Yapısökümün Yapısökümü (Deconstructing Deconstruction)
Mantığın ontolojik temellerini reddederek yapısöküm; kendi varlık zeminini yapısöküme uğratmaya, bindiği dalı kesmeye ve sanki yapısöküm başlı başına bir amaçmış gibi absürt bir biçimde kendinden başka hiçbir zemine dayanmadan ayakta durmaya kalkışır.
Postmodern felsefe, karmaşık metinsel anlam yapılarına nüfuz etmek ve onları eleştirel bir biçimde incelemek için gramatolojik bir araç olan yapısökümü eleştirel düşünceye kazandırdı. Modernizmin Aydınlanma projesi ve ondan önceki premodern düşünce, insan zihnini ve toplumlarını entelektüel ve sosyal yapılara hapsetmeye yol açtıysa, postmodernist proje bunları yapısöküme uğratmayı amaçladı. Her bağlamı bir metin olarak algıladığından (Jacques Derrida’nın meşhur ifadesiyle, ‘il n’y a pas de hors-texte’ veya ‘metnin dışında hiçbir şey yoktur’, ki bu ifade belki de onun niyet ettiğinden daha geniş bir şekilde yorumlanmıştır), entelektüel ve toplumsal yapılar başta olmak üzere tüm yapılar onun neşterine maruz kaldı. Bu yapıların sonsuza dek indirgenebilir olduğunu düşündüğü için yapısöküm, hiç bitmeyen bir çözülme süreci olarak tasarlandı. Bir araç olarak kapsamı görünüşte sınırsızdı. Toplumun ve kültürün mimarilerine uygulandığında; otorite, hiyerarşi ve gücün güçlü bir eleştirisini ortaya çıkardı. Pek çok etkisinin yanı sıra, katılaşmış düşünce biçimlerinin ve sabit kurumsal yapıların, toplumların çeşitli unsurlarını koşullandırmak için nasıl işlediğine ışık tuttu. Ayrıca, çarpık ötekilik algılarının nasıl yanlış stereotipler ve keyfi kategorizasyonlar doğurduğunu ve böylece başkalarının boyunduruk altına alınmasını rasyonelleştirecek şekilde kurumsallaşmış güce nasıl avantaj sağladığını açığa çıkardı. Bu ifşaat, düşünce biçimleri ve güç yapıları hakkında daha büyük bir farkındalıkla sonuçlandı ve siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik ve dini baskı ve eşitsizlik biçimlerini düzeltmeye yönelik çeşitli reformlara katkıda bulundu. Yapısöküm çeşitli şekillerde, çoğulluğun ve onun çeşitli ifadelerini barındıracak daha açık alanların gerekliliğinin takdir edilmesini sağlayarak toplumsal özgürlükleri ve sosyal eşitliği artırmak için bir araç olarak kullanıldı.
Ancak dünyayı yapısöküme uğratmak; baskıcı politik doğruluk ve kimlik politikalarına yönelik sağlıksız bir takıntıdan, hem inanca hem de otoriteye yönelik metafizik karşıtı bir küçümsemeye kadar uzanan sayısız aşırılıkla da sonuçlandı. Hem bilişsel hem de ahlaki göreceliğe, formların yozlaşmasına ve aynı zamanda eşitlik arayışında hiyerarşik düzenlerin düzleşmesine yol açmış; etkili bir şekilde, özgürlüğü ve niteliksel hiyerarşiyi kısıtlayan bir hiper-eşitliği veya abartılı bir eşitlikçiliği teşvik etmiştir. Temellendirici manevi ilkeler (gramatolojik cerrahlara göre bunların da yapısöküme uğratılması gerekir) dikkate alınmadan uygulandığında, yapısöküm nihilizme yol açan hiç bitmeyen bir parçalama sürecine dönüşebilir. Bu anlamda, radikal bir biçimde anarşiktir ve toplumsal ve metafiziksel uyumun bizzat dokusunun altını oyma riskini taşır. Mantığın ontolojik temellerini inkar ederek, sanki yapısöküm kendi başına bir amaçmış gibi, kendi varoluş zeminini yapısöküme uğratmaya, kendini destekleyen dalı kesmeye ve absürt bir şekilde kendisinden başka hiçbir zeminde durmamaya cüret eden aşırıya kaçan bir eğilime sahiptir.
