Modern Mitoloji, Medya ve Star Kültü: Bir Kurtuluş Hamlesi Olarak Tevhid

0
Bipolar

Freud’a göre yüceltme, acizliğin ürünüdür. Nietzsche de aynı çizgidedir. İnsan, gücünün yetmediği şeyi yüceltir; kudretini aşan alanlarda kutsallık icat eder. Put, işte bu acizliğin somutlaşmış hâlidir. Bir toplum kendini ne kadar aciz hissediyorsa, o kadar çok put üretir. Aynı şekilde, bir güç odağı –ister siyasal, ister ekonomik, ister kültürel olsun– ne kadar zayıfsa, o kadar çok yüceltmeye ihtiyaç duyar. Böylece hem yücelten hem yüceltilen, aynı yanılsamanın iki kutbunu oluşturur.

Tevhid inancı ise bu kısır döngüyü kırar. Tanrı dışında hiçbir varlığın yüceltilmeye layık olmadığını bildirir. Bu, insanın acizlik duygusunu aşmaya dönük en köklü hamledir. Çünkü tevhid, yüceliği dış dünyada değil, hakikatte arar; insana, kendi eksikliğini unutmadan, varlığın kaynağıyla irtibat kurmayı öğretir.

Fakat modern çağda putlar artık tapınaklarda değil, ekranlarda üretiliyor. Star dediğimiz figür, modern putun yeni biçimidir. Ekranlar, medyalar, sosyal platformlar… Hepsi birer modern mabet haline gelmiştir. Fakat bu mabedin tanrıları taş ya da tahta değil, medya tarafından parlatılan yüzlerdir. Bu starlar, yalnızca sanat ya da eğlence dünyasında değil, bilim ve düşünce alanında da üretilir. Görünüşte farklı gibi duran bu alanların starları aslında aynı merkez tarafından, aynı zihniyetle üretilir.

Bu zihniyet, maddeyi esas alır. Dış dünyadaki egemenliği, başarıyı, görünürlüğü, gücü kutsar. İnsanın hazlarını, rekabet duygusunu ve güç istencini kullanarak kendi sistemini sürdürür. Bilim alanında üretilen star, “bilimsel otorite” maskesiyle aynı şeyi yapar; sanat alanındaki star da “yaratıcılık” veya “özgürlük” adı altında aynı zihniyeti yeniden üretir. Farklı alanlarmış gibi görünürler ama özde aynı kaynaktan beslenirler: maddeye iman eden bir zihniyet.

Bu starlar yalnızca sanat ya da eğlence dünyasında değil, bilim ve düşünce alanında da üretilir. Görünüşte farklı gibi duran bu alanların starları aslında aynı merkez tarafından, aynı zihniyetle üretilir. Bu zihniyet, maddeyi esas alır; dış dünyadaki egemenliği, başarıyı, görünürlüğü ve gücü kutsar. İnsanın hazlarını, rekabet duygusunu ve güç istencini kullanarak kendi sistemini sürdürür.
Bugün bilim dünyasında da aynı sahne oynanıyor. Televizyonlarda, belgesellerde, sosyal medyada, konferanslarda hep aynı yüzleri görürsünüz. Market raflarında, kitapçılarda, gazetelerde yine aynı isimler… Bir elin parmaklarını geçmez bunlar. Çünkü suyun başını tutanlar tarafından parlatılırlar. Her yerde karşınıza çıkarlar.

Bu figürler, asla birikimli ve maneviyatı önceleyen insanlara değer vermezler; tam tersine onları değersiz, hatta “modası geçmiş” gibi göstermeye çalışırlar. Çünkü bu dünyada medyada tutunabilmek için haz ve fayda eksenli bir bakışa sahip olmanız gerekir. Medyanın ölçüsü budur: reyting, tıklanma, satış. Derinlik değil, yüzey; hakikat değil, imaj.
Ve böylece üç beş kişi, koca bir toplumu medya eliyle, yayın organlarıyla, reklamlarla esir almaya çalışır. Düşünceyi değil, yönlendirilmiş arzuyu yönetirler. İnsanların neye inanacağını, kimi beğeneceğini, neye güleceğini, kimden nefret edeceğini onlar belirler. Halkın zihni, reklamların arasında, magazin programlarının içinde, sahte yüceliklerin gölgesinde şekillenir.

Bu starların kitapları televizyonlarda, dijital platformlarda, hatta büyük marketlerde raflara dizilir. Romanlar, artık sucukların, peynirlerin, deterjanların yanında satılır. Bir bakarsınız ki herkes aynı kitabı okumaya başlamıştır. Otobüste, metroda, tramvayda aynı yüz, aynı kapak… Çünkü bu kitaplar yalnızca metin değildir; belli bir paradigmanın taşıyıcısıdır. Pazar nesnesine dönüşen bu eserler, toplumun duyarlılığını yönlendiren ideolojik araçlara dönüşür.

Aynı mekanizma müzikte, sinemada, televizyonda da işler. Magazin programları, starların özel hayatlarını parlatır; onların yaşantıları halka birer örnek gibi sunulur. Tatil yaptıkları yerler, giydikleri elbiseler, bindikleri arabalar, yaşadıkları villalar… Hepsi toplumun gözünün önünde bir “yaşam ideali”ne dönüştürülür. Oysa o parıltının ardında uyuşturucu, fuhuş, kumar, şantaj ve türlü çürümüşlük gizlidir.

