MESOPOTAMYA: EVRENİN BİR DEVLET OLARAK TASAVVURU
MESOPOTAMYA
V – EVRENİN BİR DEVLET OLARAK TASAVVURU
Mısır ve Mezopotamya’da Çevrenin Etkisi
Antik Mısır’dan antik Mezopotamya’ya geçerken, hâlâ kalıcı anıtlarıyla ayakta duran bir uygarlıktan ayrılmış oluyoruz.
Tigris ve Fırat, Nil gibi değildir; zaman zaman taşarak, insanın yaptığı bentleri yıkar, ekinleri sular altında bırakırlar. Kavurucu rüzgârlar insanı toza boğar, neredeyse boğulacak hâle getirir. Şiddetli yağmurlar toprağı çamura çevirir, her türlü hareket kabiliyetini ortadan kaldırır; seyahatler tıkanır. Mezopotamya’da doğa kendini tutmaz; tüm gücüyle insanın iradesini bastırır, ona ne kadar önemsiz olduğunu tüm çıplaklığıyla hissettirir.
Mezopotamya uygarlığının ruh hâli bunu yansıtır. Doğadaki yıldırımlar ve yıllık taşkınlar gibi güçleri gözlemleyen insan, kendisini fazla önemsemeye kalkmaz. Yıldırımla ilgili şöyle denmiştir:
“Korkunç ışık parıltıları ülkenin üstünü bir örtü gibi kaplar.”
Taşkının bıraktığı izlenim ise şu dizelerde toplanabilir:
Engellenemez azgın sel,
Gökleri sarsar, yeri titreştirir.
Dehşetli bir örtüyle ana ile çocuğu sarar,
Kamışlıkların gür yeşilliğini devire devire gelir,
Olgunlaşmış hasadı yutar,
Gözlere acı veren sular yükselir,
Güçlü sel setleri aşar,
Güçlü ağaçları biçer,
Öfkeli bir fırtına her şeyi kargaşa içinde savurur gider.
Böylesi güçlerin ortasında duran insan, ne kadar zayıf olduğunu görür, dev güçlerin oyununda yakalanmış olduğunu korkuyla fark eder. Kendi gücünün azlığı, onu trajik olasılıkların farkına daha da keskin biçimde varmaya zorlar.
Doğa deneyimiyle oluşan bu ruh hâli, Mezopotamyalı’nın yaşadığı kozmosa dair düşüncesinde doğrudan ifade bulur. O, kozmosun büyük ritimlerine kör değildir; kozmosu düzensizlik olarak değil, düzen olarak görür. Fakat bu düzen, onun için Mısırlı’nınki kadar güvenli ve teskin edici değildir. Bu düzenin altında ve içinde, birbiriyle çatışma potansiyeli taşıyan çok güçlü bireysel iradelerin varlığını hissederdi. Doğada devasa ve inatçı bireysel güçlerle karşı karşıya olduğunu bilirdi.
Dolayısıyla Mezopotamyalı için kozmik düzen, verilmiş bir şey olarak değil; ancak çeşitli güçlü iradelerin sürekli bütünleştirilmesiyle elde edilen bir şey olarak görülürdü. Kozmos anlayışı bu yüzden iradelerin bütünleşmesi biçiminde, yani sosyal düzenler bağlamında — aile, topluluk ve özellikle devlet bağlamında — kendini ifade ederdi. Kısaca ifade etmek gerekirse, Mezopotamyalı kozmik düzeni bir iradeler düzeni, yani bir devlet olarak görürdü.
Mezopotamya’da Kozmosun Devlet Olarak Kavranışının Ortaya Çıkışı
Mezopotamyalıların içinde yaşadıkları evrene dair kavrayışları, Mezopotamya uygarlığının genel olarak şekil kazandığı dönemde karakteristik formunu bulmuş görünmektedir; yani bu kavrayış, Proto-Yazılı Dönem olarak adlandırılan ve MÖ dördüncü binyılın ortalarına tarihlenen bir dönemde ortaya çıkmıştır.
İki Nehir Vadisi’ne insanın ilk girişinden bu yana binlerce yıl geçmişti ve birbiri ardına gelen tarihöncesi kültürler, esasen birbirlerine benzerdi; dünyada başka yerlerde bulunanlardan belirgin şekilde farklı değillerdi. Bu binyıllar boyunca tarım başlıca geçim kaynağı olmuştu. Aletler taşlardan, nadiren bakırdan yapılırdı. Ataerkil ailelerden oluşan köyler, yerleşim biçiminin tipik örnekleriydi. Bir kültürden diğerine geçişteki en belirgin değişiklik, belki de yalnızca çömleklerin yapımında ve süslemelerindeki farklılıklardı.
