Değer temelli bir sistemi kurgularken multidisipliner düşünmek şarttır. Felsefe, iktisat, siyaset bilimi, sosyoloji, ekoloji, psikoloji, antropoloji, sanat tarihi gibi farklı disiplinlerin katkısı olmadan böylesi geniş bir dönüşüm gerçekleştirilemez. Örneğin ekonomi alanında Amartya Sen ve Martha Nussbaum’un “kapasite yaklaşımı”, kalkınmayı kişi başı gelir yerine insanların sağlık, eğitim, kültürel katılım gibi yetenek ve fırsatlarına göre değerlendirmeyi önerir ki bu değer eksenli bir bakıştır. Siyaset felsefesinde erdeme dayalı etik siyaset arayışları (komunitaryen düşünürler veya neo-Aristotelesçi yaklaşımlar), günümüz toplumlarında ortak iyiyi yeniden tanımlamaya çalışır. Psikoloji alanında pozitif psikoloji hareketi, bireylerin hayatlarına anlam ve değer katacak unsurların (örneğin “akış” deneyimi, özgecilik, estetik haz) önemini vurgular ki bunlar ekonomik-siyasal sistem tasarımında göz önüne alınmalıdır. Felix Guattari gibi postmodern düşünürler, yeni bir “etik-estetik paradigma” geliştirmek gerektiğinden bahsederler[41]. Guattari’nin “Kaosmos: Etik-Estetik Bir Paradigma” eserinde ileri sürdüğü gibi, bireysel öznellikten küresel ekolojiye kadar her düzeyde yeni bir değerler sentezine ihtiyaç vardır. Bu görüşler, bilimsel değil ütopik denerek bir kenara atılmamalı; tam tersine bize ufuk açtığı için ciddiye alınmalıdır. Aksiyolojik bir sistem, modernitenin aşırı uzmanlaşmış ve parçalanmış bilgi yapısını da eleştirecektir. İnsanlığın dertlerine çare bulmak için kavramsal duvarları yıkmak, birbirinden kopuk tartışmaları bir araya getirip büyük resmi görmek lazımdır. Mesela şehir planlama bir mühendislik konusu olduğu kadar ahlak ve estetik konusudur; eğitim politikası pedagojik olduğu kadar etik bir konudur; ekonomi politikası matematik modeller kadar felsefi kavramlara da dayanır. Bu nedenle yönetici elitlerin sadece teknokrat değil, aynı zamanda kültür ve değer insanı olması gerekir. Geçmişte “filozof kral” ideali belki gerçekçi değildi ama bugün en azından değer konusunda duyarlı liderlere ihtiyaç olduğu kesindir. Aslında liderlikten ziyade kurumsal kültür önemlidir: Toplumda bir değer bilinci kökleşirse, kötü niyetli yöneticiler bile çok ileri gidemez; zira toplum tepki verir. İşte aksiyolojik sistem, bu bilinç dönüşümünü hedeflemelidir.
Yukarıdaki ilkeler doğrultusunda somut politika önerileri de çeşitlendirilebilir. Örneğin ekonomik alanda etik finans uygulamaları geliştirilebilir: Faizsiz bankacılık veya yeşil yatırımlar gibi alanlar desteklenerek finans sektörü spekülatif kazançtan üretken ve faydalı işe yönlendirilebilir. Kooperatif girişimler, çalışanların söz sahibi olduğu işletme modelleri yaygınlaştırılarak hem ekonomik demokrasi sağlanır hem de işçinin emeğine yabancılaşması azalır. Temel gelir uygulaması gibi politikalar, insan onurunu koruyacak asgari maddi güvence vererek, bireylere piyasa dışı alanlarda da kendini geliştirme (sanatla uğraşma, gönüllülük yapma) imkânı tanıyabilir. Siyasette ise dijital demokrasi imkânları kullanılarak karar süreçleri şeffaf ve katılımcı hale getirilebilir; sık sık referandumlar, e-meclisler düzenlenebilir. Eğitim müfredatlarında felsefe, etik, estetik dersleri çekirdek hale gelebilir; hatta ilkokuldan itibaren çocuklara değerler atölyeleri yaptırılabilir (örneğin bir ormanı ziyaret edip doğa etiğini deneyimlemek veya müze gezip estetik tartışmalar yapmak gibi). Medya politikaları da aksiyolojik perspektifle dönüşmeli: Reyting uğruna şiddet ve bayağılık yerine, değerli içerik üreten programlar teşvik edilmeli (belgeseller, kültür-sanat programları prime-time’da daha çok yer almalı vb.). Tüm bunlar geniş bir programın parçalarıdır ve elbette ki “her derde deva” formüller değildir. Ancak şu bir gerçektir ki, paradigma değişmeden sonuç değişmeyecek. Paradigma değişimi dediğimiz ise tam da ekonomi ve siyasetin etik-estetik temelde yeniden yapılanması anlamına geliyor.