Onu tanım veya analizin ötesinde görenlerin aksine iddialarına rağmen, yapısöküm basitçe ifade etmek gerekirse, dil ve yapıları, onların istikrarsızlık ve farklılaşma noktalarını (Derrida’nın tipik postmodernist bir tarzda, “hemen ve indirgenemez bir şekilde çok değerli olduğu için aynı anda bir dizi anlama atıfta bulunabilir” dediği ‘différance’ terimi 1) bularak ve bunlara nüfuz ederek eleştirel bir şekilde inceleyen bir araç olarak görülebilir. Derrida, yapısökümün bir yöntem, teori veya işlem olmadığı konusunda uyarıda bulunmuştur, aksi takdirde kendi içinde tanımlayıcı (yapı-dayatan) bir yaklaşıma dönüşür. Eğer yapısökümün kendisi yapısöküme uğratılabiliyorsa —ki bazı postmodern teorisyenler ironik bir şekilde onu mutlaklaştırarak bu olasılığı bile inkar ederler— herhangi bir araçta olduğu gibi, değerden bağımsız bulunmalı ve ilkelere zorunlu bir bağlılığı olmamalıdır. Bununla birlikte, onun doğasında var olan anarşik metafiziksel şüphecilik diyebileceğimiz, yerleşik bir istikrarsızlaştırıcı özellikten türeyen norm-karşıtı eğilimleri vardır. Metinlere ve yapılara onlara yeni alanlar, perspektifler ve anlamlar açmak için nüfuz etmenin belirli bir anlamda metafiziksel bir egzersiz olarak kabul edilebileceği varsayılsa da; yapısökümün metafizik-karşıtı doğasını belirleyen şey, postmodernizmin “logosantrik” kurgular veya “üst-anlatılar” (meta-anlatılar) olarak reddettiği metafizik temellerin kendisine duyduğu küçümseme ve anlamın istikrarlı veya nihai herhangi bir temelinin olasılığını inkar etmesidir. Derrida, gösterenlerin kendilerinin ötesine işaret etmesi nedeniyle tüm dilin doğası gereği metafizik olduğunu ve tüm hakikatlerin en iyi ihtimalle geçici olduğunu belirtir. Bu bağlamda Derrida, örneğin Budistlerin “aya işaret eden parmak” anolojisinde veya hakikati örten soğan benzeri katmanlar olan kozmik kılıflar ya da peçeler metafizik anolojilerinde gösterilen geleneksel metafiziğin bir yönü ile belirli bir anlamda aynı çizgide görülebilir. Bununla birlikte, önemli bir ayrım, geleneksel metafiziğin postmodernistlerin reddettiği manevi ve entelektüel temellere dayanmasıdır. Geleneksel öğretmenler için anlam, manevi tözdeki sembolik ve arketipsel bir temel olasılığı olmaksızın peşinen engellenmiştir ki bu, manevi tözün gerçekliğini reddeden postmodernizmin üstesinden gelemediği bir ikilemdir. Postmodernistler dünyayı mitlerden arındırarak aynı zamanda onu maneviyattan da arındırırlar.
Derrida, yapısökümün bir değer olarak hakikatten vazgeçmediğini savunmuştur, ancak hakikati en iyi ihtimalle bir eşikselliğe (liminaliteye) radikal bir şekilde indirgemesi ve lütfun tevazusuna yönelik şüpheciliği, temelde yıkıcı ve nihilist bir eğilimi ele verir. Bu durum, kendi şartlarında, nihayetinde ulaşılamaz ve sadece geçici olarak görülen anlamın amansız arayışında ve sürekli olarak parçalanmasında fark edilebilir. Hakikat ve anlama yönelik bir yaklaşım olarak, onaylamaksızın sürekli olarak istikrarsızlaştırmaya çalışır. René Guénon’un farklı bir bağlamda gözlemlediği gibi 2, “İnsanlığın geri kalanı bulmak ve bilmek uğruna ararken, bugünün Batılısı aramak uğruna arar; İncil’deki ‘Arayın, bulacaksınız’ (Quaerite et invenietis) cümlesi onun için, bu ifadenin tam anlamıyla ölü bir harftir, çünkü kesin bir nihayet oluşturan her şeye ‘ölüm’ derken, ‘yaşam’ adını sadece meyvesiz bir çalkantıdan ibaret olan şeye verir.” Gerçekliğin her şeyi kapsayan zeminini kavrayan sağlıklı dogma (Frithjof Schuon’un belirttiği gibi, “dogmalar değişmez temeller olarak gereklidir ve içsel ve kapsayıcı boyutları vardır” 3) ile onu hem indirgeyen hem de atomize eden sağlıksız dogmatizm arasında ayrım yapamayan yapısöküm; gerçekliğin manevi ekolojisini benimsemek yerine onu aporetik (çıkmaz) bir absürtlük noktasına kadar yapısöküme uğratmaya cüret ettiği ölçüde derinden alaycı ve nihayetinde yıkıcı hale gelebilir.
