Pythagoras’a Saygı: Kutsal Bilimin Yeniden Keşfi
“Ruhu canlandıran, ruhun gözünü gerçekten güçlendiren ve aklı başka türdeki çalışmaların getirdiği körlükten arındırarak evrenin gerçek ilkelerini ve nedenlerini kavramasına imkân veren bütün bu disiplinler, teoriler ve bilimsel araştırmalar, Pythagoras tarafından Yunanlılara açılmıştır.”
— Iamblichus, Pythagoras’ın Hayatı
“Öğrencilerine ne söylediğini kesin olarak kimse bilemez, çünkü olağanüstü bir sessizliği muhafaza ettiler. Bununla birlikte, özellikle şu hususlar genel olarak bilinir hâle geldi: İlk olarak, ruhun ölümsüz olduğunu savundu; ardından onun başka türde hayvanlara göç ettiğini; ayrıca olayların döngüsel bir süreçte tekrarlandığını ve mutlak anlamda hiçbir şeyin yeni olmadığını; ve nihayetinde tüm canlıların akraba olarak görülmesi gerektiğini. Bunlar, Pythagoras’ın Yunanistan’a ilk kez getirdiği söylenen inançlardır.”
— Porphyry, Pythagoras’ın Hayatı
“Bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Biz, tüm diğer var olan şeylerden farklı kılındığımıza göre, doğa ve Tanrı bizi hangi özel amaç için varlığa getirdi? Pythagoras, bu soru kendisine sorulduğunda şu cevabı verdi: ‘Gökyüzünü seyretmek (veya orada tefekkür etmek) için.’ Ve ekledi ki, o doğanın bir seyircisiydi ve bu amaç için hayata gelmişti.”
— Aristoteles, Protrepticus
“Sonra şu, tüm soruların en zoru gelir: Pythagorasçılar ve Platon’un söylediği gibi, birlik ya da varlık, belirli bir şey değil midir, fakat herhangi bir varlığın tam da varlığı mıdır?”
— Aristoteles, Metafizik
“Gerçekten de, hiç kimse Pythagoras’ın ruhunun, ya Tanrı’nın bir hizmetkârı olarak ya da başka bir daha aşina olunan biçimde onunla birlikte düzenlenmiş olarak, Apollon’un imparatorluğundan insanlığa gönderildiğinden şüphe edemez: çünkü bu, hem onun doğumundan hem de ruhunun türlü türlü bilgeliğinden çıkarılabilir. Ve Pythagoras’ın doğumu hakkında söylenebilecekler bu kadar.”
Pythagoras’ın Ardından: Felsefe, Mit ve Kutsal Bilim Üzerine
Giriş
Pythagoras’a Saygı
“Oh! Dostum, biz çok geç geldik. Doğrudur, tanrılar yaşıyor,
Fakat başımızın üstünde, orada, başka bir dünyada.
Durmaksızın orada eylemde bulunuyorlar, ve pek az ilgilenir görünüyorlar
Bizim yaşayıp yaşamadığımızla, o kadar az bağışlıyor bize göksel olanlar.
Çünkü zayıf bir kap her zaman onları tutmaya muktedir değildir,
Ve yalnızca zaman zaman insan göksel doluluğu taşımaya yeteneklidir.
Onların bir düşü, işte yaşam ondan sonradır. Ama gezinmek yardımcı olur,
Ve uyku, ve ihtiyaç ve gece bizi güçlü kılar.
Ta ki tunç beşikte yeterince kahraman büyüyene kadar,
Kalpleri eskiden olduğu gibi göksel olanlarınki kadar güçlü olana dek.
Gök gürültüsüyle o zaman gelirler. Bu arada, bana sık sık daha iyi görünür
Uyumak, böyle dostsuz olmaktan daha iyi,
Böyle beklemek; ve bu arada ne yapmak ya da ne söylemek
Bilmiyorum; ve şairler ne içindir yoksul bir zamanda?
Fakat onlar vardır, diyorsun, şarap-tanrısının kutsal rahipleri gibidirler,
Kutsal gecede ülkeden ülkeye dolaşan.” (Hölderlin, Ekmek ve Şarap)
ALKMAEON OF CROTON
“İnsanlar ölür, çünkü başlangıçlarını
ve sonlarını birleştiremezler.”
Pythagoras’ın kendi yaşlılık döneminde yaşamış olan, “insanlar ölür, çünkü başlangıçlarını ve sonlarını birleştiremezler” demişti. Bu nedenle, Pythagoras’ı, pek çok bakımdan kültürümüzün yöneten dahisi ve onun pek çok kurucu ilkesinin başlatıcısı olan Pythagoras’ı dikkate almak üzere bir araya gelmiş olmamızın, son derece uğurlu olduğunu hissediyorum. Gerçekten de, yalnızca, burada çağırmak için bulunduğumuz o esrarengiz ruhtan türeyen her şeyin değerli olduğunu değil, fakat aslında şimdi sonunu tanıklık ettiğimiz tüm çağın ya da evrimsel anın Pythagoras’ın doğumu ile başladığını ve onun ekmeye çağrıldığı öğretinin sürekli bir metamorfozunu temsil ettiğini söylemek için iyi bir gerekçe ortaya konabilir. Abartıyor olabilirim; yine de, örneğin Simone Weil’in çok açık biçimde ifade ettiği gibi, Pythagorasçı düşüncenin Yunan uygarlığının tohum gizemi olduğu ve her yerde yeniden ortaya çıktığı, neredeyse tüm dinleri, şiiri, felsefeyi, müziği, mimarlığı, ve hâlen bugün de bizimkiler olan ‘bilimleri’ döllediği kesindir.
Ve yalnızca Yunanistan değil: o zamandan beri uygarlığımızın gelişiminin her kritik anı, adıyla her seferinde çağrılan bu Pythagoras’a ilişkin ilkelere dair bir yeniden canlanmaya, hatta bir derinleşmeye, ve kesinlikle bir metamorfoza tanıklık etmiştir — İsa zamanında, on ikinci yüzyılda, Rönesans’ta, Romantik dönemde ve şimdi bugün. Öyleyse onu dikkate aldığımızda, pek çok bakımdan kendi kültürümüzün yazgısını dikkate almak zorundayız; o kültürü ki, ister iyi ister kötü olsun, dönüşüm kapları olmayı seçtik. Başka bir deyişle, Pythagoras’a saygı sunmak, biz kimiz, nereden geldik ve nereye gidiyoruz sorularını sormaktır. Bu, kültürümüzün anlamını aramaktır ve dolayısıyla Joseph Needham’ın Science and Civilization in China adlı eserinde öne sürdüğü şu güçlü soruya bir cevap aramaktır: “Neden modern teknolojik bilim yalnızca Batı’da gelişti?” Hiç de sebepsiz değildir ki, Pythagoras, Apollon ile özdeşleştirilmişti; onun “Kendini Bil” buyruğunu en üst derecede öğreten odur.
Burada şahsi bir not ekleyeyim. Bu konulardaki ilk rehberim muhtemelen Charles Olson’du; bana bütün yeryüzünü ve onun tarihini düşünmenin gerekliliğini ve imkânını öğretti. Eski ilkeye göre —aslında, elbette, Pythagorasçı olan— “bir, yalnızca bir üretiyorsa birdir”, o gösterdi ki dünya, yeryüzü, bilinebilir, ölçülebilir, tekil ve bizim şeyimizdi. Eğer evren bir bütündür, öyleyse bir bütün üretmelidir, ve biz oyuz —imago mundi, anima mundi— ki bu, onu bilebileceğimiz anlamına gelir. Böylece mit, Olson için, insanın kendisine en aşina olduğu şeyden —yani kendisinden— yabancılaşmış hâlde yine kendine dönebileceği bir yol olarak, kendi için keşfetmek anlamında tarih oldu. Olson’u takiben Bateson bana bu şeyler hakkında, yani evren hakkında, daha felsefi, epistemolojik bir düşünme yolu verdi: evreni, aklın önceliği tarafından, ya da daha doğrusu akıl olarak görülen evren. O bana ilişkilerin dinamik, yinelemeli, kendini örgütleyen zihinsel doğasını öğretti; ki bu, içinde yaşadığımız dünyanın kendisidir. O, yolunu ya da yaklaşımını Pythagorasçı olarak adlandırdı ve ona bir soy çizgisi verdi: Pythagoras, Gnostikler, Simyacılar, Goethe, Blake, Lamarck, Samuel Butler — ve eğer bu düşünme yolunu anlamaz ve bütünüyle gerçekleştirmezsek sonuçlarının korkunç olacağını çok açık biçimde ortaya koydu.
Bu nedenle, onun önerdiği bu gelenekte derinlemesine çalışmaya başladım ve aynı zamanda epistemolojilerin ya da dünya görüşlerinin geri alınamaz olmadığını öğrenmiş biri olarak, kendimi Guénon, Schuon ve diğer ‘gelenekçiler’in okuluna ve Corbin, Heidegger, Ricoeur, Barfield, Steiner, de Lubicz ve burada toplanmış olan daha birçok âlime ve öğretmene yönelmiş buldum. Bunların hepsi bana, Bateson’un yeniden kazanmaya çalıştığı bu sözde Pythagorasçı düşünmenin —en azından epistemolojisi bakımından— dünyanın tüm manevi geleneklerine ortak olduğunu gösterdi. Başka bir deyişle, bu şeylerin doğasının ta kendisindeydi; ki bu da beni doğa ve Hristiyanlık çalışmasına götürdü.
Bütün bunları, hem önceden kullanacağım dil karışıklığını mazur göstermek için hem de bütün bunlarda benim için en ele geçmez kalanın bizzat Pythagoras’ın kendi misyonu, anlamı, katkısı olduğunu itiraf etmek için söylüyorum. Yani, küçük harfle pythagorasçılık —en geniş mümkün anlamıyla— kolayca kavranabilir bir fikir olarak vardır; ne olduğunu biliyoruz ve müzik, sayı, örüntü, biçim, ilişki, geometri vb. gibi şeyleri birincil olarak konuşabiliriz ve Mısır, Vedik Hindistan, İslam gibi büyük gelenekleri çağırabiliriz; ayrıca Heisenberg, Wheeler, Eigen, Spencer-Brown gibi çağdaşlarda da açık yankılar bulabiliriz, öyle görünüyor ki onlar da özden çok örüntünün peşindedir. Fakat büyük harfle Pythagorasçılık’ın ne olduğu, onun neyi temsil ettiği, benim kültürümüzün özü ve gizemi olduğunu öne sürdüğüm şeyin ne olduğu çok daha karanlıktır.
