Zühd (Bağsızlık) ve Ruhsal Zarafet Üzerine
Geleneksel bakış açısından, özsel bağlılığımızı gözden kaçırmak ya da onu aşkınlığın ve gerçekliğin bütünlüğünün dışında aramak esasen yanlıştır. Bu, modernizmin başlıca hatası ve modernliğin bir özelliğidir.
Veli, benliğini silerek Tanrı’nın geçişine mahal olan saf bir varoluş hâlidir.
(Frithjof Schuon)
Yalnızca içsel arınmışlığa tutunup Şefkati unutan,
en yüce mertebeye erişemez.
Yalnızca Şefkati yaşayan da,
varoluşun bağlarından kurtulamaz.
Ama her ikisini birlikte sürdüren,
ne Samsara’da kalır ne de Nirvana’da. (Saraha)

Modern yaşamların, özellikle şehir toplumlarının tuhaf bir gerçeği vardır: İnsanlar giderek daha sertleşmiş ve yılgındır; kırılganlıklarını, kabullenmişlik ve dayanıklılıktan oluşan bir kabuğun derinlerine gömerler. Bu içsel katılık, onların şiddet ve kötülük görüntülerine boş bakmalarına ya da savaş, kıtlık veya felaket haberlerine kayıtsızca omuz silkmelerine yol açar. Tennessee Williams’ın sözleriyle, onlar için “mutluluk duyarsızlıktır.” Bu duyarsızlık — modernliğin soğuk kayıtsızlığı — Gelenek’in erdem olarak öğrettiği zühd (bağsızlık) hâlinden tamamen farklıdır. Bu, şefkat ve sükûnetin zühdü değil, ilgisizlikle arzunun çelişkili bir karışımıdır.
Gelenek’in zühdü (bağsızlığı) ise, bunun tam tersine, duyarsızlığa değil, şefkate dayanır. Bu bağsızlığın temeli, gerçekliğin hem aşkın (dolayısıyla uzak) hem de içkin (dolayısıyla şefkatli) olduğu görüşüdür. Aşkınlığın kabulü, zorunlu olarak, bizim Mutlak karşısındaki yoksulluğumuzu ve geçiciliğimizi fark etmemizi sağlar; bu farkındalık, modern bakışta neredeyse tamamen kaybolmuş olan bir hayret ve alçakgönüllülük doğurur. Aynı şekilde, içkinliğin kabulü de, gerçekliğin bütünlüğünün farkına varmamızı sağlar; bu da kutsal bir bağlılık hissi ve duyarsızlığın tam zıddı olan kalıcı bir şefkat üretir.
Aşkınlığı gözden kaçırmak ya da onu gerçekliğin bütünlüğünün dışında aramak, Geleneksel bakış açısından temel bir hatadır. Bu, modernizmin başlıca yanılgısı ve modernliğin karakteristik bir özelliğidir. Bu, çağdaş dünyada yaşamanın zorunlu olarak aşkınlığı reddetmek anlamına geldiğini değil, fakat aşkınlığın reddinin modernizmin özünü oluşturduğunu; modernliğin ruhunun, çağdaş yorumcular tarafından narsistik ve kayıtsız olarak tanımlandığını ifade eder. Bu reddediş, modern insanın şefkatle tutkuyu, sevinçle hazzı, derinlikle yoğunluğu karıştırmasının kökünde yatar; erdemi boş biçimlere indirger ve ahlâkı özelleştirilmiş duygusallıklar hâline getirir.
İnsan, ancak yaşamın ruhsal temeline — yaratılışı bir tecelli (Tanrı’nın görünümü) olarak görme vizyonuna — tanıklık ederek, kendini sevmenin ölçütünü keşfedebilir.
Aşkınlığın inkârının postmodern görelilik, öznelcilik ve nihayet nihilizme yol açması zor değildir. Ancak insan için daha sinsi bir tehdit, aşkınlığın modern biçimde tersyüz edilmesidir — yani soyutlama yoluyla: Ruhsallığın yalnızca zihinsel veya psikolojik yönlerine indirgenmesi, böylece tecellinin bütün gerçekliğinden sahte bir uzaklık yaratılması. Ruh, bu şekilde merkezinden koparıldığında, doğal tutkusuna şefkat yönü bulamaz; tamamlayıcısını boşuna arar, giderek daha donuklaşır ve dış zevkler peşinde koşsa da içsel sevinç kaynaklarını bulamaz.
Hesikastların (Hesychastlar) Yunanca apatheia kelimesini, bugün “apati” (ilgisizlik) dediğimiz anlamda değil, kalp saflığı — benlikten ve tutkudan arınmışlık — anlamında kullandıkları dikkate değerdir. İşte bu, “Tanrı’nın geçişine mahal olan arınmışlık”tır. Yalnızca bu tür bir içsel saflıkta, kendine kapalı olmayan, dışa taşan ve katılan bir sevgi, yani şefkat, filizlenebilir. Soyutlamanın ilgisiz “sevgisini” bununla karşılaştır. İsa’nın öğretilerinden biri üzerine Ivan Karamazov’un şu sözü tipik bir modern duyarlığın ifadesidir:
“Komşusunu sevmek fikri ancak bir soyutlama olarak mümkündür; insan hemcinsini uzaktan sevebilir ama yakından neredeyse asla.”
Soyutta sevmek ne kadar kolay; oysa sevginin gereğini ilişkilerimizin somut bağlamında, günlük hayatın zorunlulukları içinde gerçekleştirmek ne kadar daha zordur!