Geleneksel metafizikçilerin kendileri de her zaman, genel olarak anlaşıldığı şekliyle gerçeklik kavramının yapısöküme uğratılması, özüne nüfuz edilmesi (bu özün kendisinin yapısöküme uğratılamayacağını, ancak deneyimlenebileceğini takdir ederek) ve anlamının hem Öz (Essence) hem de Varlık (Being) olan kaynağına ve merkezi manevi kökenine ya da İlke’sine (Prensip) hermeneutik olarak geri izlenmesi gerektiğini onaylamışlardır. Bu, Sufilerin te’vil olarak adlandırdıkları, dünyanın (makrokozmos) ve benliğin (mikrokozmos) uyumlaştırıcı ontolojik İlkeleri (metakozmos) ışığında görüldüğü bir geriye doğru izlemedir. Gizli Hazine’nin veya Öz’ün ontolojik olarak ve Varlık alemi içindeki anagojik anlam aracılığıyla açığa çıkması dışında hiçbir keşfi olmasa da, teofani olarak benlik, manevi töze katılır. O, “Tanrı, merkezi her yerde ve çevresi hiçbir yerde olan sonsuz bir küredir” (Bonaventure) sözünün anlamı içinde bir “merkez”dir. “İşaretler dünyasında” zihin, teofaniyi deşifre edebilse de onun indirgenemez zeminini ve bizzat zihnin ilkesini, zihinde ikamet eden ve onu aşan gerçekliğin ta kendisini, kısacası varoluş için nihai referansı olan ontolojik İlke’yi yapısöküme uğratamaz. Bu belitsel kaynak, Öz’ünde, tüm zıtlıkların uzlaştırıldığı (‘coincidentia oppositorum’) ve tüm farklılıkların çözüldüğü temel gerçekliktir. İlke, bu anlamda, indirgenemez derecede çok değerli ‘différance’ı aşar. (Postmodernistler bu terimi Tanrı ile eşitlemeye yönelik her türlü girişime direnirler. Örneğin Derrida’nın etkili yorumcularından biri olan John Caputo’ya dikkat edin: “Différance’ta Tanrı’ya karşı örtülü hiçbir negatif ontolojik argüman yoktur ve différance Tanrı ile karıştırılmamalıdır.”) Bu ilkesel Merkez, hem aşkın makam ve istikrar anı hem de hareket halindeki ve zaman içindeki varoluş çarkının metafiziksel eksenidir. Biri varoluş çemberinin unsurlarını yapısöküme uğratabilse de çemberin kendisinden ortaya çıktığı Merkez, yapısökümün ötesindedir. O, varoluş çemberini aynı anda hem aşar hem de ona içkin olarak katılır. Bir formülasyonda, huwa la huwa (“O’dur, O değildir”) olarak adlandırılır. İbn Arabi’nin bu metafizik birliği ve aynı zamanda onun çokluğunu doğrulayarak belirttiği gibi 4: “Eğer sadece O’nun aşkınlığında ısrar edersen, O’nu kısıtlarsın, Ve eğer sadece O’nun içkinliğinde ısrar edersen O’nu sınırlandırırsın. Eğer her iki yönü de sürdürürsen, haklısın…” İnsan tarafından bilinemez olan Öz; aşkınlığı, vahyi, inancı ve apofazisi gerektirir. Yine de, yaratılmış Logos olarak ruh, Gerçekliğin ontolojik zemininde ikamet eden yaratılmamış Logos’u idrak eder ve ona mistik olarak katılır. Ruh, böylece ontolojik olarak gerçekleştirilir ve varoluşsal nitelikleri ve sıfatları aracılığıyla bilinir; dolayısıyla entelektüelleşme (intellection), içkinliğin katafatik farkındalığı, komünyon ve “yaşayan her şeyin kutsal olduğu” deneyimi mümkündür.