Aslında, erken Yeni-Pythagorasçılardan ve Yeni-Platonculardan itibaren Batı’daki örüntü arayıcılarının soy çizgisine ne kadar yakından bakılsa, arketipi kavramak o kadar zorlaşır. Bir fikirler ekolojisinin evrimini izliyorsunuz, fakat merkezi fikir sürekli olarak elinizden kaçıyor. Bugün ben bunun, Pythagorasçılığın devrimci olmakla birlikte özgün olmamasından kaynaklandığını öne süreceğim. Tarihi nasıl biçimin ya da anlayışın sürekli değişimini, bir ilkelerin uygulamasının sürekli değişen çerçevesini gösteriyorsa —bir metamorfozu yani— Pythagoras’ın kendisi de tam olarak böyle bir değişimi başlattı. Biz, Pythagoras tohumu olan bitkiden doğan tohumlar isek, Pythagoras’ın kendisi de bir tohum olarak başka bir bitkiden doğmuştur.
Öyleyse, geleceğe taşımak üzere yazgılı olduğumuz şeyin ne olduğunu keşfetmek için, yalnızca Pythagoras’a değil, onun kökenine, soyuna, arketipine dönmek zorundayız. Başka bir deyişle, Pythagoras’ın özünü, onun gerçekte kim olduğunu, neyi temsil ettiğini anlamak için, onun öncüllerine ve kaynaklarına bakmalıyız.
Şimdi, burada hemen şunu belirtmeliyim ki, Pythagoras hakkında tarihsel olarak bildiklerimiz neredeyse yok denecek kadar azdır. Aslında, onun hayatı hakkındaki güvenilir bilgilerin eksikliği neredeyse eşsizdir. Eğer, örneğin, daha sonra ele alacağım Pythagoras’ın biyografilerinin tarihsel güvenilirliği konusundaki ciddi şüpheleri bir yana bırakacak olursak, elimizde yalnızca birkaç anekdot, bir avuç fragman ve öğrencilerinin tanıklıklarının gölgeleri vardır.
O hâlde, Pythagoras hakkında bilgi edinmeye giriştiğimizde, kendimizi hemen söylencelerin, mitlerin, efsanelerin, simgelerin, mecazların ve imaların dünyasında buluyoruz. Bu, onun kimliğiyle ilgili tarihsel kesinliği bulmayı imkânsız hâle getirir. Fakat aynı zamanda, bu, onun gerçek doğasının ve anlamının simgesel ve mitsel bir boyut aracılığıyla açığa çıktığı anlamına gelir. Başka bir deyişle, eğer Pythagoras hakkında bir şey biliyorsak, bunu tarihsel kanıtlardan değil, onun etrafında örülmüş olan bu mitsel gelenekten biliyoruz.
Bu noktada bir seçimle karşı karşıya kalırız: ya Pythagoras hakkındaki bütün bu efsaneleri, onların tarihsel güvenilirliğini sorgulayarak bir kenara bırakırız ve dolayısıyla elimizde neredeyse hiçbir şey kalmaz; ya da onları bir ciddiyetle ele alır, bir şekilde onların kendilerine özgü hakikatlerini kabul eder ve onların ardındaki daha derin anlamı araştırırız.
Öyleyse Pythagoras’ın miti, onun hakkında sahip olduğumuz en önemli kaynak hâline gelir. Ve bu nedenle, bizim için görev, bu mitin kendisini dikkatle dinlemek, onu anlamaya çalışmak, onun bize neyi açığa vurduğunu görmeye gayret etmektir. Çünkü mit, yalnızca bir uydurma ya da hayal ürünü değildir; mit, gerçeğin kendisini açığa vuran bir yoldur.
Nitekim, Pythagoras’ın mitinin nasıl işlediğine baktığımızda, onun kişiliğinin ve öğretilerinin en derin boyutlarını açığa çıkardığını görürüz. Bu mit, Pythagoras’ın yalnızca tarihsel bir şahsiyet değil, aynı zamanda arketipsel bir figür olduğunu; yalnızca belirli bir zamanda yaşamış bir adam değil, fakat sürekli olarak yeniden doğan, her çağda yeniden ortaya çıkan bir hakikat taşıyıcısı olduğunu gösterir.
Bu bakış açısından, Pythagoras bir type, bir örüntü, bir kalıp hâline gelir — bir “prototip” ya da “örnek”. Onun kişiliği, tarihin ötesinde bir hakikati temsil eder. O, insanlık için bir modeldir: kendini bilmenin, uyumun, bilgelik sevgisinin, kozmik düzenle uyumlu yaşamanın modeli.
Dolayısıyla, Pythagoras hakkında bildiklerimizden çok, Pythagoras’ın miti aracılığıyla onun anlamını kavrayabiliriz. Onun hikâyeleri, efsaneleri, sembolleri — bütün bunlar, aslında, onun kim olduğunu ve neyi temsil ettiğini bize söylemektedir.
İşte bu anlamda, Pythagoras’ın çeşitli antik yaşam öykülerine yaklaşmalıyız. Çünkü onlar, tarihsel belgeler olmaktan çok, mitin kendisinin ifadeleridir. Onlar bize Pythagoras’ın ne “yaptığını” değil, onun ne “anlamına geldiğini” söylerler. Onlar, onun tarihsel biyografisini değil, onun arketipsel kimliğini açığa çıkarırlar.
Bu biyografilerin en önemlileri Porphyrios, Iamblichus ve Diogenes Laertius tarafından yazılmıştır. Bu metinlerin hiçbiri güvenilir tarihsel kaynaklar olarak görülemez; fakat hepsi, Pythagoras’ın mitini farklı şekillerde açığa vuran değerli tanıklıklardır. Onlarda, Pythagoras’ın yalnızca bir düşünür ya da öğretmen değil, aynı zamanda kutsal bir figür, tanrısal olanla bağlantılı bir insan olarak tasvir edildiğini görürüz.
Nitekim, bu yaşam öykülerinde Pythagoras bir “ilahi adam” (theios aner) olarak sunulur. O, sıradan bir ölümlü değildir; o, ilahi olanla temas hâlinde yaşayan, tanrısal bir bilgelik taşıyan bir figürdür. Onun mucizeler gerçekleştirdiği, olağanüstü güçlere sahip olduğu, tanrılarla konuştuğu, ruhları gördüğü anlatılır. Bunlar, tarihsel bir kayıt olarak değil, onun arketipsel doğasının ifadeleri olarak anlaşılmalıdır. Dolayısıyla, Pythagoras’ın biyografilerini okurken, onları harfi harfine tarihsel olarak değil, mitin dili aracılığıyla konuşan sembolik metinler olarak görmeliyiz. Onlar, bize Pythagoras’ın kim olduğunu değil, Pythagoras’ın neyi temsil ettiğini söyler.
Örneğin, biyografilerde bize Pythagoras’ın Apollon’un oğlu olduğu söylenir. Annesi Periktione idi ve Apollon tarafından hamile bırakılmıştı. Böylece Pythagoras, doğumundan itibaren tanrısal bir kökene sahip olarak görülüyordu. Aynı zamanda, onun olağanüstü niteliklere sahip olduğu aktarılır: güzelliği, bilgeliği, kutsallığı, ilahi bir ışıltısı vardı. Söylendiğine göre, konuştuğunda bir altın ışık saçıyordu; vücudu hiçbir zaman gölge düşürmüyordu; altın bir uyluğa sahipti; ve mucizeler gerçekleştirme yeteneği vardı. Bütün bunlar, Pythagoras’ın sıradan bir insan değil, tanrısal bir figür olarak görüldüğünü gösterir. Onun aynı zamanda geniş seyahatler yaptığı, Mısır’a, Babil’e, Hindistan’a gittiği ve orada büyük bilgelerden ve rahiplerden ders aldığı aktarılır. O, dünyanın çeşitli geleneklerinden bilgelikleri topladı ve bunları kendi öğretilerinde birleştirdi. Böylece, Pythagoras yalnızca bir Yunan düşünürü değil, aynı zamanda evrensel bir bilgelik taşıyıcısı olarak görüldü.
Biyografiler ayrıca onun yaşamının bir inisiyasyon yolu olduğunu gösterir. O, kendisini arındırdı, disipline etti, ruhunu dönüştürdü. Öğrencilerine de aynı yolu öğretti: sessizlik, diyet, müzik, matematik, meditasyon ve dostluk yoluyla ruhun arınması. Onun okulu, yalnızca entelektüel bir öğrenme yeri değil, aynı zamanda ruhun dönüşümü için bir cemaatti. Bu hikâyeler, o hâlde, kelimesi kelimesine tarihsel olarak alınmamalıdır. Onlar, mitin diliyle ifade edilmiş hakikatlerdir. Onlar bize, Pythagoras’ın kim olduğuna dair tarihsel bir bilgi vermez; fakat onun neyi temsil ettiğine dair sembolik bir anlayış sunar.
Pythagoras’ın Apollon’un oğlu olduğu söylendiğinde, bu, onun tanrısal olanla özel bir bağı olduğunu ifade eder. Onun altın uyluğa sahip olduğu söylendiğinde, bu, onun doğasının ilahi ışıkla aydınlanmış olduğunu ifade eder. Onun Mısır’a, Babil’e, Hindistan’a gittiği söylendiğinde, bu, onun bilgelik geleneğinin evrenselliğini, bütün kültürlerden beslenen bir köke sahip olduğunu ifade eder. Dolayısıyla bu efsaneler, aslında, Pythagoras’ın gerçek doğasını açığa çıkarır. Onlar, onun sıradan bir insan değil, tanrısal olanla temas hâlinde olan bir bilgelik taşıyıcısı olduğunu gösterir. Onlar, Pythagoras’ın kişiliğinin arketipsel boyutunu ifade eder. Böylece, eğer Pythagoras’ı anlamak istiyorsak, bu hikâyeleri tarihsel kanıt olarak değil, sembolik göstergeler olarak ele almalıyız. Onlar, mitin diliyle konuşur; ve bu dil, bize Pythagoras’ın hakikatini açığa vurur. Bu şekilde, Pythagoras, sınırda duran bir figür olarak görünür: insan ile tanrı, ölümlü ile ölümsüz, tarih ile mit, doğa ile ilahi olan arasında. O, bu karşıtlıkların eşiğinde duran ve onları birbirine bağlayan bir şahsiyettir. Onun kimliği, tam da bu arada, bu eşikte bulunur. Bir bakıma, Pythagoras iki dünyaya aittir: bir ayağı tarihsel dünyadadır —Croton’da yaşamış, bir okul kurmuş, öğrenciler yetiştirmiştir; diğer ayağı ise mitin ve tanrısallığın dünyasındadır —Apollon’un oğlu, mucizelerin sahibi, tanrısal bilgeliğin taşıyıcısıdır. İşte bu nedenle, o, hem insan hem tanrı, hem ölümlü hem ölümsüz, hem birey hem arketip olarak algılanır. Bu da bize, Pythagoras’ın niçin kültürümüzün köklerinde bu kadar merkezi bir yer tuttuğunu açıklar. O, insanın kendi doğasını aşma arzusunun, ilahi olanla birleşme özleminin, bilgeliğe ulaşma çabasının somutlaşmış hâlidir. Onun figürü, insanın yazgısını —ölümlülüğün ötesine geçerek ölümsüzlüğe ulaşma yazgısını— temsil eder.
