Seküler Kadercilik: Emperyal Güç Miti
Bütün siyasal olayların, Ortadoğu’daki bütün denge değişimlerinin, dünyada kendisini güçlü gösteren yapıların kontrolünde olduğu şeklinde yorumlamanın çok ciddi bir algı yanılgısı olduğunu düşünüyorum.
***
Ortadoğu toplumlarının siyasal bilinç yapısına bakıldığında, hemen her olayın ardında bir “dış güç” arayışı göze çarpar. Devletlerin kurulması, yıkılması, liderlerin seçilmesi ya da toplumsal hareketlerin yönü, çoğu zaman “üst güçlerin planı” olarak açıklanır. Bu düşünce biçimi, sadece politik bir kolaycılık değil, aynı zamanda derin bir geçmiş yenilgilerin tortusu olan ruh çöküntüsünün ürünüdür.
Osmanlı’nın çöküşünden itibaren yaşanan manda yönetimleri, sömürge dönemleri, darbeler ve dış müdahaleler, halkın bilinçaltında kalıcı bir travma oluşturdu. Bu travma, kendi kaderini belirleme inancını aşındırdı; toplumsal hafızaya “bizim üzerimizde bir irade var” duygusu yerleşti. Böylece “dış güç” kavramı, zamanla politik bir kavram olmaktan çıkıp, adeta metafizik bir kategoriye dönüştü.
Bu düşünme biçimi, aslında seküler bir kaderciliktir. Dinin Tanrı merkezli kader anlayışı, burada yerini Batı merkezli bir kader anlayışına bırakır. İnsanlar, yaşadıkları her olayı Tanrı’nın değil, Amerika’nın veya Batı’nın iradesiyle açıklamaya başlar. Böylece Tanrı’nın yerini “emperyal güç” alır; bütün eylemlerin ve sonuçların ardında o vardır. Bu, bilinçdışında Tanrılaştırılmış bir güç figürünün yeniden üretimidir.
İnanç kaybolduğunda, yerini korku alır; korkunun kaynağı da bu kez Batı olur. Korkulan, eleştirilen ama aynı zamanda hayranlıkla bakılan bir güç figürü…
Bu zihinsel durum, yalnızca bir politik algı değildir; aynı zamanda özne kaybının bir ifadesidir. Çünkü dış güçlerin her şeyi belirlediğine inanmak, insanın kendi eylem gücünü, tarih yapma iradesini askıya alması demektir.
Bu yüzden Ortadoğu’da özgürleşme meselesi, sadece ekonomik ya da askeri bağımsızlıkla değil, zihinsel bağımsızlıkla ilgilidir.
Kendi gücüne, kendi aklına ve kendi iradesine inanmadıkça hiçbir halk gerçek anlamda özgür olamaz.
Bugün hâkim olan düşünce tarzı, çoğu zaman sadece fiziksel güç ölçütüyle hareket ediyor. Oysa bir milletin varlığını sürdürebilmesi, salt askerî veya ekonomik imkânlara değil, manevi ve moral gücüne, yani değer bilincine dayanır.
Ortadoğu halklarının tarih boyunca koruyabildiği en büyük güç, aslında budur: moral direnç, inanç, anlam duygusu ve birlikte yaşama iradesi. Ancak bu güç, kendi potansiyeline inanç eksikliği yüzünden görünmez hâle geliyor. Dış güce duyulan hayranlık, içerideki ruhu körleştiriyor.
Elbette her toplumda olduğu gibi, dış etkiler, çıkar ağları, ajan faaliyetleri, diplomatik manipülasyonlar vardır; bunlar siyasetin somut gerçekleridir.
Fakat bunların varlığı, mutlak bir egemenlik anlamına gelmez. Gerçek hegemonya, sadece dışarıdan kurulmaz; içeride rıza bulduğu ölçüde sürer.
Bu nedenle asıl sorun dış müdahalelerin kendisi değil, bu müdahalelere zihinsel teslimiyet gösteren iç yapıdadır. Bu teslimiyet, farkında olmadan emperyal gücü kutsallaştırır; ona sınır tanımaz bir kudret atfeder.
Sonuçta Ortadoğu’da süregelen birçok politik ve toplumsal sorunun temelinde, bu seküler kadercilik anlayışı yatıyor.
Bu anlayış kırılmadıkça, halkların kendi özneleşme iradesi gelişmez; emperyal güçler de varlığını sürdürür.
Asıl dönüşüm, Tanrılaştırılmış güç imgelerinin yerine, kendi moral ve tarihsel kudretine inanan bir insan bilinci yerleştirmekle mümkündür.
Gerçek özgürlük, dış gücü yıkmakla değil, içteki teslimiyeti aşmakla başlar.