Ancak Proto-Yazılı Dönem’in başlamasıyla birlikte tablo birden değişti. Adeta bir gecede Mezopotamya uygarlığı kristalleşir. Temel yapısı, yönlendirici çerçevesi, yani Mezopotamya’nın yaşamını nasıl sürdüreceğini, temel sorularını nasıl şekillendireceğini, kendisini ve evreni nasıl değerlendireceğini belirleyecek çerçeve, bütün ana hatlarıyla bir anda ortaya çıkar.
Ekonomik alanda, büyük ölçekli planlı sulama sistemleri — kanallarla yapılan — geliştirildi. Bu, Mezopotamya tarımının sonsuza dek ayırt edici özelliği olarak kalacaktı. Bununla birlikte ve yakından ilişkili olarak, nüfusta muazzam bir artış gözlendi. Eski köyler kentlere dönüştü; ülkenin dört bir yanında yeni yerleşimler kuruldu. Ve köy kent haline geldikçe, yeni uygarlığın siyasal yapısı da oluşmaya başladı.
Kozmik Devletin Yapısı ve İrade Düzeni
Mezopotamya kozmolojisinde evren; cansız, canlı, somut, soyut ayrımı yapılmaksızın tüm varlıkların bir “irade” sahibi olarak düşünüldüğü bir bütünlüktür. Her şey — bir taş, bir ağaç, bir fikir bile — kendine özgü bir iradeye ve karaktere sahiptir. Evren, yalnızca nesnelerden değil, bireylerden oluşur. Bu nedenle evrensel düzen ancak şu şekilde düşünülebilir: iradelerin bir düzeni olarak. Yani evren, bir toplum, bir devlettir.
Bu evrensel devletin biçimi ise, Mezopotamya uygarlığının doğduğu çağda yaygın olan siyasal biçime benzer: İlkel Demokrasi. Tıpkı klasik dönem demokrasilerinde olduğu gibi, bu yapıda da yönetime katılma hakkı toplumun tamamına değil, yalnızca belli bir kesimine aittir. Köleler, çocuklar ve kadınlar, insan toplumundaki halk meclisine nasıl katılamıyorlarsa, evrensel devlette de benzer şekilde birçok üyenin siyasi etkisi yoktur. Örneğin insan, evren devletinde, insan kent-devletindeki köleye eşdeğer bir konumdadır.
Kozmik devlette siyasi etki yalnızca “tanrı” olarak adlandırılan varlıklar tarafından kullanılır. Bunlar yalnızca adlandırılmış varlıklar değil; gök, fırtına, toprak, su gibi doğa güçleridir. Her biri bir irade ve güç ifadesidir. Örneğin Enlil, fırtınada öfkelenen bir irade ve bir dağ halkının şehrine saldırısında yıkıcı bir güç olarak tezahür eden bir varlıktır. Farklı bağlamlarda aynı özün farklı tezahürleridir.
Ancak tüm bu farklı iradeler ve bireyler anarki yaratmaz. Çünkü her bir gücün belirli bir görev alanı, bir ofisi vardır. Her biri kendi sınırları içinde işlev görür ve görevini yerine getirir. Tüm bu iradeler, büyük bir düzenin parçası olarak, Anu’ya dayanan bir yapı içinde bütünleştirilmiştir. Anu, her bir güce kendi görevini ve işlevini veren varlıktır. Onun iradesi, evrenin temelini oluşturan ilkedir.
Yine de, herhangi bir devlet gibi, bu evren de durağan değil dinamiktir. Görevlerin belirlenmesi tek başına devleti oluşturmaz. Devlet, ancak o görevlerde bulunan iradelerin karşılıklı olarak uyum göstermesi, birlikte hareket etmeleri, ortak meselelerde uzlaşmaları yoluyla var olur ve işler.
Bu uyumun sağlandığı yer ise tanrılar meclisidir. Bu evrensel mecliste Anu başkanlık eder. Sorunlar tartışılır, farklı görüşler dile getirilir. Yedi büyük tanrının onayıyla fikir birliği sağlanır. Böylece “kaderler”, yani büyük olaylar, şekillenir ve tüm kozmik güçlerin birleşmiş iradesiyle hayata geçirilir. Bu kararların uygulanmasından sorumlu olan ise Enlil’dir.
Tanrılar Meclisi ve Anu ile Enlil’in Rolü
Kozmik devletin genel meclisi, tanrılardan oluşur. Bu meclis, evrendeki en yüksek otoritedir. Tüm önemli kararlar burada alınır: olayların seyri ve tüm varlıkların kaderleri burada belirlenir. Tartışmalar yapılır; tanrılar bazen hararetli biçimde fikir beyan eder. Bu meclisin başkanı gökyüzü tanrısı Anu’dur. Onun yanında oğlu Enlil — fırtına tanrısı — yer alır. Tartışmaları genellikle bu ikisinden biri başlatır, sonra diğer tanrılar görüşlerini dile getirir. Bu tartışma sürecine Mezopotamyalılar “birbirine sormak” adını verir.