Bütün bunlar, Pythagoras’ın yalnızca bir düşünür ya da bir matematikçi değil, bir “yaşam örneği” (paradeigma) olduğunu gösterir. O, insanın nasıl yaşaması gerektiğini, nasıl arınması gerektiğini, nasıl bilgelik peşinde koşması gerektiğini, nasıl kendini ilahi düzenle uyumlu hâle getirmesi gerektiğini gösteren bir modeldir. Onun için, Pythagoras’ı anlamak demek, yalnızca onun öğretilerini öğrenmek değil, onun yaşam tarzını kavramak demektir. Çünkü Pythagoras’ın özü, yalnızca söylediği sözlerde değil, yaşadığı hayatta, öğrencilerine aktardığı yaşam biçiminde bulunur. Pythagoras’ın hayatını anlatan metinler bu nedenle, onun yaşamını “bios” olarak, yani felsefi bir yaşam yolu olarak sunar. Onun öğretileri yalnızca teorik bilgiler değil, ruhu dönüştüren uygulamalardır. Sessizlik, müzik, matematik, dostluk, diyet, meditasyon, ritüel — bütün bunlar, ruhu uyandırmak ve insanı kozmik uyumla birleştirmek için kullanılan araçlardır.
Bu bakış açısından, Pythagoras’ın biyografileri bize, felsefenin kökensel anlamını da hatırlatır. Çünkü felsefe, başlangıçta, yalnızca düşünce değil, bir yaşam biçimiydi. “Philosophia”, bilgelik sevgisi, yalnızca soyut bir düşünce değil, bilgelikle yaşamak, bilgelikte yaşamak, bilgelik için yaşamak demekti. Pythagoras bu anlamda, felsefenin kurucusu olarak, felsefeyi bir yaşam yolu, bir arınma ve dönüşüm yolu olarak ortaya koydu. Böylece Pythagoras, hem mit içinde hem de tarih içinde, kültürümüzün başlangıcında duran kurucu bir figür olarak görünür. O, bir kök, bir tohum, bir başlangıçtır. Onun figüründe, kültürümüzün temel ilkeleri şekil almaya başlar: sayı, düzen, uyum, ruhun ölümsüzlüğü, evrenin bütünlüğü, bilgelik sevgisi.
Mit içinde Pythagoras, ilahi olanla bağlantılı bir kahramandır, tanrısal bilgeliğin bir aracısıdır. Tarih içinde ise, bir okulun kurucusu, bir cemaatin lideri, öğrencilerine bir yaşam yolu sunan bir öğretmendir. Bu ikisi birleştiğinde, onun figürü, hem insan hem tanrı, hem ölümlü hem ölümsüz, hem tarihsel hem mitsel olanın bir sentezi hâline gelir. Ve bu nedenle Pythagoras, kültürümüzün yazgısını belirleyen bir figürdür. Çünkü o, insanın evreni kavrayışının ve kendini evrene yerleştirişinin bir modeli hâline gelmiştir. Onun öğretileri, yalnızca teoriler değil, aynı zamanda bir dünya görüşü, bir kozmoloji, bir antropoloji, bir etik, bir yaşam tarzıdır. Pythagoras’ın etkisi, bu yüzden, yalnızca felsefede değil, aynı zamanda bilimde, sanatta, dinde, siyasette, hatta günlük yaşamda hissedilmiştir. Müzik teorisinden astronomiye, matematikten ahlaka, mimariden politikaya kadar pek çok alanda Pythagoras’ın damgası vardır. Onun adı, evreni anlama ve insanı dönüştürme çabamızın simgesi hâline gelmiştir.
Ama onun anlamı yalnızca geçmişte kalmaz. Pythagoras, bir arketip olarak, her çağda yeniden ortaya çıkar. O, kültürümüzün tarihindeki her kritik dönüm noktasında geri döner: İsa’nın zamanında, Ortaçağ’ın doruklarında, Rönesans’ta, Romantik dönemde ve bugün bizim zamanımızda. Onun figürü, insanlığın tekrar tekrar dönmek zorunda kaldığı bir kaynaktır. Dolayısıyla, Pythagoras’a saygı sunmak, aynı zamanda kendimize saygı sunmaktır. Çünkü Pythagoras, bizim kültürümüzün kökenlerinde yatan, bizim ruhumuzun derinliklerinde yaşayan bir hakikati temsil eder. Onu anlamak, kendimizi anlamaktır; onun yolunu izlemek, kendi yazgımızı gerçekleştirmektir. İşte bu anlamda, Pythagoras’a sunduğumuz saygı, yalnızca bir tarihsel şahsiyete ya da bir filozofa gösterilen saygı değildir; bu, aynı zamanda kendi kültürümüzün, kendi köklerimizin, kendi kimliğimizin özüne yöneltilmiş bir saygıdır. Onu onurlandırmak, aslında kendimizi onurlandırmaktır. Çünkü Pythagoras’ın figüründe, biz, kim olduğumuzun ve kim olmamız gerektiğinin bir aynasını buluruz. Onu anmak, aynı zamanda, bugün içinde bulunduğumuz durumla yüzleşmektir. Çünkü modern çağda, Pythagoras’ın temsil ettiği şeyleri unuttuk ya da ihmal ettik. Sayının kutsallığını, evrenin uyumunu, ruhun ölümsüzlüğünü, bilgelik sevgisini, yaşamın bütünlüğünü kaybettik. Bilgiyi güç ve kontrol aracına indirdik; bilimi kutsaldan kopardık; yaşamı anlamdan yoksunlaştırdık.
Bu yüzden, Pythagoras’a saygı sunmak, aynı zamanda bir hatırlamadır: unutulanı yeniden hatırlamak, kaybolanı yeniden bulmak, kırılmış olanı yeniden birleştirmektir. Bu, kültürümüzün kökenlerine, bilgelik sevgisinin kaynağına dönmek demektir. Ama bu dönüş, nostaljik bir geri çekilme değildir. Bu, geçmişte kalmış bir şeye sığınmak değildir. Tam tersine, bu dönüş, geleceğe doğru bir harekettir. Çünkü Pythagoras’ın figürü, yalnızca geçmişte değil, aynı zamanda gelecekte de vardır. O, her çağda yeniden ortaya çıkan, sürekli yeniden doğan bir hakikati temsil eder. Onun için, Pythagoras’a saygı sunmak, aslında geleceğimizi şekillendirmektir. Bu nedenle, onun öğretilerine, yaşam tarzına, mitine, arketipsel figürüne bakmak, bizim için bir yön tayin edici olabilir. Onun yolu, bizim kendi yolumuz için bir rehber olabilir. Çünkü Pythagoras, insanın evrenle, kendisiyle ve Tanrı’yla yeniden uyumlu hâle gelmesinin bir modelini sunar. Dolayısıyla, Pythagoras’a saygı, yalnızca akademik bir alıştırma değil, aynı zamanda bir varoluş sorunudur. Bu, bizim kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nereye gittiğimizi sorma meselesidir. Ve bu sorulara vereceğimiz cevaplar, kültürümüzün ve insanlığımızın geleceğini belirleyecektir. Ve öyleyse, Pythagoras’a bu saygı sunumuna başlamak için, onun etrafında oluşan hikâyelere ve söylencelere dönmeliyiz. Çünkü onlar, onun kimliğini ve anlamını açığa vururlar. Onlar, onun yaşamını tarihsel bir kayıt olarak değil, sembolik bir anlatı olarak tasvir ederler.
Bize söylenir ki, o, Apollon’un oğluydu; annesi Periktione idi ve tanrısal bir hamilelikle doğmuştu. Onun olağanüstü nitelikleri vardı: güzelliği, bilgeliği, ruhunun tanrısallığı. Onun bedeni gölge düşürmezdi; altın bir uyluğu vardı; mucizeler gerçekleştirirdi. Bize söylenir ki, o, geniş yolculuklara çıktı: Mısır’a, Babil’e, Hindistan’a gitti; orada rahiplerden, bilgelerden öğrendi; evrensel bilgelikleri topladı ve onları kendi öğretisinde birleştirdi. Bize söylenir ki, o, öğrencilerine bir yaşam yolu sundu: sessizlik, diyet, müzik, matematik, dostluk, ritüel. Onun okulu, yalnızca bir öğrenme yeri değil, bir arınma, bir dönüşüm, bir cemaatti. Ve bize söylenir ki, onun ruhu ilahi olanla bağlantılıydı; o, tanrısal olanın bir aracıydı; insan ile tanrı arasında bir köprüydü. Bütün bunlar bize, Pythagoras’ın sıradan bir insan değil, arketipsel bir figür olduğunu gösterir. Onun figüründe, insanın evrenle ve Tanrı’yla birleşme arzusu, bilgelik sevgisi, uyum özlemi somutlaşır. Dolayısıyla, Pythagoras’a saygı sunmak, bu hikâyeleri dinlemek, onların ardındaki anlamı kavramak, onların bize açtığı yolu izlemektir. Çünkü bu hikâyeler, yalnızca geçmişten gelen masallar değil, bugün için de bir yol gösterici, geleceğimiz için de bir işarettir.
O hâlde, bu hikâyeleri dinlerken, bizim ilgilendiğimiz şey tarihsel doğruluk değildir. Bizim için önemli olan, onların açığa vurduğu daha derin anlamdır. Onların bize söyledikleri, Pythagoras’ın tarihsel yaşamına dair ayrıntılar değil, onun arketipsel figür olarak neyi temsil ettiğidir. Bu hikâyeler aracılığıyla biz, Pythagoras’ı, tanrısal olanla bağlantılı bir bilgelik taşıyıcısı olarak görürüz. Onu, insan ile tanrı arasında bir aracı, ölümlü ile ölümsüz arasındaki sınırda duran bir şahsiyet olarak görürüz. Onu, bilgelik sevgisinin ve ruhun ölümsüzlüğünün bir modeli olarak görürüz.
Bu nedenle, bu hikâyeler, bizim için birer işarettir, birer semboldür. Onlar, Pythagoras’ın hakikatini doğrudan söylemezler; fakat onu ima ederler, ona işaret ederler, onu sembolik bir dille açığa çıkarırlar. Onları dinlemek, bu sembolik dili okumayı öğrenmektir.