Bu figürler, insanı yücelten değil, onu maddi çıkarların ağına çeken modern putlardır. Onların yolundan giden insanlar artık hayata değer ekseninde bakmazlar. Vatan, millet, erdem, ahlak gibi kavramlar onlara komik gelir; çünkü bu kavramlar haz vermez, çıkar sağlamaz. Onların gözünde yücelik, yalnızca görünürlükle, şöhretle, servetle ölçülür.

Cinsellik, reklamın merkezine yerleştirilir. Seksüel imajlar, medya dilinin vazgeçilmez unsuru haline gelir. Arzu üretimi, modern ekonominin motorudur. Böylece hem birey hem toplum, içsel derinliğini kaybeder. Maddeyle mana arasındaki denge bozuldu mu, insanın varoluş dengesi de çöker. Tarih boyunca hiçbir toplum bu dengesizliği uzun süre taşıyamamıştır.

Yani geçmiş toplumlarda da, bugün de aslında çok büyük bir farklılık göremeyiz. Çünkü bu durum insan doğasının değişmeyen yönüyle ilgilidir. İnsan, özgürlüğü gereği ister maddi dünyayı ister maneviyatı tercih edebilir. Tercihiyle insan olur.

Fakat çoğu insan, maddi dünyayı talep ettiğini gizler. Çünkü insanoğlu özünde maneviyatı yüceltir; manevi olanı yüceltmeden kendini iyi hissedemez. Bu yüzden maddi arzularını bile çoğu zaman manevi gerekçelerle, kutsal söylemlerle örtmeye çalışır. Böylece hem geçmişte hem bugün, insan hep aynı sınavın içindedir: maddeyle maneviyat arasında, yüceltme ile teslimiyet arasında.

Put üretenler ve putlara takılanlar, madde dünyasında kaldıkları için asla tatmin olamazlar. Çünkü tatmin, manevi bir durumdur. Çünkü eksiklik ontolojiktir. Putlar hep “kullanım değeri” ekseninde üretilir: birer araçtır onlar. Ekonomik kazanç, siyasal nüfuz, ideolojik hâkimiyet… Amaç, felaha ermek ruhsal yücelme değil, maddeyi ele geçirmek, hazları tatmin etmektir.

Oysa madde insanı doyurmaz. Çünkü insanın açlığı maddi değil, varoluşsaldır. Gerçek tatmin, manevi olgunlukla elde edilir. Bu olgunluk, insanın varlığın akışına katılmasıyla, yani tevhidi yeniden hatırlamasıyla mümkündür. Maddeyi inkâr etmek değil, maddenin ötesini fark etmektir. Putperest insan maddeyi Tanrılaştırır; olgun insan maddeyi Tanrı’ya götüren bir vesileye dönüştürür.

Ve işte o fark, bir medeniyetin kaderini belirler.

Bir Özgürlük ve Tamamlanmışlık Olarak Tevhid

Tevhid, insanın hem aczini hem kudretini aynı anda fark etmesidir. Çünkü insan, kendini Tanrı yerine koymadığında, Tanrı’yı da kendi yerine indirmediğinde özgürleşir. Gerçek özgürlük, hiçbir otoriteye —ne maddi ne ideolojik— tapmamaktır. Putların zincirini kıran insan, kendi hakikatine döner.

Tevhid, bu anlamda yalnızca bir inanç değil, bir ontolojik tamamlanmadır. İnsan, maddeyle maneviyat arasındaki çatışmayı aşar, varoluşun bütününe yeniden katılır. Artık ne başkalarının yüceltmesine muhtaçtır, ne de kendi putlarını yaratmaya… Çünkü bilir ki, yücelik sadece O’ndadır; insanın değeri de ancak O’nunla kurduğu bağda anlam kazanır.

Tevhid, insanı iktidarın, paranın, şöhretin, arzuların esaretinden kurtarır. Onu dış dünyayı ele geçirmekten değil, kendi iç âlemini tanımaktan doğan bir özgürlüğe çağırır. İşte bu yüzden, tevhid hem bir kurtuluş hem bir tamamlanmadır: insanın yeniden insan olduğu, varlığın bütününde yerini bulduğu en derin bilinç hâlidir.

Peygamberlerin ve putperestlerin ortaya koyduğu din arasındaki fark da tam burada belirir. Peygamberler, insanın iç dünyasını arındıran hakikati hatırlatırlar; putperestler ise bu hakikati maddeye indirger, onu kendi çıkarları için yeniden biçimlendirirler. Ama birçok insan, din dendiğinde bu farkı göremez; hepsini aynı çuvala koyar. İşte bu, dinin özündeki tevhid gerçeğini kavrayamamanın en açık belirtisidir.

Bu yanlış bakış çoğu zaman bilinçli olarak üretilir. Çünkü insanlar, kendi ürettiklerini meşrulaştırmak, kendi kurdukları putları aklamak isterler. Din adına maddeyi, çıkarı, şöhreti yüceltirler; sonra da bunu kutsal bir kılıfa bürüyerek toplumu manipüle ederler. Oysa tevhid, insanın hem bu manipülasyondan hem de kendi içindeki putlardan kurtulma çağrısıdır.Günde beş kere ezanda “ḥayyalel-felâḥ” denir, yani “haydi kurtuluşa.”
Kurtuluş, maddi dünyanın peşine takılmak değildir; çünkü bu maddi dünya geçici ve sınırlıdır.
Geçici ve sınırlıdan, geçici olmayan ve ezelî olana atlamadıkça, gerçek özgürlük ve kurtuluş (felah)gerçekleşemez.

Bir yanıt yazın