Özellikle yedi büyük tanrının (kaderleri belirleyen tanrılar) görüşleri belirleyicidir. Nihayet tam bir mutabakat oluşur; tüm tanrılar “öyle olsun” diyerek onay verirler. Karar, Anu ve Enlil tarafından ilan edilir: bu, “tanrılar meclisinin hükmü, Anu ve Enlil’in emri”dir. Bu kararları uygulama görevi ise Enlil’e aittir.
Anu: Otoritenin Temsilcisi
Anu, göğün tanrısıdır ve adı aynı zamanda “gökyüzü” anlamına gelir. Gözle görülür evrende göğün yüksekliği, büyüklüğü ve kapsayıcılığı Anu’nun evrenin en yüce gücü olmasının temelidir. Anu, salt otoritedir. Onun varlığı bile, doğrudan baskı uygulamaksızın, insanın içinde onu boyun eğmeye çağıran bir kategorik emir uyandırır. Gücünü zorlamaya gerek duymaz; yalnızca varlığıyla itaati ilham eder.
Anu’nun sözleri doğa yasalarının kendisi gibi işler. Tüm düzen onun iradesine dayanır. Babil yaratılış destanında (Enuma Eliş), Marduk’un buyruğu doğrudan Anu’nun buyruğuyla özdeş kılınır: Tanrılar şöyle der: “Senin sözün, Anu’dur”.
Enlil: Meşru Gücün Temsilcisi
Enlil, fırtınanın tanrısıdır; “Fırtınaların Efendisi” anlamına gelir. Mezopotamya’nın açık ve düz arazilerinde bir fırtına yaşamak, Enlil’in gücünün hissedilmesine yeterlidir. Bu fırtına, gökle yer arasında kalan boşluğun mutlak efendisidir.
Enlil’in gücü, meşru zor kullanma gücüdür. O, düzeni bozan güçlere karşı cezalandırıcıdır. Tanrılar meclisinin kararlarını icra eder; savaşta tanrılara liderlik eder. Onun doğası, güven ve korkuyu bir arada barındırır. İnsanlar ona şöyle seslenir:
“Ey gökleri ve yeri kuşatan Tanrı, halkın bilgeli öğreticisi,
Ey sözünün önüne tanrıların geçemediği prens,
Ey yargıcı, ey tanrıların danışmanı,
Senin dudaklarının sözünü hiçbir tanrı geri çeviremez.”
Ancak Enlil’in içsel doğasında hem düzen hem de yıkım potansiyeli vardır. Enlil’in öfkesi, bazen patolojik bir hâl alabilir. Bu nedenle insanlar Enlil’e asla tam bir güven duyamaz; onun hakkındaki ilahilerde şu türden endişeler sıkça dile getirilir:
“Babam Enlil’in kutsal aklında ne var?
O ağ gibi tuzak kurdu — bu düşmanın ağıdır.
Bir kapan kurdu — bu düşmanın kapanıdır.
Sular kabardı — balıkları yakalayacak.
Ağını attı — kuşları indirecek.”
Enki: Bilgeliğin, Suyun ve Yaratıcı Düzenin Gücü
Enki, Mezopotamya evreninin üçüncü büyük ilkesidir. Adı, “Yer Tanrısı” ya da daha eski biçimiyle “Yeryüzünün Efendisi” anlamına gelir. Enki’nin özü, yaratıcı bilgeliği, incelikli zekâyı ve akışkan düzen kurma becerisini temsil eder.
Su, Mezopotamyalılar için yaratıcı ve hayat verici bir güçtür. Su, toprak gibi üretkendir, fakat farklıdır: toprak hareketsizdir, pasif bir doğurganlığa sahiptir; su ise hareketlidir, akar, şekil alır, yön değiştirir. Bu yüzden su, bilinçli üretkenliğin ve yaratıcı zekânın sembolü hâline gelir. Sulama kanallarını yönlendiren çiftçi gibi, Enki de evrenin yaratıcı düzenini yönlendiren tanrı olarak kavranır.
Bu nedenle Enki’nin alanı yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda zihinseldir. O, yöneticilere anlayış veren, “anlayış kapısını açan”dır. Aynı zamanda zanaatkârların tanrısıdır; ustalık ve teknik maharet onun özüdür. Büyücülerin dualarında, Enki’nin verdiği büyülü emirler öfkeyle dolu güçleri yatıştırır ya da kötü cinleri uzaklaştırır. Kısacası, yaratıcı düşüncenin, bilgeliğin ve düzen kurucu iradenin tanrısıdır.