Ve bu, aslında, bizim için bir uygulamadır. Çünkü bu hikâyeleri dinlemek, aynı zamanda kendi ruhumuzu da eğitmektir. Onlar aracılığıyla biz, mitin diliyle düşünmeyi öğreniriz; sembolik olarak görmeyi, sembolik olarak duymayı, sembolik olarak anlamayı öğreniriz. Bu, Pythagoras’ın temsil ettiği yaşam yolunun bir parçasıdır. Dolayısıyla, Pythagoras’ın hikâyelerini dinlemek, aslında onun okuluna katılmaktır. Onun öğrencileri gibi, biz de sessizce dinleriz, hikâyeleri tefekkür ederiz, onların ardındaki hakikati ararız. Bu şekilde, Pythagoras’a gerçekten saygı sunarız: onu yalnızca anlatmakla değil, onun yolunu yaşamakla.
O hâlde, bu hikâyeleri dinlerken, bizim ilgilendiğimiz şey tarihsel doğruluk değildir. Bizim için önemli olan, onların açığa vurduğu daha derin anlamdır. Onların bize söyledikleri, Pythagoras’ın tarihsel yaşamına dair ayrıntılar değil, onun arketipsel figür olarak neyi temsil ettiğidir.
Bu hikâyeler aracılığıyla biz, Pythagoras’ı, tanrısal olanla bağlantılı bir bilgelik taşıyıcısı olarak görürüz. Onu, insan ile tanrı arasında bir aracı, ölümlü ile ölümsüz arasındaki sınırda duran bir şahsiyet olarak görürüz. Onu, bilgelik sevgisinin ve ruhun ölümsüzlüğünün bir modeli olarak görürüz.
Bu nedenle, bu hikâyeler, bizim için birer işarettir, birer semboldür. Onlar, Pythagoras’ın hakikatini doğrudan söylemezler; fakat onu ima ederler, ona işaret ederler, onu sembolik bir dille açığa çıkarırlar. Onları dinlemek, bu sembolik dili okumayı öğrenmektir.
Ve bu, aslında, bizim için bir uygulamadır. Çünkü bu hikâyeleri dinlemek, aynı zamanda kendi ruhumuzu da eğitmektir. Onlar aracılığıyla biz, mitin diliyle düşünmeyi öğreniriz; sembolik olarak görmeyi, sembolik olarak duymayı, sembolik olarak anlamayı öğreniriz. Bu, Pythagoras’ın temsil ettiği yaşam yolunun bir parçasıdır. Dolayısıyla, Pythagoras’ın hikâyelerini dinlemek, aslında onun okuluna katılmaktır. Onun öğrencileri gibi, biz de sessizce dinleriz, hikâyeleri tefekkür ederiz, onların ardındaki hakikati ararız. Bu şekilde, Pythagoras’a gerçekten saygı sunarız: onu yalnızca anlatmakla değil, onun yolunu yaşamakla. Böylece Pythagoras’a sunduğumuz saygı, aynı zamanda kendimize sunduğumuz bir saygıdır. Çünkü onun figüründe, kendi ruhumuzun en derin arzularını ve özlemlerini görürüz. Onun hikâyeleri, aslında, bizim kendi hikâyelerimizdir. Onun yaşamı, bizim de yaşamamız gereken bir yaşamın modelidir.
Onu onurlandırmak, bizim için, kendi köklerimizi, kendi mirasımızı, kendi kimliğimizi yeniden hatırlamaktır. Bu, bizim için bir öz-bilgi uygulamasıdır: “Kendini bil.” Pythagoras’ın öğrettiği gibi, insan kendisini bildiğinde evreni bilir; evreni bildiğinde Tanrı’yı bilir. Dolayısıyla, Pythagoras’a saygı sunmak, hem kişisel hem kültürel düzeyde bir dönüşüm çağrısıdır. O, bize bilgelik sevgisinin yolunu hatırlatır; evrenin uyumunu yeniden duymayı, yaşamı kutsal olarak görmeyi öğretir. Onun yolunu izlemek, bizim için yalnızca geçmişe bakmak değil, geleceğimizi inşa etmektir.
Böylece, Pythagoras’a duyulan bu saygı, aslında bir görevdir: kendi çağımızda unutulmuş olan hakikatleri yeniden hatırlamak, kültürümüzün kaybettiği kutsal boyutu yeniden keşfetmek, yaşamı yeniden bir bütün hâlinde yaşamak. İşte bu nedenle Pythagoras’ın figürü, bugün bizim için bu kadar önemlidir. Çünkü o, yalnızca geçmişin bir parçası değildir; o, hâlâ yaşayan, hâlâ konuşan, hâlâ yol gösteren bir arketiptir. Onun figürü, bize kendi çağımızın en derin sorularını sormamız için ilham verir: Biz kimiz? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Yaşamın amacı nedir? Evrenin anlamı nedir?
Pythagoras, bu sorulara yalnızca teorik yanıtlar vermedi; o, bir yaşam biçimi sundu. O, felsefeyi yalnızca bir düşünce sistemi olarak değil, bir bios —yaşam tarzı— olarak kurdu. Onun için bilgelik sevgisi, yalnızca bir fikir değil, bir varoluş biçimiydi. Bu nedenle, onun yolunu hatırlamak, bizim için, felsefenin özünü yeniden hatırlamaktır. Felsefe, başlangıçta, bilgelik sevgisiydi; yaşamı kutsal görmekti; ruhu arındırmak ve evrenin uyumuyla birleşmekti. Bugün, felsefenin bu özünü yeniden keşfetmek, bizim için hayati bir gerekliliktir.
Pythagoras’ın figürü, işte bu yüzden, yalnızca akademik bir ilgi konusu değil, aynı zamanda ruhsal bir çağrıdır. O, bize yaşamın bir bütün olduğunu, insanın evrenle uyumlu yaşaması gerektiğini, bilgelik sevgisinin insanın en yüce amacı olduğunu hatırlatır.
Ve böylece, bugün Pythagoras’ı onurlandırırken, biz yalnızca geçmişi anmış olmuyoruz. Biz aynı zamanda bugünü ve geleceği de dikkate alıyoruz. Onu onurlandırmak, bizim için, kendi çağımızın ihtiyaçlarına yanıt vermektir. Çünkü biz, onun temsil ettiği şeyleri unutan, bilgelik sevgisini kaybeden, evrenin uyumunu görmeyen, yaşamı kutsaldan koparan bir çağda yaşıyoruz.
Pythagoras’ı anmak, bu nedenle, bir hatırlama eylemidir: kaybolmuş olanı yeniden hatırlamak, unutulmuş olanı yeniden canlandırmak. Bu, bizim için bir dönüşüm çağrısıdır. Onun yolunu izlemek, bilgelik sevgisini yeniden yaşamak, yaşamı yeniden kutsal görmek, evrenin uyumunu yeniden işitmek demektir.
Bu saygı, yalnızca onun adına değil, bizim kendi adımıza da sunulmaktadır. Çünkü onun figüründe, kendi yazgımızın bir aynasını buluruz. O, bizim kim olmamız gerektiğini, nasıl yaşamamız gerektiğini, hangi yolda yürümemiz gerektiğini bize hatırlatır.
Dolayısıyla, bugün Pythagoras’a sunduğumuz saygı, aslında kendi ruhumuza sunduğumuz saygıdır. Bu, bilgelik sevgisine, evrenin uyumuna, yaşamın kutsallığına yeniden evet demektir.
Öyleyse, Pythagoras’a saygı sunmak, yalnızca bir anma töreni değildir; bu, bir katılımdır. Onu onurlandırmak, onun yoluna katılmaktır; onun yaşadığı gibi yaşamaktır; onun gördüğü gibi görmektir; onun sevdiği gibi bilgelik sevgisini sevmektir.
Bu, yalnızca geçmişin bilgeliğini kabul etmek değil, onu kendi yaşamımızda yeniden canlandırmaktır. Bu, bilgelik sevgisini kendi kalplerimizde yeniden ateşlemektir. Bu, evrenin uyumunu kendi ruhumuzda yeniden duymaktır.
Pythagoras’a saygı sunmak, bu nedenle, bizim için bir ödevdir: bilgelik sevgisini yeniden yaşamak, yaşamı kutsal görmek, ruhumuzu arındırmak, evrenle uyumlu olmak. Onu onurlandırmak, kendi hakikatimizi onurlandırmaktır; onun yolunu izlemek, kendi yazgımızı gerçekleştirmektir.
Ve bu şekilde, Pythagoras’a sunduğumuz saygı, aynı zamanda kültürümüzün kökenlerine, bilgelik sevgisinin başlangıcına, felsefenin doğumuna sunduğumuz bir saygıdır. Onu onurlandırmak, felsefenin gerçek anlamını —bilgelik sevgisini bir yaşam yolu olarak— yeniden hatırlamaktır. Bu, felsefeyi yalnızca soyut bir disiplin ya da entelektüel bir uğraş olarak değil, bir bios, bir yaşam biçimi olarak yeniden kavramaktır. Bu, bilgelik sevgisini yaşamak, bilgelikle yaşamak, bilgelikte yaşamak demektir.
Pythagoras’ın figürü, bize bunun mümkün olduğunu hatırlatır. O, bilgelik sevgisini yalnızca düşünceyle değil, yaşamla gerçekleştiren bir örnektir. Onun için felsefe, ruhu dönüştüren bir uygulama, insanı evrenin uyumuyla bütünleştiren bir yoldu.
Dolayısıyla, Pythagoras’a saygı sunmak, aynı zamanda kendi felsefemize, kendi bilgelik sevgimize sadık kalmaktır. Bu, felsefenin özünü yeniden canlandırmak, onu tekrar bir yaşam yolu hâline getirmektir. Çünkü nihayetinde, Pythagoras’ı onurlandırmak, yalnızca onu değil, aynı zamanda hakikatin kendisini onurlandırmaktır. Onu onurlandırmak, bilgelik sevgisini, evrenin uyumunu, yaşamın kutsallığını onurlandırmaktır. Bu, kendi ruhumuzun en derin özlemlerine evet demektir. Bu, insanın kendisini aşabileceğine, ilahi olanla birleşebileceğine, bilgelikte yaşayabileceğine evet demektir. Pythagoras’ın figürü, bizim için bu hakikatin bir işaretidir. O, kendi varoluşuyla, bu yolun mümkün olduğunu göstermiştir. Onun için, onu onurlandırmak, kendi yolumuzu da onurlandırmaktır. Ve bu nedenle, Pythagoras’a saygı, yalnızca geçmişin bir hatırlanışı değil, bugünün bir çağrısı ve geleceğin bir vaadidir. O, bizim kim olduğumuzu ve kim olmamız gerektiğini hatırlatır.
Ve öylece, Pythagoras’a bu saygı sunumuna başlarken, onun hikâyesini, onun mitini, onun yaşamını dinlemeliyiz. Onunla ilgili anlatılanları, tarihsel belgeler olarak değil, sembolik göstergeler olarak görmeliyiz. Onların bize söyledikleri, onun gerçek doğasını, onun arketipsel anlamını açığa çıkarır.