Sonuç
Bu makalede, “Aksiyolojik bir ekopolitik sistem mümkün mü?” sorusunu kapsamlı bir biçimde irdelemeye çalıştık. Öncelikle etik ve estetik değerlerin tarih boyunca ekonomi-politik düşüncedeki yerini inceledik; Antik Çağ’dan modern zamanlara kadar uzanan bir düşünsel mirası özetledik. Ardından, günümüz dünyasında ekonomi ve siyasetin etik-estetikten yoksunlaşmasının yol açtığı sorunları ele aldık: Toplumsal kutuplaşma ve anlamsızlık duygusundan, ekolojik yıkım ve sürdürülemez kalkınma paradoksuna dek geniş bir kriz tablosu çizdik. Bu eleştirel değerlendirme, bizi yeni bir sistem arayışına götürdü. Önerdiğimiz aksiyolojik ekopolitik sistem, bir bakıma insanlığın kadim bilgeliğini çağın gereçleriyle harmanlayan bir sentezdir. Bu sistemde ekonomi, ahlaki ilkelerle dizginlenip güzellik idealiyle zenginleştirilirken; siyaset, halkın katılımıyla ahlaki bir yön bulacak ve estetik bir kamusal hayatı inşa edecektir.
Elbette bu denli köklü bir dönüşüm bir anda gerçekleşmeyecektir. Ancak günümüzde dahi bu yönde atılan adımlar, filizlenen alternatifler mevcuttur. İskandinav ülkelerinin “brüt ulusal mutluluk” veya “iyilik hali bütçeleri”ni tartışmaya açması, Latin Amerika’nın Buen Vivir deneyimi, dünyanın farklı yerlerindeki kooperatif ve komün hareketleri, degrowth kongreleri, genç kuşakların iklim adaleti talebi – bütün bunlar, yeni değerler paradigmasının tohumlarıdır. Bu tohumlar, bilinçli çabayla, entelektüel ve siyasal kararlılıkla yeşerebilir. Önemli olan, mevcut zihniyet kalıplarının ötesine geçebilmek, “başka türlü bir dünyanın” mümkün olduğunu tahayyül edebilmektir. Kapitalist realizm dediğimiz olgu, yani “alternatifsizlik” algısı, en büyük engeldir[42][35]. Bu algıyı yıkmak ise insani değerlerin ve hayal gücünün yeniden canlanmasıyla olacaktır.
Unutmayalım ki etik ve estetik, insanı diğer canlılardan ayıran en belirgin iki boyuttur: Vicdan ve yaratıcılık. Vicdan, bize bir arada adilce yaşamanın yolunu; yaratıcılık ise dünyayı güzelleştirmenin araçlarını sunar. Eğer kuracağımız sistem, bu iki insanî yetiyi sistematik olarak kullanmamıza izin vermez veya köreltirse, o sistem ne kadar zengin ya da güçlü olursa olsun başarısızlığa mahkûmdur. Bugün yaşadığımız krizler de bunu kanıtlıyor. O halde çare, vicdanı ve yaratıcılığı rehber edinmiş yeni bir düzendir. Aksiyolojik ekopolitik sistem denemesi, belki de insanlığın bir sonraki büyük sıçraması olacaktır.
Sonuç olarak, sorumuzun cevabı iyimser bir “evet, mümkündür” şeklinde beliriyor – fakat bu mümkünün gerçekleşmesi için hem zihinsel hem kurumsal ciddi çabalara ihtiyaç var. Bu makalede dile getirdiğimiz görüşler, şimdiye dek söylenmemiş tamamen yepyeni iddialar olmayabilir; ancak iddiamız, mevcut düşünce akımlarını aşan bütüncül bir çerçeve sunmuş olmaktır. Kendi birikimimizi aşmak, ancak onu özümseyip yeni terkiplere varmakla olur. Burada felsefenin, sanatın, bilimin ışığında bir sentez denedik. Bu yaklaşım belki eleştiriye açık yanlar barındırıyor; zaten amaç da tartışmayı derinleştirip yeni sorular sordurmak. En azından diyebiliriz ki, insanlığın geçmişteki büyük öğretmenleri –Sokrates’ten Mevlana’ya, Kant’tan Gandhi’ye– bizlere değerlerin gücü hakkında çok şey öğretti. Şimdi bu öğretileri 21. yüzyılın somut şartlarında yeniden yorumlama ve uygulama zamanıdır. Ekonomi ve siyaseti etik ve estetikle yeniden dokumak mümkündür ve belki de zorunludur[43][24]. Bunu yapabildiğimiz ölçüde, sadece özgür ve adil değil, aynı zamanda anlamlı ve güzel bir dünyayı gelecek nesillere miras bırakabileceğiz.