Enki’nin kozmik devletteki konumu ise kral ya da hükümdar değil, danışman (councillor) ya da bir tür bakan gibidir. Özellikle “tarım bakanı” gibi tanımlanabilir: sulama, üretim ve ekonomik yaşamla ilgilenir. Görevini Anu ve Enlil’den alır; yani otoritesi onlara dayanır. Bilgeliğiyle çıkan sorunları yumuşatır, uzlaştırır, arabuluculuk eder.
Bir Sümer ilahisi Enki’yi şöyle över:
“Ey büyücül gözlerinle, hareketsizken bile her şeyi görebilen Rab,
Anunnaki’nin yüce danışmanı, sınırsız bilginle,
Güneş doğumundan batımına kadar anlaşmazlık çözen,
İhtiyatlı sözlerin efendisi Enki, sana övgü sunarım.
Babası Anu, sana göğü ve yeri düzenleme yetkisi verdi,
Enlil sana kudretli adını bahşetti.
Sen, Enlil’in küçük kardeşisin; onun gibi kaderleri belirleme yetkisine sahipsin.”
Kozmik Devlet Görüşünün Mitolojik Yansımaları
Yukarıda çizdiğimiz bu dünya görüşü, yani evrenin bir devlet olarak kavranması düşüncesi, Mezopotamya uygarlığında dördüncü binyılın ortalarında ortaya çıkmıştır. Bu görüş, zamanla o kadar temel ve kabul görmüş hâle gelmiştir ki, mitolojide doğrudan tartışmaya açılmaz. O artık bir ön kabuldür.
Nasıl ki matematik aksiyomları üzerine özel olarak düşünülmezse, Mezopotamya düşüncesinde de bu “kozmos = devlet” fikri üzerine doğrudan sorular sorulmaz. Bu düşünce, üzerine başka soruların kurulduğu bir zemin olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle elimizdeki erken dönem Sümer mitleri, şu soruları sormaz: Evren neden bir devlettir? Nasıl bir devlete dönüştü?
Bunun yerine, bu devletin belirli parçaları, düzenin belli yönleri üzerine sorular sorar. Ana çerçeve sorgulanmaz, tartışılmaz — varsayılır. Bu nedenle bu çağın mitleri, “büyük soruların çözülmüş” olduğu bir çağın ürünleri gibidir; daha çok detaylara odaklanır.
Enki ve Düzenin İnşası
Bazı mitler, doğrudan bu düzenin nasıl kurulduğunu gösterir. Örneğin bir efsanede, Anu ve Enlil, Enki’yi yeryüzünü düzenlemekle görevlendirir. Enki, bilge bir idareci gibi ülkeleri dolaşır, onlara bereket verir, her birine görevini bildirir. Nehirleri doldurur, sulama sistemlerini düzenler, hayvanlara çobanlar atar, tarlalara bereket bahşeder. Tuğla tanrısına şehirleri inşa ettirir, yaban hayvanlarını bir tanrıya, evcil hayvanları çoban-tanrı Dumuzi’ye emanet eder. Böylece doğa, bir malikâne gibi düzenlenmiş olur: büyük bir arazi yöneticisinin ellerinde, sorunsuz işleyen bir organizma.
Sonuç: Evrenin Sosyal ve Siyasal Yorumu
Bölüm şu sonuçla tamamlanır: Mezopotamya kozmolojisi, evreni hem bireylerle hem de güçlerle dolu bir toplum, bir devlet olarak görür. Taş da, ağaç da, adalet gibi soyut kavramlar da — her şey — bir irade taşır. Her biri bir görevle, bir karakterle donatılmıştır.
Düzen, bu iradelerin işbirliğiyle mümkündür. Bu düzenin tepesinde Anu‘nun otoritesi ve Enlil‘in gücü, devleti ayakta tutar. Enki ise bilgeliği ve sistematik düzeniyle bu yapının teknik aklıdır. Böylece, evren sadece bir yapı değil; işleyen, karar veren, görev dağıtan, çatışmaları çözen ve ilerleyen bir siyasal organizmadır: bir kozmik devlettir.
VI – DEVLETİN İŞLEVİ
Bu bölümde ele alacağımız ilk konu, “devletin işlevi”dir — yani, Mezopotamya’da insan devletinin evrenin bütünü içindeki işleyişte nasıl bir işlev gördüğü meselesi. Ancak bu tartışmaya geçmeden önce, modern anlamdaki “devlet” terimini gözden geçirmemiz gerekir; çünkü bu terimi Mezopotamya düşüncesine uygularken bizi yanıltabilir.