Bu hikâyeler aracılığıyla, Pythagoras’ın yalnızca bir insan değil, aynı zamanda ilahi olanla temas hâlinde bir figür olduğunu görürüz. Onun yaşamı, bilgelik sevgisinin ve ruhun ölümsüzlüğünün bir modelidir.
Onu onurlandırmak, bu nedenle, bu hikâyeleri ciddiyetle dinlemek, onların ardındaki anlamı kavramak, onların bize açtığı yolu izlemektir. Bu, yalnızca akademik bir uğraş değil, ruhsal bir uygulamadır. Bu, bizim kendi yolumuzu da dönüştürür.
Ve böylece, Pythagoras’a saygı, yalnızca geçmişin bir hatırlanışı değil, bugün için bir görev ve gelecek için bir yön tayinidir.
Öyleyse, bundan sonra gelecek olanlarda, Pythagoras’ın etrafında oluşmuş olan çeşitli geleneklere, mitlere ve hikâyelere daha yakından bakalım. Onların bize ne söylediğini, hangi hakikatleri açığa vurduğunu dinleyelim. Çünkü bu hikâyeler, yalnızca geçmişin masalları değildir; onlar, bugün için de bir anlam taşır, geleceğimiz için de bir yön gösterir.
Bu nedenle, onları tarihsel bir merakla değil, ruhsal bir ciddiyetle okumalıyız. Onların dili, sembolün ve mitin dilidir. Onları anlamak, sembolik olarak görmeyi, sembolik olarak duymayı, sembolik olarak düşünmeyi öğrenmektir.
Ve eğer biz bunu yaparsak, bu hikâyeler aracılığıyla Pythagoras’ın kim olduğunu, onun neyi temsil ettiğini, onun bize neyi hatırlattığını kavrayabiliriz. Onlar bize, insanın evrenle ve Tanrı’yla uyumlu olma yolunu gösterirler. Onlar, bizim için birer işaret, birer yol, birer rehberdir.
Öyleyse, antik tanıklıklarla, yani Pythagoras’ın en eski yaşam anlatılarıyla başlayalım. Bunlar, bize yalnızca Pythagoras hakkında değil, aynı zamanda onun temsil ettiği şey hakkında da bilgi verir. Iamblichus’un Pythagoras’ın Hayatı’nda söylediği gibi: “Tüm bu disiplinler, teoriler ve bilimsel araştırmalar —ruhun gözünü gerçekten canlandıran ve aklı, başka türden çalışmaların getirdiği körlükten arındırarak evrenin gerçek ilkelerini ve nedenlerini kavramasına imkân veren— Pythagoras tarafından Yunanlılara açığa çıkarılmıştır.” Bu, Pythagoras’ın rolünün özünü özetler: o, evrenin düzenini, ilkelerini, nedenlerini insan ruhuna açan kişidir.
Porphyrios’un Pythagoras’ın Hayatı’nda bize söylendiği gibi, “Öğrencilerine ne söylediğini kesin olarak kimse bilemez, çünkü olağanüstü bir sessizliği korudular. Bununla birlikte, özellikle şu hususlar yaygın olarak bilinir hâle geldi: İlk olarak, ruhun ölümsüz olduğunu savundu; sonra onun başka türden hayvanlara göç ettiğini; ayrıca olayların döngüsel bir süreç içinde tekrarlandığını ve mutlak anlamda hiçbir şeyin yeni olmadığını; ve nihayetinde, tüm canlıların akraba olarak görülmesi gerektiğini. Bunlar, Pythagoras’ın Yunanistan’a ilk kez getirdiği söylenen inançlardır.” Böylece, onun öğretisinin temelleri açıkça ortaya konur: ruhun ölümsüzlüğü, metempsikoz, kozmik döngüsellik ve bütün varlıkların kardeşliği.
Aristoteles, Protreptikos’unda Pythagoras’a şu sorunun sorulduğunu aktarır: “Biz, bütün diğer var olan şeylerden farklı kılındığımıza göre, doğa ve Tanrı bizi hangi özel amaç için varlığa getirdi?” Pythagoras’ın cevabı kısa ve özdür: “Gökyüzünü seyretmek (ya da orada tefekkür etmek) için.” Ve ekler: “Ben, doğanın bir seyircisiyim ve bu amaç için hayata geldim.” Burada, Pythagoras’ın kendi kimliğini nasıl gördüğünü öğreniriz: o, bir bilge değil, bir philosophos, yani bilgelik sevgilisi, evrenin seyircisi, gökyüzünün contemplator’udur.
Aristoteles, Metafizik’inde Pythagorasçıların öğretilerini özetlerken şöyle sorar: “Sonra, tüm soruların en zoru gelir: Pythagorasçılar ve Platon’un söylediği gibi, birlik ya da varlık, belirli bir şey değil midir, fakat herhangi bir varlığın tam da varlığı mıdır?” Burada Pythagorasçıların metafiziğinin merkezinde yer alan derin soruyu görürüz: varlığın özü, birliktir; ve birlik, her şeyin varlığında mevcut olan ilkedir.
Ve son olarak, yine Iamblichus’un anlattığı gibi: “Gerçekten de hiç kimse, Pythagoras’ın ruhunun, ya Tanrı’nın bir hizmetkârı olarak ya da onunla daha aşina bir biçimde birlikte düzenlenmiş olarak, Apollon’un imparatorluğundan insanlığa gönderildiğinden şüphe edemez; çünkü bu, hem onun doğumundan hem de ruhunun çeşitli bilgeliğinden çıkarılabilir. Ve Pythagoras’ın doğumu hakkında söylenebilecekler bu kadar.” Böylece, Pythagoras’ın kökeni tanrısal olarak sunulur ve onun bilgeliğinin kaynağı, Apollon’la ilişkisi aracılığıyla açıklanır.
Birlikte ele alındığında, bu tanıklıklar Pythagoras’ın figürünün temel çizgilerini verir. O, her şeyden önce, ruhun ölümsüzlüğünün ve evrensel akrabalığın bir öğretmenidir. O, yaşamı bir okul, bir bios, bir yaşam yolu hâline getiren kişidir. O, bilgelik sevgisinin kurucusudur — bilgelik sevgisini, yalnızca düşünceye değil, tüm varoluşa dayanan bir yaşam tarzı olarak anlayan kişidir. Onun öğretileri, metempsikozun yani ruh göçünün gizemini, evrenin döngüsel düzenini, hiçbir şeyin mutlak olarak yeni olmadığı gerçeğini ve bütün varlıkların kardeşliğini kapsar.
Aynı zamanda, o, kendisini bir bilge olarak değil, bir philosophos olarak tanımlar; bir bilgelik sevgilisi, bir seyirci, gökyüzünü ve doğayı seyreden biri. Bu onun tevazusunun işaretidir, fakat aynı zamanda felsefenin özünü de ortaya koyar: felsefe, bilgelik iddiası değil, bilgelik sevgisidir; hakikate sahip olduğunu iddia etmek değil, hakikatin peşinden gitmektir.
Ve daha da derin olarak, o, varlığın özünün birlik olduğu öğretisini temsil eder. Pythagorasçı metafiziğin merkezinde, her şeyin birliğe dayandığı ve birliğin her şeyde mevcut olduğu düşüncesi vardır. Bu, yalnızca bir metafizik teori değil, aynı zamanda bir kozmolojik ve etik ilkedir: çünkü eğer her şey birlikten gelmişse ve birlikle besleniyorsa, o hâlde her şey birbirine akrabadır, her şey uyum içindedir, her şey kutsal bir bütünün parçasıdır.
Son olarak, o, tanrısal olanla ilişkilidir. Apollon’un oğlu olarak anılması, onun kökeninin ilahi olduğunu, bilgeliğinin kaynağının tanrısal olduğunu gösterir. Onun mucizeleri, altın uyluğu, gölge düşürmeyen bedeni, bütün bunlar onun tanrısal ışıkla dolu olduğunun sembolleridir. Onun geniş yolculukları —Mısır’a, Babil’e, Hindistan’a— onun bilgelik geleneğinin evrenselliğini ifade eder. O, bütün geleneklerden beslenen, evrensel bir bilgeliği temsil eder.
Dolayısıyla, bu tanıklıklar bir araya geldiğinde, Pythagoras’ın sıradan bir tarihsel şahsiyet değil, aynı zamanda bir arketip olduğunu görürüz: insan ile tanrı arasında duran, ölümlü ile ölümsüz arasında aracılık eden, felsefeyi bir yaşam yolu olarak kuran, evrenin uyumunu öğreten, ruhun ölümsüzlüğünü savunan, bütün varlıkların kardeşliğini ilan eden bir figür.
Bu en eski anlatılardan, o hâlde, Pythagoras’ın yalnızca bir öğretmen ya da düşünür değil, aynı zamanda bir bios’un, bir yaşam biçiminin kurucusu olduğunu görebiliriz. Onun yaşamı, bilgeliğe yönelik bir yol olarak düzenlenmişti; onun öğretileri, ruhu dönüştürmek için birer araçtı; onun okulu, yalnızca öğrenmenin değil, aynı zamanda varoluşun kendisinin dönüşümünün bir yeri idi. Pythagorasçı olmak, bir doktrini kabul etmekten çok, bir yaşam yoluna katılmak demekti.
Bu nedenle, Pythagoras’ın figürü felsefenin en derin anlamını açığa çıkarır. Felsefe, başlangıçta, yalnızca bir düşünce ya da kuram değil, bir yaşam yoluydu: bilgelik sevgisinin yaşandığı, evrenin uyumunun deneyimlendiği, ruhun arındırıldığı bir yaşam tarzı. Pythagoras, felsefeyi bir bios olarak kurmuş, yani bilgelik sevgisini bir yaşam biçimine dönüştürmüştür.
Bu erken tanıklıklardan şunu da anlarız ki, Pythagoras’ın öğretisinin merkezinde hem kozmolojik hem etik bir ilke vardır: evrenin birliği ve bütünlüğü. Kozmos bir bütündür, bir uyumdur; her şey sayıların, oranların ve ilişkilerin düzenine göre şekillenmiştir. İnsan bu bütünün bir parçasıdır; ruhu ölümsüzdür, diğer varlıklarla akrabadır. Dolayısıyla insanın görevi, bu evrensel uyumla yeniden bir olmak, kendisini arındırmak ve kozmik düzene uyum sağlamaktır.
Bu şekilde, Pythagoras’ın öğretileri yalnızca teorik fikirler değil, yaşamı dönüştüren pratikler hâline gelir: sessizlik, diyet, müzik, matematik, dostluk, meditasyon. Bunların hepsi, ruhu uyandırmak, bilinci açmak, insanı evrenin uyumuyla yeniden birleştirmek için tasarlanmıştır.