Hristiyanlıkta “komşunu kendin gibi sev” buyruğunun, “Tanrını bütün kalbinle, bütün ruhunla ve bütün aklınla sev” [Matta 22:37] şeklindeki “ilk ve en büyük buyruk”a tâbi olduğunu hatırlamak gerekir.
Geleneksel metafiziğe göre, süreçleri şekillendiren ilkedir. Tanrı ile insan arasındaki dikey ilişki (ilke düzlemi), yatay düzlemdeki tüm yaratılmış ilişkilerine anlam kazandırır. İnsanın Tanrı’nın yaratıklarını sevmesi, insanın Tanrı’ya sevgisinin aşkın onayına dayanır. Bu soyut bir sevgi değil, canlı, yaşamın nefesiyle yoğrulmuş bir sevgidir. Yalnızca yaşamın ruhsal temelini — yaratılışı bir tecelli olarak — görmekle insan, kendini sevmenin ölçütünü bulur: kendinden beslenen narsistik sevgi değil, kendinden vererek beslenen özgeci sevgi. İşte bu, komşuyu kendin gibi sevmenin ölçütüdür.
Yalnızca ruhsal yakınlık deneyimiyle, insan varoluşun gizemlerine açılabilir.
Etimolojisi bakımından “teorik” (Yunanca theoria – “görme”) sözcüğü, modern anlamda bir soyutlama değil, “mevcudiyete katılma” veya “gerçekliğin vizyonu” anlamındadır. Bu nedenle geleneksel bilgelere sıklıkla “görenler” denmiştir. Onların farkı, görünüşün ötesine bakabilmeleri, aşkın boyutu ve onun her şeydeki tezahürünü idrak edebilmeleridir. Yalnızca ötekini “mevcut” olarak görme deneyimiyle insan, varoluşun gizemlerine giriş yapabilir.
Bu yüzden Vedantik terimlerle ayam atma brahma (“Atman, Brahman’dır”) denir — yani içkinlik, aşkınlığın bir yönüdür. Modern kullanımda “teorik” kelimesi, soyutlama aracılığıyla “gerçeklikten” ve dolayısıyla Tanrı’dan (biçimötesi ruhsal gerçeklikten) ve “Benlik”ten (ilahi özden) uzaklaşmayı ima eder; böylece bu terimler anlamlarını yitirir.
Bu indirgeme, “hümanizm” kavramı konusundaki geleneksel ve modernist bakışların farkında da görülebilir. Jacques Maritain’e göre iki tür hümanizm vardır: Biri, insan varoluşunun merkezinde Tanrı’yı kabul eden geleneksel (l’humanisme intégrale) hümanizm; diğeri, insanı hem kendi hem de her şeyin merkezi yapan modernist hümanizmdir.
Geleneksel hümanizm, yalnızca sosyal veya dinî bir görgü değil, ruhsal adab biçimidir. Örneğin İslam’da, “hümanizm” için kullanılan Arapça adab terimi, genellikle “nezaket” olarak çevrilir; oysa asıl olarak ihsan, yani içsel güzelliğin tezahürüdür. Bu, bireyin samimi erdemli davranışında, bir kültürün ya da bir ahlâk anlayışının teosantrik (Tanrı-merkezli) zarafetinde görünür. Bu, her insanda mevcut olan ilahî kökenin işaretlerine yönelmiş bir dikkattir; her bireyde, ne kadar silik olursa olsun, Tanrısal mevcudiyetin farkındalığıdır.
Modernist hümanizmde ise bu ruhsal merkez kaybolmuştur; “düzen” ihtiyacına karşılık olarak yalnızca adab’ın sahte sureti, yani toplumsal görgü, özel ahlâk, prosedürel “değerler” ve davranış kuralları üretilir. Bu dış biçimler, ruhsal merkezden kopuk oldukları için dönüştürücü bir erdem değil, vicdansız bir pragmatizmdir.
Modernliğin “bağsızlık” diye adlandırdığı şey, aslında ruhsal kökünden kopmuşluk hâlidir — insanın Tanrı’dan, dolayısıyla kendi özünden ve kozmostaki yerinden uzak düşmesidir. Din, işte bu ontolojik uzaklığı aşarak bizi Merkez’e yeniden bağlamayı amaçlar — nitekim “religion” kelimesi Latince re-ligare, “yeniden bağlamak” kökünden gelir.
Gerçek ruhsal adab, insanda öncelikle bir yöneliş meselesidir. Geleneksel toplumlarda insanlar, hem akıllarıyla hem iradeleriyle, Nur’un Kaynağına, yani Yüce Güneş’e yönelmişlerdir. “Orient” (Doğu) kelimesi, “orientation” (yöneliş) kelimesinin köküdür — Doğu, Güneş’in ışığının kaynağıdır; bu, ayrım gücü taşıyan Akıl için ne güzel bir mecazdır. Güneş bizi hem aydınlatır hem de canlandırır. Doğru yönelişle ancak, cehaletin karanlığını dağıtabilir, ilgisizliği ve uyuşukluğu aşarak, bütün varlıklarda parlayan Nur ile yeniden bağ kurabiliriz. Niffarî’nin dediği gibi:
“Perdenden ancak Benim Nurum aracılığıyla çıkacaksın.”
Geleneksel zühd (bağsızlık), o hâlde, insanî olanı boşaltarak ruhsal merkeze yeniden bağlanma lütfuna hazırlanmak demektir — mecazların ötesindeki Nur’un Hakikatine girmektir.
Bu Nur, şefkatli huzurun Nuru’dur; varlığımızın özünü oluşturur, içimizde ruhsal adab olarak parlar, bizi Yaratıcımıza ve oradan da yaratılmışlara yeniden bağlar; işte bu, insanlığın bütüncül özünün temelidir.