Biz modern çağda “devlet” dediğimizde, genellikle iç egemenlik ve dış denetimden bağımsızlık gibi unsurları ima ederiz. Ayrıca devleti belli bir coğrafi alan üzerinde egemen olan ve üyelerinin korunmasını ve refahını sağlamayı amaçlayan bir yapı olarak düşünürüz.
Fakat Mezopotamya’nın dünyaya bakışında, bu özellikler hiçbir insan kurumuna ait değildir — hatta ait olamaz. Gerçek anlamda egemen ve dış kontrol dışında kalan tek devlet, evrenin bizzat kendisinin oluşturduğu kozmik devlettir. Bu devlet, tanrılar meclisi tarafından yönetilen devlettir.
Üstelik bu kozmik devlet Mezopotamya topraklarında egemen olan gerçek devlettir: çünkü ülke, yani geniş topraklar, tanrılara aittir. Ve son olarak, insan tanrıların hizmeti için yaratılmış olduğundan, onun temel amacı tanrılara hizmet etmektir. Dolayısıyla hiçbir insan kurumu, birincil amacı insan üyelerinin refahı olan bir yapı olamaz; öncelikli olarak tanrıların iyiliğini gözetmek zorundadır.
Mezopotamya Şehir-Devleti
MÖ üçüncü binyıl boyunca Mezopotamya, birbirinden bağımsız küçük siyasi birimlerden, yani şehir-devletlerinden oluşmaktaydı. Her şehir-devleti, merkezdeki şehir ve onun etrafındaki tarım arazilerinden meydana gelirdi. Zaman zaman bir şehir-devleti birden fazla şehir içerirdi; birkaç kasaba ve bunlara bağlı köyler, ana şehirden yönetilirdi.
Bazen güçlü fatihler çıkar ve bu şehir-devletlerini tek bir büyük ulusal devlet altında birleştirirlerdi. Ancak bu tür birleşmeler genellikle kısa ömürlü olur, ardından ülke tekrar şehir-devletlerine bölünürdü.
Her şehir-devletin merkezinde şehir yer alırdı; her şehrin merkezinde ise, şehir tanrısının tapınağı bulunurdu. Bu tapınak genellikle şehirdeki en büyük toprak sahibi olurdu. Tapınağın geniş arazileri, köleler ve yarıcılar (ortakçılar) tarafından işlenirdi. Şehir tanrısının eşi, çocukları ve ona bağlı diğer tanrılara ait tapınakların da büyük arazileri bulunurdu. Bu nedenle, MÖ üçüncü binyılın ortalarında, bir Mezopotamya şehir-devletinin topraklarının büyük çoğunluğunun tapınaklara ait olduğu tahmin edilmektedir.
Bu gerçeklik, Mezopotamya mitolojisinde sıkça karşılaşılan “insan, tanrılara çalışmak için yaratıldı” ifadesinde açıkça görünür. Çünkü şehir-devleti bir tür tanrısal malikhâneydi. Tıpkı Orta Çağ’daki malikânelerde olduğu gibi, şehir-devletin temelini oluşturan bu büyük arazi, şehir tanrısına aitti ve onun yönetimindeydi. Tüm önemli kararlar, şehir tanrısının buyruğuna bağlıydı.
Tanrı, bu emirleri yerine getirmek için geniş bir insan ve tanrı hizmetkâr kadrosuna sahipti. İnsan hizmetkârlar, evde ve tarlada çalışır; görevlerine göre düzenlenmişlerdi. Tanrısal hizmetkârlar (küçük tanrılar), bu işlerin gözetmenliğini yapardı. Her küçük tanrının kendi görev alanı vardı. Onlar, insani çalışanların emeğine tanrısal güçlerini katarak ürünlerin bereketli olmasını sağlarlardı.
Bu yapıyı özellikle Lagash şehir-devletindeki baş tanrı Ningirsu‘nun tapınağının organizasyonunda açıkça görmekteyiz. Bu nedenle bu tapınak örnek olarak alınabilir.
Ningirsu’nun Malikânesinde İlahi Hizmetkârlar ve Düzen
Ningirsu’nun malikânesinde (tapınak ve toprakları), görevli ilahi hizmetkârlar yani küçük tanrılar, iki gruba ayrılır:
-
Malikânenin içindeki tapınakta görev yapanlar
-
Tapınağın dışındaki tarlalarda çalışanlar
Tapınak içindeki tanrılar arasında şunlar bulunur:
-
Ningirsu’nun oğlu Igalimma, kutsal mekânın kapıcısıdır; gelen ziyaretçileri tanrının huzuruna kabul eder.
-
Diğer oğlu Dunshagana, baş kilercidir; yiyecek ve içeceklerin hazırlanmasından, sunulmasından ve süt ürünlerinin tanrı sofrasına ulaştırılmasından sorumludur.