Dolayısıyla, bu en eski anlatılardan itibaren, Pythagoras’ın bir arketip, bir model, bir örnek olduğu ortaya çıkar. O, insanın hakiki yolunun, bilgelik sevgisinin ve kozmik uyumun bir sembolüdür.
Bu nedenle, daha sonraki geleneklerin Pythagoras’ı bir “ilahi adam” (theios aner), yani tanrısal bir figür, bir kutsal bilgelik taşıyıcısı olarak görmesi şaşırtıcı değildir. Onun yaşamı ve öğretileri, sıradan bir insanınkinden öte bir şeyi temsil ediyordu. O, insan ile tanrı, ölümlü ile ölümsüz, yeryüzü ile gökyüzü arasında bir aracıydı. Onun figürü, tanrısal olanla insan arasındaki bağı sembolize ediyordu.
Nitekim, Iamblichus gibi Yeni-Platoncular, onu yalnızca bir filozof değil, bir kutsal adam olarak sundular. Onlar için Pythagoras, bir hierophant, bir inisiyasyon ustası, ruhu ilahi olana yönlendiren bir rehberdi. Onun öğretileri, yalnızca aklın kavrayacağı teoriler değil, ruhun dönüştüğü pratiklerdi. Onun yaşamı, bir inisiyasyon yolunun örneği olarak sunuldu.
Bu nedenle, Pythagoras’ın etrafında sayısız efsane gelişti: onun mucizeleri, kehanetleri, tanrılarla iletişimleri, olağanüstü nitelikleri. Bunlar, tarihsel olaylar olarak değil, onun arketipsel doğasının ifadeleri olarak anlaşılmalıdır. Onlar, onun tanrısal ışıkla dolu olduğunun, ilahi olanla uyum içinde yaşadığının sembolik göstergeleridir.
Bütün bu geleneklerde Pythagoras, yalnızca bir insan değil, bir örnek, bir paradeigma olarak görünür. O, felsefenin kurucusu, bilgelik sevgisinin temsilcisi, ruhun arınmasının ve evrenin uyumuyla birleşmesinin modeli olarak görülür. Bu yüzden onun figürü, Yunanistan’dan Ortaçağ’a, Rönesans’tan modern çağın başlangıcına kadar sürekli olarak yeniden ortaya çıkar.
Örneğin, Rönesans’ta Pythagoras’ın figürü yeniden ortaya çıktı. O dönemin düşünürleri ve sanatçıları, onu yalnızca bir matematikçi ya da bir müzik kuramcısı olarak değil, aynı zamanda bir bilgelik ustası, evrenin gizemlerini açığa çıkaran bir bilge olarak gördüler. Pythagoras’ın adı, sayıların ve oranların kutsallığını, kozmosun uyumunu, insanın evrenle birliğini hatırlatan bir işaret olarak yeniden canlandı. Marsilio Ficino gibi Platoncular, Pythagoras’ı felsefenin kurucu figürlerinden biri olarak kabul ettiler. Onun öğretisinin, Platon’un ve daha sonra da bütün Batı düşüncesinin temelinde bulunduğunu vurguladılar. Onlar için Pythagoras, felsefenin yalnızca entelektüel bir etkinlik değil, ruhu dönüştüren bir yaşam yolu olduğunu gösteriyordu.
Sanatta da onun etkisi hissedildi. Mimaride oran ve simetriye verilen önem, müzikte armoninin araştırılması, resimde ilahi düzeni yansıtan biçimlerin aranışı, hep Pythagorasçı mirasın izlerini taşır. Pythagoras, Rönesans için, evrenin güzelliğini, uyumunu ve bütünlüğünü ifade eden bir figürdü. Aynı şekilde, bilimin yükselişinde de onun etkisi görüldü. Kepler, evrenin yapısını açıklarken Pythagoras’ın kürelerin uyumu öğretisine başvurdu. Galileo, doğanın kitabının matematik diliyle yazıldığını söylerken, aslında Pythagorasçı bir anlayışı yeniden dile getiriyordu. Bu anlamda, modern bilimin köklerinde bile Pythagorasçı düşüncenin izleri vardır.
Böylece Pythagoras, Rönesans’ta yeniden keşfedildi; onun figürü, hem sanatın hem bilimin hem de felsefenin ilham kaynağı oldu. Onun adı, yeniden, insanın evrenle uyumlu yaşama arzusunun sembolü hâline geldi.
Ve daha sonra, Romantik dönemde, Pythagoras’ın figürü yeniden ortaya çıktı. Bu kez, aklın ve mekanik bilimin hâkimiyetine bir tepki olarak, doğanın içsel ruhunu, evrenin canlılığını, insanın kozmik uyum içindeki yerini yeniden hatırlatmak için çağrıldı. Romantik şairler ve düşünürler, Pythagoras’ı, doğayı bir bütün olarak gören, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu öğreten, evrenin bir ruhu olduğunu ilan eden bir bilge olarak benimsediler.
“Felsefe aslında özlemden başka bir şey değildir,
evde olma özleminden.
her yerde evde olma arzusudur.”(Novalis)
Novalis için, Pythagoras’ın öğretisi, doğanın ilahi bir kitap olduğu fikrinin bir teyidiydi; insan, bu kitabı sevgiyle ve hayranlıkla okumalıydı.
“Her biçim, ebediyen oluş içindedir,
Hiçbir şey sabit kalmaz,
Her şey akışta,
Sonsuz bir denemede,
Sonsuz bir varoluş arayışında.”(Goethe)
Goethe için, Pythagoras, doğanın biçimlerinde, renklerinde, ritimlerinde gizli olan evrensel yasaları açığa çıkaran bir öncüydü. Schelling için, Pythagorasçı düşünce, doğa felsefesinin, yani doğayı bir bütün olarak, ilahi olanın tezahürü olarak anlama çabasının bir temeliydi. Hölderlin içinse, Pythagoras, insanın evrenle birleşme arzusunun, insanın kendini aşarak tanrısal olanla uyumlu hâle gelme özleminin bir sembolüydü.
“İnsan, tanrıların işaretlerini okumak için vardır,
Ve onların sessiz dilini
Yeryüzünde yeniden söylemek için.” (Hölderln)
Müzikte de onun etkisi yeniden duyuldu. Beethoven gibi besteciler, evrenin uyumunu sesle ifade etmeye çalıştılar; müzik, Pythagorasçı bir şekilde, kozmik düzenin yankısı olarak anlaşıldı. Romantikler için sanat, bilimin ve felsefenin ötesinde, evrenin uyumunu ve insan ruhunun derinliklerini ifade eden bir yol hâline geldi.
Dolayısıyla, Romantik dönemde Pythagoras, yeniden bir esin kaynağı oldu. Onun figürü, modern çağın ortasında, kaybolmuş olan kutsal boyutu yeniden hatırlatan, evrenin bütünlüğünü ve insanın bu bütünlükteki yerini hatırlatan bir ışık gibi parladı.
Ve bugün, kendi zamanımızda da, Pythagoras’ın figürü yeniden ortaya çıkıyor. Çünkü biz, bilimin ve teknolojinin dünyayı neredeyse bütünüyle mekanik ve nicel bir şeye indirdiği bir çağda yaşıyoruz; fakat aynı zamanda, evrenin bütünlüğünü, canlılığını ve kutsallığını yeniden keşfetme özlemini taşıyan bir çağdayız. Çağdaş bilimde, özellikle de fizikte ve biyolojide, Pythagorasçı düşüncenin yankıları açıkça duyuluyor. Kuantum fiziği, evreni bir ilişkiler ağı, bir örüntüler sistemi olarak görmeye başlamıştır; modern kozmoloji, evrenin bir bütün olarak düzenini ve uyumunu araştırmaktadır; biyoloji, yaşamın kendi kendini örgütleyen yapısını, evrimsel süreçlerin döngüselliğini keşfetmektedir. Aynı şekilde, çağdaş sanat ve felsefede de Pythagorasçı miras yeniden canlanmaktadır. Sanatçılar, evrenin uyumunu biçim ve renk yoluyla ifade etmeye çalışmakta; filozoflar, bilginin yalnızca nicel değil, aynı zamanda nitel ve sembolik boyutlarını yeniden düşünmektedir. Pythagoras’ın mirası, modern düşüncede bir boşluğu doldurmakta, bilginin yeniden kutsal bir bağlama yerleştirilmesi çağrısında bulunmaktadır.
Bugünün insanı için, Pythagoras’ın figürü bir hatırlatmadır: evren bir bütündür; yaşam kutsaldır; insan, bu bütünün bir parçasıdır; bilgelik sevgisi, insanın gerçek yoludur. Onun figürü, bize yalnızca geçmişteki bir bilgeyi değil, aynı zamanda kendi geleceğimizin bir yönünü de gösterir. Bu nedenle, bugün Pythagoras’a saygı sunmak, yalnızca akademik bir egzersiz değil, aynı zamanda bir ruhsal zorunluluktur. O, bize kendi yolumuzu hatırlatır; evrenle uyumlu yaşamayı, yaşamı kutsal görmeyi, bilgelik sevgisini yeniden yaşamayı öğretir. Böylece, tarih boyunca Pythagoras’ın figürü, her seferinde kültürün en kritik anlarında yeniden ortaya çıktı. Onun adı, bir tür işaret oldu; bir çağın özlemlerini, ihtiyaçlarını, umutlarını dile getiren bir sembol hâline geldi. Onu Rönesans’ta yeniden bulduk, Romantik dönemde yeniden bulduk ve bugün kendi zamanımızda yeniden buluyoruz. Bu tekrarlar, onun figürünün sıradan bir tarihsel şahsiyet değil, sürekli olarak geri dönen bir arketip, insanlığın ortak bilincinde yaşayan bir hakikat taşıyıcısı olduğunu gösterir. Çünkü Pythagoras, insanın evrenle uyumlu yaşama arzusunun, bilgelik sevgisinin, ruhun ölümsüzlüğüne dair inancın, yaşamın kutsallığına duyulan özlemin bir sembolüdür. Bu arzular, bu özlemler, zamanın her döneminde yeniden ortaya çıkar. İnsanlık, unutsa bile, onları yeniden hatırlamak zorunda kalır. Ve işte bu anlarda Pythagoras’ın adı, onun figürü, onun öğretisi yeniden doğar.