Kaynaklar:
- Hevi Deniz, “Etik estetik değerlerle toplumsal yaşamı ve siyaseti yeniden örmek,” Yeni Yaşam Gazetesi, 19 Eylül 2023
- Félix Guattari, Üç Ekoloji (çev. Eda Sezgin), Ekozofi röportajı, e-skop e-dergi, 2021
- Matthew Beaumont, “William Morris’in Sosyalist Tahayyülü” (çev. Alper Kara), İVME Hareketi, 27 Nisan 2023
- Oya Bakır, “Sürdürülebilir ekonomi ve etik,” Termodinamik Dergisi, Mayıs 2009
- Samuel Alexander, “Beyond Capitalist Realism: The Politics, Energetics, and Aesthetics of Degrowth,” org, 26 Şubat 2021
- Aristoteles, Nikomakhos’a Etik ve Politika eserlerinden aktaran Lokman Çilingir, “Aristoteles’te Ahlak ve Siyaset İlişkisi,” DergiPark makalesi
- Walter Benjamin, “Mechanical Reproduction” makalesinden aktaran bir değerlendirme
Dipnotlar:
[1] [2] [19] [20] [21] [22] [23] [24] [25] [26] [27] [36] [37] [43] Etik estetik değerlerle toplumsal yaşamı ve siyaseti yeniden örmek – Yeni Yaşam Gazetesi | Yeni Yaşam
https://yeniyasamgazetesi9.com/etik-estetik-degerlerle-toplumsal-yasami-ve-siyaseti-yeniden-ormek/
[3] [PDF] Platon’da İyinin Yüksekliği Üzerine Bir İrdeleme – DergiPark
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2453676
[4] [8] Hakikat ve güzellik birbirini tamamlayan şeylerdir – Lacivert Dergi
https://www.lacivertdergi.com/dosya/2020/01/14/hakikat-ve-guzellik-birbirini-tamamlayan-seylerdir
[5] [7] [PDF] ETİK POLİTİKAYI ÖNCELER Mİ? ARİSTOTELES’İN YANITI VE …
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/220026
[6] [PDF] ARİSTOTELES’TE ETİK VE POLİTİKA ARASINDAKİ İLİŞKİ
https://hfsa-sempozyum.com/wp-content/uploads/2019/01/HFSA26-Birbilen.pdf
[9] Friedrich Schiller, ‘İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar’ ve …
[10] Schiller on Aesthetic Education as Radical Ethical-Political Remedy
https://academic.oup.com/bjaesthetics/article/63/4/553/7175994
[11] (PDF) Schiller’de Özgürlük Olarak Estetik – Academia.edu
https://www.academia.edu/30989995/Schillerde_%C3%96zg%C3%BCrl%C3%BCk_Olarak_Estetik
[12] [13] William Morris’in Sosyalist Tahayyülü – Matthew Beaumont (Çeviri: Alper Kara) < İVME Hareketi
[14] Estetik ve ahlak arasındaki fark nedir? : r/askphilosophy – Reddit
[15] [16] [17] [18] [44] Sürdürülebilir ekonomi ve etik
https://www.termodinamik.info/surdurulebilir-ekonomi-ve-etik
[28] [33] [34] [35] [42] Beyond Capitalist Realism: The Politics, Energetics, and Aesthetics of Degrowth – resilience
[29] [30] [31] [32] [39] [40] Ekozofi Nedir? Félix Guattari’yle Söyleşi | E-Dergi, Sanat Tarihi
https://www.e-skop.com/skopbulten/ekozofi-nedir-f%C3%A9lix-guattariyle-soylesi/6210
[38] [PDF] THE THREE ECOLOGIES,* FÉLIX GUATTARI, THE ATHLONE …
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2314151
[41] Kaozmos : Etik-Estetik Bir Paradigma by Félix Guattari | Goodreads
https://www.goodreads.com/book/show/59577851-kaozmos