-
İki silah ustası, tanrının silahlarını korur ve savaşta onun zırh taşıyıcılarıdır.
-
Tanrının özel danışmanı, onunla şehir meselelerini görüşür.
-
Shakanshabar, tanrının kişisel hizmetkârıdır; ayak işlerine bakar.
-
Urizi, odacıbaşıdır; tanrının yatak odası ve ikametgâhıyla ilgilenir, her gece yatağını düzgünce hazırlar.
-
Ahırlar bölümünde, Ensignun, arabacı ve eşek bakıcısıdır.
-
Enlulim, keçi çobanıdır; tapınak sürülerinden sorumludur.
-
Tanrının müzisyeni, müzik aletlerini yönetir ve tapınak avlusunda neşe yayar.
-
Bir de davulcu vardır; tanrı hüzünlü ya da öfkeli olduğunda, derin davul sesiyle onu teskin eder.
-
Tanrı Ningirsu’nun, eşi Baba’dan yedi kızı vardır; bu kızlar sarayda “nedime” olarak hizmet eder.
Tarlalardaki İlahi Hizmetkârlar
Tapınağın dışındaki arazilerde görev yapan tanrılar da vardır:
-
Gishbare, tanrının “çiftlik nazırı”dır; tarlaların verimli olmasını sağlar, sulama kanallarına su getirir, tapınağın ambarlarını doldurur.
-
Balıkçılık müfettişi, havuzlara balık yerleştirir, sazlıkları korur ve düzenli olarak rapor verir.
-
Av bekçisi, kuşların yumurtlamasını ve yavruların huzur içinde büyümesini sağlar.
-
İlahi polis, şehirdeki düzeni korur, duvarlarda nöbet tutar ve kolluk görevini yerine getirir.
İnsan Hizmetkârlar ve Ensi’nin Rolü
Tüm bu düzenin altında asıl fiziki emek insanlara aittir. Paydaş köylüler, köleler, çobanlar, bira yapımcıları, aşçılar gibi insan hizmetkârlar, hiyerarşik bir yapıda düzenlenmiştir. Bu yapı, tanrının en yüksek insan temsilcisine kadar çıkar: ensi.
Ensi, tanrının malikânesinin “idarecisi”dir. Malikâne sahibi olan tanrıya karşı bir “müdür” gibi konumlanır. Onun iki temel görevi vardır:
-
Mevcut düzeni sürdürmek
-
Tanrının verdiği özel emirleri uygulamak
Bu özel emirler arasında savaş açma, barış yapma, yeni kanunlar getirme gibi konular yer alabilir. Tanrının iradesini öğrenmek için, ensi çeşitli yöntemlere başvururdu: doğa işaretlerinden kehanet çıkarma, hayvan kurban edip ciğerini okuma veya gece tapınakta uyuyarak rüyada tanrıdan doğrudan emir alma
Bu genel tutum, ensi‘nin kendi başına bir egemen olmadığını açıkça gösterir. Onun işlevi, bir hizmetkâr olmaktı. Aldığı kararların ve verdiği emirlerin, tanrının iradesiyle uyumlu olması beklenirdi ve bu irade bağlayıcıydı. Bir karar, tanrının iradesine uygun olarak ilan edildiği anda, artık kesinlik kazanmış sayılırdı. Değiştirilemezdi, sorgulanamazdı. Çünkü tanrı yanılmazdı ve dolayısıyla temyiz yolu yoktu.Tanrıdan insani vekiline (ensiye) buyrukların nasıl iletildiğine dair elimizde birçok ayrıntılı anlatım bulunmaktadır. Bunlardan biri, Lagaş’ın ensi’si Gudea’ya, tanrı Ningirsu tarafından verilen bir emirdir. Bu emir, Ningirsu’nun tapınağı olan Eninnu’nun yeniden inşasını konu alır. Gudea, ilk olarak bir şeylerin ters gittiğini, tanrısı Ningirsu’nun denetiminde olan Dicle Nehri’nin her zamanki gibi yükselip tarlaları taşırmadığını fark ederek anlamıştır. Bunun üzerine Gudea hemen tapınağa gitmiş ve orada bir rüya görmüştür…
Gudea rüyasında ilahi bir taç giymiş, büyük bir kuş gibi kanatları olan, bedeni aşağıya doğru taşan bir sel dalgasıyla sonlanan devasa bir adam gördü. Bu adamın sağında ve solunda aslanlar uzanıyordu. Adam Gudea’ya tapınağı inşa etmesini emretti. Ardından, ufukta gün doğdu. Sonra bir kadın ortaya çıktı ve bir inşaat alanını düzlemeye başladı. Elinde altından bir yazı çubuğu ve üzerine yıldız takım yıldızlarının işlenmiş olduğu kil bir tablet vardı; bunları dikkatle inceliyordu. Ardından, elinde lacivert taşından bir tablet bulunan bir savaşçı geldi ve bu tabletin üzerine bir ev planı çizdi. Gudea’nın önünde bir tuğla kalıbı ve bir sepet belirdi. Kuş-adamlar sürekli bir oluğa su döküyorlardı; tanrının sağ tarafında ise bir erkek eşek sabırsızca toprağı eşeliyordu.