Bu nedenle, Pythagoras’a duyulan saygı, yalnızca geçmişin bir anısını değil, aynı zamanda geleceğin bir vaadini taşır. O, bize kültürümüzün kökenlerini hatırlatırken, aynı zamanda kültürümüzün yazgısını da işaret eder. Onun figürü, kim olduğumuzu ve kim olmamız gerektiğini bize hatırlatır. O, bir başlangıçtır; ama aynı zamanda sürekli bir başlangıçtır, her çağda yeniden başlayan bir kaynaktır. Dolayısıyla, Pythagoras’ın figürüne bakmak, bizim için yalnızca tarihsel bir ilgi değil, varoluşsal bir görevdir. O, bize kendi yolumuzu gösterir; o, bilgelik sevgisinin, evrenin uyumunun, yaşamın kutsallığının bir modeli olarak durur. Onu onurlandırmak, aslında kendimizi onurlandırmaktır; onun yolunu izlemek, kendi yazgımızı gerçekleştirmektir.
“Her melek korkutucudur.
Ve biz yine de, güzelliğin olgun meyvesi olan
bu korkuyu severiz.
Çünkü ayakta durmak,
görünür ile görünmez arasındaki eşikte —
işte budur insanın görevi.”(Rilke)
İşte bu bakış açısından, şimdi antik kaynaklara ve Pythagoras’ın hayatına dair anlatılara dönmeliyiz. Çünkü onun kim olduğunu ve neyi temsil ettiğini anlamak için elimizdeki en önemli ipuçları oradadır. Onlar bize, onun yalnızca bir tarihsel şahsiyet olmadığını, fakat aynı zamanda bir arketip olduğunu gösterirler. Onlar, onun yaşamını tarihsel ayrıntılar olarak değil, sembolik göstergeler olarak anlatırlar.
Iamblichus, Porphyrios ve Diogenes Laertius gibi yazarların eserleri, bize Pythagoras’ın hem bir öğretmen hem de kutsal bir figür olduğunu aktarır. Onlar, onun ruhun ölümsüzlüğünü öğrettiğini, metempsikozu savunduğunu, evrenin döngüsel yapısını açıkladığını, bütün canlıların kardeşliğini ilan ettiğini söylerler. Onlar ayrıca, onun tanrısal bir kökenden geldiğini, Apollon’un oğlu olduğunu, mucizeler gerçekleştirdiğini, gölge düşürmeyen bir bedene ve altın bir uyluğa sahip olduğunu anlatırlar. Bütün bunlar, onun figürünü sıradan bir insanın ötesine taşır ve onu ilahi olanla temas hâlinde bir arketip hâline getirir. Bu metinler, tarihsel bir doğrulama aracı olarak değil, mitin diliyle konuşan tanıklıklar olarak anlaşılmalıdır. Onlar bize, Pythagoras’ın arketipsel doğasını gösterir. Onların sembolik dilini çözersek, Pythagoras’ın hakikatine yaklaşabiliriz. Bu nedenle, şimdi bu yaşam öykülerine daha yakından bakmalı, onların bize Pythagoras hakkında ne söylediğini dinlemeliyiz.
Bir anlatıya göre, Pythagoras Samos’ta doğdu, annesi Parthenis idi ve Apollon’un ona görünmesiyle hamile kaldı. Daha sonra annesi, Apollon’un buyruğu üzerine, onun doğacağı yere —bugünkü Kroton yakınlarındaki bir yere— gitti. Bu nedenle Pythagoras, doğumundan itibaren tanrısal bir kökenle ilişkilendirildi. Bu hikâye, onun yalnızca sıradan bir insan olmadığını, Apollon’la, yani ışığın ve uyumun tanrısıyla özel bir bağı olduğunu sembolize eder. Başka hikâyelerde, onun doğumundan itibaren olağanüstü işaretler görüldüğü söylenir: daha bebekken olağanüstü bir güzelliğe ve sakinliğe sahipti; gençliğinde bilgelik sevgisi ve dindarlığıyla dikkat çekti; yetişkin olduğunda ise hem görünüşünde hem davranışlarında adeta tanrısal bir ışık parlıyordu. Onun bedeninin gölge düşürmediği, altın bir uyluğa sahip olduğu, konuştuğunda bir ışık saçtığı rivayet edildi. Bütün bunlar, onun tanrısal ışıkla dolu bir ruh olduğunu sembolik biçimde ifade eder. Ayrıca, onun geniş seyahatlere çıktığı da anlatılır. Mısır’a gittiği, orada rahiplerden inisiyasyon aldığı, tapınaklarda uzun yıllar eğitim gördüğü söylenir. Babil’e gittiği, orada bilgelik öğrendiği aktarılır. Bazı kaynaklar onun Hindistan’a kadar gittiğini, orada Brahmanlardan ders aldığını bile ima eder. Bütün bu yolculuklar, Pythagoras’ın bilgelik geleneğinin evrenselliğini, bütün kültürlerden beslenen bir figür olduğunu göstermektedir. O, yalnızca Yunanistan’ın değil, bütün dünyanın bilgeliklerini bir araya getiren, evrensel bir bilgelik taşıyıcısı olarak sunulur.
Bu anlatılara göre, Kroton’a döndüğünde bir okul kurdu. Bu okul, yalnızca bir öğrenme kurumu değil, aynı zamanda bir cemaat, bir kardeşlik, bir yaşam tarzıydı. Öğrencilerine sessizlik uygulamalarını, belirli bir diyeti, müziği, matematiği, dostluğu ve ritüelleri öğretti. Onun amacı, öğrencilerinin ruhunu arındırmak, onları evrenin uyumuyla birleştirmek, onları ilahi olana yönlendirmekti. Onun okulunda öğrenim görmek, yalnızca bilgi edinmek değil, ruhsal bir dönüşüm geçirmekti.
Bu anlatılarda, o hâlde, Pythagoras yalnızca bir öğretmen olarak değil, aynı zamanda bir kutsal figür, bir peygamber, bir inisiyasyon ustası olarak görünür. O, tanrısal bilgeliğin bir aracı, insan ile tanrı arasındaki bir köprü olarak tasvir edilir. Onun öğretileri yalnızca teoriler değil, ruhun dönüşümünü sağlayan uygulamalardır; onun okulu yalnızca bir eğitim kurumu değil, bir cemaat, bir kardeşlik, bir yaşam yoludur. Öğrencilerine uygulattığı sessizlik, yalnızca bir disiplin değil, aynı zamanda ruhu arındırmanın, içsel gözü açmanın bir yoludur. Diyet, yalnızca bedeni sağlıklı tutmak için değil, ruhu saflaştırmak için vardır. Müzik, yalnızca bir sanat değil, evrenin uyumunu deneyimlemenin bir aracıdır. Matematik, yalnızca hesaplama değil, sayıların ve oranların kutsallığı aracılığıyla kozmik düzenin kavranmasıdır. Dostluk, yalnızca sosyal bir ilişki değil, ruhların birliğinin bir sembolüdür. Bütün bunlar, Pythagoras’ın okulunu bir bios, bir yaşam yolu, ruhu ilahi olana yönlendiren bir inisiyasyon yolu hâline getirir.
Dolayısıyla, bu anlatılar bize, Pythagoras’ın hem bir insan hem bir arketip olduğunu gösterir. O, tarihsel bir şahsiyet olarak Croton’da yaşamış olabilir; fakat mitin diliyle konuşursak, o, insanlığın bilgelik sevgisini, evrenin uyumunu, ruhun ölümsüzlüğünü arayan yönünü temsil eder. Onun figürü, yalnızca bir birey değil, insanlığın kendi ruhunun bir aynasıdır.
İşte bu yüzden, Pythagoras’ın biyografilerinde, onun hayatı sıradan olayların bir dizisi olarak değil, daha ziyade bir dizi sembolik eylem ve işaret olarak anlatılır. Onun her hareketi, her söz konusu edilen niteliği, daha derin bir hakikati açığa vurur. Onun Apollon’un oğlu olarak doğması, onun tanrısal ışıkla dolu olduğunun bir işaretidir. Onun altın uyluğu, onun doğasının ilahi bir özle aydınlanmış olduğunu sembolize eder. Onun gölge düşürmeyen bedeni, onun maddi dünyanın sıradan sınırlılıklarının ötesinde olduğunu gösterir. Onun uzak ülkelere yaptığı yolculuklar, bilgelik geleneğinin evrenselliğini, bütün kültürlerden beslenen bir köke sahip olduğunu ifade eder.
Onun mucizeleri de aynı şekilde, tarihsel olaylar olarak değil, sembolik işaretler olarak anlaşılmalıdır. Onun olağanüstü şeyler yapması, onun tanrısal düzenle uyum içinde yaşadığının bir göstergesidir. Onun öğrencilerine öğrettikleri, yalnızca davranış kuralları değil, ruhun dönüşümünü sağlayan pratiklerdir. Onun okulundaki disiplin, sessizlik, müzik, matematik, dostluk ve ritüel, hepsi insanın evrenle ve tanrısal olanla yeniden birleşmesini sağlamak için vardır. Bu nedenle, Pythagoras’ın biyografileri, aslında onun mitinin bir uzantısıdır. Onlar bize onun tarihsel yaşamı hakkında kesin bilgi vermezler, fakat onun arketipsel kimliğini açığa çıkarırlar. Onlar, onun insanlığın hakiki yolunun bir modeli olduğunu gösterirler. Onları okuduğumuzda, tarihsel bir belge değil, bir semboller kitabı okuyoruz.
Ve bu anlamda, Pythagoras geçmişin bir adamı olmaktan çok, her çağda yeniden ortaya çıkan bir hakikatin taşıyıcısıdır. O, insanın yazgısına dair temel bir modeli temsil eder. Onun figürü, yalnızca tarihsel bir bağlamda anlaşılmaz; o, her zaman ve her yerde geçerli olan bir hakikatin sembolüdür. O, insanın ruhunun ölümsüzlüğünü, evrenin birliğini, bilgelik sevgisini ve yaşamın kutsallığını temsil eder.
Bu nedenle, Pythagoras’ı onurlandırmak, yalnızca bir tarihsel şahsiyetin anısını yaşatmak değil, aynı zamanda kendi çağımızın ihtiyaçlarına yanıt vermektir. Çünkü bugün biz, onun temsil ettiği şeyleri yeniden hatırlamaya muhtaçız: evrenin uyumunu, ruhun ölümsüzlüğünü, bilgelik sevgisini, yaşamın kutsallığını. Onun figürü, bizim için bir işarettir; bizi kendimizi aşmaya, ruhumuzu arındırmaya, evrenle uyumlu yaşamaya çağırır. Dolayısıyla, Pythagoras’ı geçmişin bir filozofu olarak değil, yaşayan bir arketip olarak anlamalıyız. O, kültürümüzün kökeninde olduğu kadar, geleceğimizin de merkezindedir. Onun öğretileri, yalnızca eski Yunan için değil, bizim için de geçerlidir. Onun yolu, bizim yolumuzdur.
Çünkü Pythagorasçı geleneğe daha yakından baktığımızda, onun yalnızca bir öğretiler toplamı ya da bir tarihsel okul olmadığını görürüz; o, daha çok, bütün bir kültürü besleyen, sürekli olarak yeniden doğan, farklı çağlarda farklı biçimler alan bir yaşam kaynağıdır. Pythagorasçılık, aslında, Batı kültürünün en derin damarlarından biridir. Onun etkisi Platon’da, Aristoteles’te, Plotinos’ta, Ortaçağ düşünürlerinde, Rönesans Platoncularında, Romantik filozoflarda ve çağdaş düşünürlerde görülür. Her defasında, farklı bir kılık altında, farklı bir vurgu ile yeniden ortaya çıkar; fakat özünde her zaman aynı hakikati taşır: evrenin birliğini, ruhun ölümsüzlüğünü, sayının ve uyumun kutsallığını, bilgelik sevgisini.Pythagorasçı gelenek, bu nedenle, yalnızca felsefenin değil, aynı zamanda bilimin, sanatın ve dinin de kaynağında bulunur. Matematiğin doğuşunda, müzik teorisinin gelişiminde, astronominin temelinde, ahlak öğretisinde, mistik deneyimde Pythagorasçı izler buluruz. Bu, onun öğretilerinin yalnızca soyut fikirler değil, yaşamın bütün alanlarını şekillendiren ilkeler olduğunu gösterir.
Daha yakından bakıldığında, Pythagorasçı gelenek, aslında, kutsal bilimin bir biçimidir: evreni yalnızca nicel olarak değil, aynı zamanda nitel ve sembolik olarak anlamanın bir yoludur. Sayılar, oranlar, uyumlar yalnızca matematiksel kavramlar değildir; onlar aynı zamanda ilahi düzenin işaretleridir. Kozmos, sayılarla yazılmıştır, ama bu sayılar yalnızca ölçüm araçları değil, aynı zamanda kutsal hakikatin sembolleridir. Bu nedenle, Pythagorasçı geleneği incelemek, yalnızca tarihsel bir merak değil, aynı zamanda kutsal bilimi yeniden keşfetmektir. Bu, bilginin kutsal kökenini, evrenin ilahi anlamını, insanın kozmik düzen içindeki yerini yeniden hatırlamaktır. Bu anlamda, o hâlde, Pythagoras’a saygı sunmak, aslında kendi kültürümüzün en derin özüne, kendi kimliğimizin temel hakikatine saygı sunmaktır. Çünkü Pythagoras, Batı düşüncesinin yalnızca bir başlangıç noktası değil, aynı zamanda sürekli bir kaynağıdır. Onun figürü, felsefenin, bilimin, sanatın ve dinin köklerinde yer alır; onun öğretileri, kültürümüzün şekillenmesinde belirleyici olmuştur. Onu onurlandırmak, kendi kültürümüzün hakikatini hatırlamaktır. Ama bundan da öte, Pythagoras’a saygı sunmak, hakikatin kendisini onurlandırmaktır. Çünkü Pythagoras’ın temsil ettiği şey, yalnızca tarihsel bir öğretinin parçaları değil, evrensel hakikatlerdir: evrenin birliği, ruhun ölümsüzlüğü, sayının ve uyumun kutsallığı, bilgelik sevgisi. Bunlar, yalnızca geçmişte değil, bugün ve gelecekte de geçerli olan hakikatlerdir. Dolayısıyla, Pythagoras’a saygı, yalnızca bir hatırlama eylemi değil, aynı zamanda bir sorumluluk çağrısıdır. Bu, kendi yaşamımızda bilgelik sevgisini yeniden canlandırmak, evrenin uyumunu yeniden işitmek, yaşamı yeniden kutsal görmek çağrısıdır. Bu, kendi kültürümüzü ve insanlığımızı yeniden inşa etme sorumluluğudur. Bu nedenle, Pythagoras’a saygı sunmak, yalnızca akademik bir mesele değil, varoluşsal bir gerekliliktir. O, bizim için bir model, bir rehber, bir işarettir. Onun yolunu izlemek, kendi yolumuzu bulmaktır; onun öğretilerini hatırlamak, kendi hakikatimizi hatırlamaktır.
Öyleyse, bu ruhla, araştırmamıza devam edelim ve Pythagoras’ın mirasının bize söylediklerini dinleyelim. Onun hikâyeleri, onun mitleri, onun öğretileri, bizim için birer sembol, birer işaret, birer yol göstericidir. Onlar aracılığıyla, yalnızca Pythagoras’ın kim olduğunu değil, aynı zamanda bizim kim olduğumuzu da öğreniriz. Çünkü onun figüründe, kendi ruhumuzun derin arzularını ve özlemlerini yansıtan bir ayna vardır. Onun figürü, bize felsefenin gerçek anlamını hatırlatır: bilgelik sevgisi, yalnızca soyut bir düşünce değil, bir yaşam yoludur. Onun figürü, bize bilimin kökeninde sayının ve uyumun kutsallığının bulunduğunu hatırlatır. Onun figürü, bize sanatın özünde evrenin güzelliğini ve bütünlüğünü ifade etme çabasının yattığını hatırlatır. Onun figürü, bize dinin özünde yaşamın kutsallığını ve insanın Tanrı’yla birliğini hatırlattığını gösterir.
Bu nedenle, Pythagoras’a saygı sunmak, bütün bu alanlarda —felsefede, bilimde, sanatta, dinde— unutulmuş olan hakikatleri yeniden hatırlamak demektir. Bu, kültürümüzün en derin kaynağına geri dönmek ve oradan yeniden beslenmek demektir. Bu, geleceğimizi bu kaynaktan şekillendirmek demektir. Çünkü nihayetinde, Pythagoras’ı onurlandırmak, kendi hakikatimizi onurlandırmaktır. Bu, kendi ruhumuzun ölümsüzlüğünü, evrenin birliğini, bilgelik sevgisini ve yaşamın kutsallığını yeniden kabul etmektir. Bu, kendi kültürümüzün en derin köklerine evet demektir; fakat aynı zamanda geleceğe doğru bir vaattir: insanın evrenle uyum içinde yaşayabileceği, ruhun kendini arındırarak ilahi olana yükselebileceği, bilgelik sevgisinin insanın gerçek yolu olabileceği vaadi. Pythagoras’ın figürü, bu vaadin bir sembolüdür. Onun adı, bize bu hakikati hatırlatır. Onu onurlandırmak, bu hakikate sadık kalmaktır. Onun yolunu izlemek, bu hakikati kendi yaşamımızda gerçekleştirmektir. İşte bu nedenle, bugün Pythagoras’a saygı sunuyoruz. Onu yalnızca geçmişin bir figürü olarak değil, aynı zamanda bugün için yaşayan bir hakikat, geleceğimiz için bir ışık olarak anıyoruz. Onun figürü, bize kim olduğumuzu, kim olmamız gerektiğini, hangi yolda yürümemiz gerektiğini gösterir.
Dpnt.
- Iamblichus, Life of Pythagoras, trans. Thomas Taylor (London, 1818).
- Porphyry, Life of Pythagoras, trans. Kenneth Guthrie (Great Neck, NY, 1920).
- Aristotle, Protrepticus (fragment).
- Aristotle, Metaphysics (cf. Metaph. 986b18 ff.).
- Simone Weil, La Source grecque (Paris: Gallimard, 1953), esp. pp. 55–70.
- Gregory Bateson, Mind and Nature: A Necessary Unity (New York: Dutton, 1979).
- René Guénon, The Crisis of the Modern World (London: Luzac, 1942).
- Henry Corbin, Avicenna and the Visionary Recital (Princeton: Princeton University Press, 1960).
- Owen Barfield, Saving the Appearances: A Study in Idolatry (London: Faber, 1957).
- Joseph Needham, Science and Civilization in China, vol. 2 (Cambridge: Cambridge University Press, 1956).
Kaynakça
Iamblichus, Life of Pythagoras. Translated by Thomas Taylor. London, 1818.
Porphyry, Life of Pythagoras. Translated by Kenneth Guthrie. Great Neck, NY, 1920.
Aristotle, Protrepticus (fragments).
Aristotle, Metaphysics.
Simone Weil, La Source grecque. Paris: Gallimard, 1953.
Gregory Bateson, Mind and Nature: A Necessary Unity. New York: Dutton, 1979.
René Guénon, The Crisis of the Modern World. London: Luzac, 1942.
Henry Corbin, Avicenna and the Visionary Recital. Princeton: Princeton University Press, 1960.
Owen Barfield, Saving the Appearances: A Study in Idolatry. London: Faber, 1957.
Joseph Needham, Science and Civilization in China. Vol. 2. Cambridge: Cambridge University Press, 1956.
_____________________________________________________________________________
Christopher Bamford, “Homage to Pythagoras: Introduction”
Kaynak: Homage to Pythagoras: Rediscovering Sacred Science, ed. Christopher Bamford (Hudson, NY: Lindisfarne Press, 1994
Christopher Bamford
(1943–2022), İngiliz asıllı bir yazar, editör ve çevirmen olup özellikle Batı ezoterizmi, mistisizm, Hıristiyanlık ve geleneksel bilgelik üzerine çalışmalarıyla tanınmıştır. Cambridge Üniversitesi’nde eğitim görmüştür. Erken dönemden itibaren Batı’nın ruhsal mirası, hermetik gelenek, teozofi, gnostisizm ve Hıristiyan mistisizmiyle ilgilenmiştir.Bamford’un yazıları genellikle kadim bilgelik geleneklerini modern dünyayla buluşturmaya yöneliktir. O, Pythagoras, Platonculuk, Rönesans hermetizmi, Jakop Boehme, William Blake gibi figürler üzerine yoğunlaşmış; ayrıca Doğu ve Batı mistik geleneklerini karşılaştırmalı biçimde ele almıştır. Eserlerinden bir kaçı: An Endless Trace: The Passionate Pursuit of Wisdom in the West (2003) – Batı geleneğinde bilgelik arayışının izini sürer.
The Voice of the Eagle: The Heart of Celtic Christianity (1990) – Kelt Hıristiyanlığı üzerine mistik bir inceleme.
Homage to Pythagoras: Rediscovering Sacred Science (1994, ed.) – “Kutsal Bilim” düşüncesini yeniden gündeme getiren derleme eser.
Amerika’da uzun süre Anthroposophic Press / Lindisfarne Books yayınevinde editörlük yapmıştır. Rudolf Steiner’in eserlerini İngilizce’ye kazandıran ve Steinerci düşüncenin modern dünyada yaygınlaşmasına katkıda bulunan isimlerden biridir. Bamford, modern dünyanın maddi ilerlemeye indirgenmiş anlayışına karşı, kadim bilgeliklerin ve kutsal bilimin yeniden keşfedilmesi gerektiğini savunmuştur. Onun metinlerinde sık sık Pythagoras, Platon, Ortaçağ mistikleri, Romantik şairler ve Doğu-Batı sentezi bir arada görülür.