Gudea, rüyanın genel anlamını, yani Ningirsu’nun tapınağını yeniden inşa etmesi gerektiğini anladıysa da, rüyadaki ayrıntıların anlamını çözemedi. Bu nedenle, özellikle rüya yorumlama yeteneğiyle bilinen tanrıça Nanshe’ye danışmaya karar verdi. Nanshe’nin yaşadığı şehir, Gudea’nın egemenliği altındaki daha küçük bir yerleşim yerindeydi. Gudea yola çıkmadan önce geçtiği her tapınakta dua edip yardım istedi. Sonunda tanrıçaya ulaştı ve sorununun çözümünü ona sundu.
Tanrıça cevabı hazırdı (cevabın nasıl iletildiği anlatılmıyor, yalnızca içeriği aktarılıyor): Taçlı ve kanatlı adam Ningirsu’ydu; Gudea’ya Eninnu tapınağını yeniden inşa etmesini emrediyordu. Gün ışığı, Gudea’nın kişisel tanrısıydı; dünyanın dört bir yanında etkin olacak, tapınak inşası için gönderilecek ticaret seferlerine başarı getirecekti. Yıldızlarla dolu tableti inceleyen tanrıça, tapınağın hangi yıldızın etkisi altında yeniden inşa edilmesinin uygun olacağını belirliyordu. Tanrının çizdiği plan, tapınağın planıydı. Tuğla kalıbı ve sepet, kutsal tuğlaların yapımında kullanılacaktı. Durmadan çalışan kuş-adamlar, Gudea’nın uykusuz kalıp bu görevi yerine getireceğini simgeliyordu. Yerde eşelenen sabırsız eşek ise, çalışmaya başlamak için sabırsızlanan ensi’yi, yani Gudea’yı temsil ediyordu.
Ancak emir henüz belirli hale gelmemişti. Ningirsu nasıl bir tapınak istiyordu? İçinde ne olmalıydı?
Tanrıça Nanshe, Gudea’ya tanrıdan daha fazla bilgi almasını tavsiye etti. Bunun için Gudea, Ningirsu için yeni bir savaş arabası yapmalı, onu ihtişamla donatmalı ve davullar eşliğinde tanrının huzuruna sunmalıydı. O zaman “armağanlardan hoşlanan” Ningirsu, Gudea’nın dualarına karşılık verecek ve tapınağın tam olarak nasıl inşa edilmesi gerektiğini ona bildirecekti.
Gudea bu tavsiyeye uydu ve birkaç geceyi tapınakta hiçbir sonuç alamadan geçirdikten sonra sonunda Ningirsu’yu gördü. Tanrı ona, yeni tapınağın hangi birimlerden oluşması gerektiğini ayrıntılarıyla açıkladı.
Gudea uyandı — o uyuyordu; kendine geldi — bu bir rüyaydı. Ningirsu’nun emirlerini kabul ederek başını eğdi.
Gudea, tapınağı inşa etmek için halkını seferber etti. En başta, ustalarla, mimarlarla ve işçilerle görüştü. Ardından, tanrının buyruğuna uygun şekilde tapınağın inşa edilebilmesi için uzak diyarlara elçiler gönderdi. Lübnan dağlarından sedir ağaçları, Elam’dan taşlar, Magan’dan bakır ve altın, Meluhha’dan değerli taşlar ve siyah ağaçlar getirtildi. Her biri tanrının evine layık malzemelerdi.
Ustalar, tanrıların kutsadığı ölçülerle işlerini yaptılar. Her şey tanrısal düzene uygun, kutsal takvimle uyumlu biçimde ilerliyordu. Gudea bizzat çalışmalara katıldı; nehirlerden su taşıttı, tuğlaları yoğurttu, işçilere yiyecek ve içecek sağladı. Hiçbir işçi aç ya da susuz bırakılmadı. Hiç kimse zorla çalıştırılmadı; herkes isteyerek, tanrı Ningirsu için çalışıyordu.
Tapınağın temel taşları yerleştirilirken, kutsal dualar okundu, kurbanlar sunuldu. Gudea, tanrının emirlerini hakkıyla yerine getirdiğinden emin olmak için her adımda kehanet işaretlerine baktı, tanrıların hoşnut olup olmadığını kontrol etti.
Sonunda tapınak tamamlandığında, Gudea büyük bir şükran töreni düzenledi. Kurbanlar sunuldu, ilahiler söylendi, halk dans etti. Ningirsu’nun evi artık yeniden yerindeydi — yeryüzündeki düzen, tanrısal düzenle tekrar uyum içindeydi.
Gudea’nın Rüyası ve Tapınak İnşasının Sembolizmi
Gudea’nın yaşadığı bu olay, Mezopotamya düşüncesinde yalnızca tarihsel bir anlatı değil, aynı zamanda kozmik düzenin (Sümerce: me) yeniden tesisi anlamına gelir. Tanrının evi olan tapınak (örneğin Eninnu), yalnızca bir ibadet mekânı değil, evrenin merkezidir. Tapınağın inşası, kaostan düzene geçişi, doğrudan tanrısal bir planın yeryüzüne aktarılmasını ve yeryüzündeki yaşamın ilahi iradeyle uyumlanmasını temsil eder.
Rüya burada, ilahi iletişimin en doğrudan yollarından biridir. Rüyadaki imgeler — örneğin yıldızlı tablet, tuğla kalıbı, su döken kuş-adamlar — tanrısal bilgeliğin, ölçünün, emeğin ve zamanın kutsallığını simgeler. Her biri, inşaatın yalnızca fiziksel değil, ritüel ve kozmik bir anlam taşıdığını vurgular.
Mezopotamya’da Ensi ve Tanrısal Egemenlik
Bu anlatı, Mezopotamya’da siyasi otoritenin doğrudan tanrısal kökenli olduğunu açıkça gösterir. Ensi, yani şehir-devletin yöneticisi, kendi adına karar vermez; o bir vekildir, bir “tanrının hizmetkârı”dır. Onun görevi, tanrının iradesini tespit etmek ve bunu yeryüzüne uygulamaktır. Tanrının iradesi bir kez öğrenildikten sonra o karar değiştirilemez, çünkü tanrı yanılmazdır.
Bu anlayış:
-
Monarşinin meşruiyetini tanrıdan almasına,
-
Siyasi kararların kehanet, rüya, kurban gibi kutsal yollarla temellendirilmesine,
-
Yöneticinin yalnızca dünyevi değil, ritüel görevleri de yerine getirmesine dayalıdır.
Gudea’nın halkı zorlamadan, bolluk içinde çalıştırması da bu düzenin ilahi doğasına işaret eder. Yani iyi bir yönetici, tanrının iradesine uygun davranırsa adaletli ve bereketli bir düzen ortaya çıkar.
_______________________________________________________________________________________
Tborkild Jacobsen
7 Haziran 1904 – 2 Mayıs 1993) Asuroloji ve Sümer edebiyatı konusunda uzmanlaşmış bir Danimarkalı tarihçiydi . Antik Yakın Doğu konusunda önde gelen bilim insanlarından biriydi . 1927 yılında Kopenhag Üniversitesi’nden yüksek lisans derecesi aldı ve ardından Chicago Üniversitesi Doğu Enstitüsü’nde okumak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne geldi ve 1929 yılında burada doktora derecesini aldı. 1929’dan 1937’ye kadar Doğu Enstitüsü’nün Irak Seferi’nde saha Asurologu olarak görev yaptı ve 1946’da Doğu Enstitüsü’nün müdürü oldu. 1948’den 1951’e kadar Beşeri Bilimler Bölümü Dekanı, 1955’ten 1959’a kadar Asur Sözlüğü editörü ve 1946-1962 arasında Sosyal Kurumlar Profesörü olarak görev yaptı. 1962’de Jacobsen, Harvard Üniversitesi’nde Asuroloji profesörü oldu ve 1974’te emekli olana kadar burada kaldı. Uzman bir çevirmen olmanın ötesinde, içgörüleri Sümer ve Akad kültürünün kurumları ve normatif referansları hakkında daha derin bir anlayış ve takdire yol açan parlak bir yorumcuydu. Jacobsen, 1974’te Harvard Üniversitesi’nde Asuroloji profesörlüğünden emekli oldu. 1974’te UCLA’da konuk profesör olarak görev yaptı ve burada güçlü bir Asuroloji programı geliştirmeye yardımcı oldu. Jacobsen, 1993’te bir akademisyenler örgütü olan Amerikan Doğu Derneği’nin başkanı olarak görev yaptı. Ayrıca Amerikan Felsefe Derneği’nin ve Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi’nin seçilmiş bir üyesiydi . New Hampshire, Bradford’da öldüğünde 88 yaşındaydı .