Gelenek, varoluşun kozmik bir peçe ya da daha doğru bir ifadeyle, gerçekliğin planimetrik (düzlemsel) doğası göz önüne alındığında, tıkanmış bir vizyondan yarı saydam bir algıya geçmek için kendisi de yapısöküme uğratılması gereken ruhun üzerindeki bir peçe de dahil olmak üzere bir peçeler çokluğu olduğunu öğretir. Bu berraklıkta ötekilik, ruhun varlığının paylaşılan manevi zemini olan ontolojik bütünlük farkındalığı içinde kapsanır. Bu nihai zemin primordialdir, kapsayıcıdır ve çağlar boyunca mistiklerin ve bilgelerin tanıklık ettiği gibi deneyimlenebilir. Bu nedenle o, sadece bir “a priori” Kantçı postulat mertebesinde kavramsal bir gerçeklik değildir. Aksine, Ruh ontolojik bir gerçekliğe sahiptir; o, kalbî bir mevcudiyettir, bir postmodernist akıl oyununun veya semiotik jimnastiğinin bir parçası olarak yapısöküme uğratılabilecek salt mantıksal veya gramatolojik bir yapı değildir. Yine de postmodernistler, Ruh’u en iyi ihtimalle gramatolojik bir kavram, Tanrı’yı ise kendi neşterine maruz bırakılacak semantik bir postulat olarak ele alarak Ruh’un gerçekliğine şüpheyle yaklaşmaya devam ederler.
“Kavram olarak hakikat” ile “mevcudiyet olarak hakikat” arasındaki bu ayrım, profan ve kutsal epistemolojiler arasındaki temelde yatan yaklaşım farkını ortaya koymaktadır. Modernizm, bilimsel rasyonalizm ve pozitivizmin epistemolojileri üzerine inşa edilmişken, postmodernizm bunları yapısöküme uğratma konusunda temkinlidir. Seyyid Hüseyin Nasr’ın sözleriyle, “Post-modernistler genellikle modern bilim dışındaki her şeyi yapısöküme uğratırlar çünkü bu yapılsaydı, post-modernizmle birlikte modernizmin tüm dünya görüşü çökerdi.” Temel olarak hem modernistler hem de postmodernistler inanca ve geleneğe şüpheyle yaklaşırlar ve modern bilim istisnası dışında otoritenin her türüne karşı eleştirel, hatta alaycıdırlar. Gerçekliği kendi bilme kiplerinin sınırlarına indirgeyecek olan bilim (yani bilimcilik), dünyayı ve benliği teofani olarak, metafiziksel olarak bütünleşmiş ve bu bağlantıyı yankılayan ve güçlendiren semboller ve arketiplerle dolu olarak gören inanca ideolojik olarak karşıttır. Postmodern epistemoloji ise, dışa dönük bir tavırla sembolizme hayran olmasına ve dünyayı sürekli olarak yapısöküme uğratmaya çalışmasına rağmen, metafiziksel bütünlüğü ve dolayısıyla onun kutsal sembolizmini reddettiği için imgesel temelini (imaginal foundation) bulamaz. Cehennemi bir şekilde ilerleyen profan hermeneutik, gerçekliği, onun her şeyi kucaklayan tözünü sezmeksizin salt parçalarken; buna karşılık kutsal hermeneutik; inanç, akıl ve lütuf aracılığıyla kendi özdeş tözü olarak tanıdığı Ruh’un örtüsüz mevcudiyetine tanıklık eder.
Nihai gerçekliğin Öz olarak bilinemezliğini vurgulayan apofazisin mistik yolu ile postmodernistin anlam olasılığını kalıcı olarak erteleme içgüdüsü arasında kayda değer benzerlikler olsa da, yaklaşımları arasında önemli farklar da vardır. Derrida için “sadece mutlak bir demirleme merkezi olmayan bağlamlar varken” 5, buna karşılık inançlı kişi Ruh’a demirlemiştir. Dolayısıyla anlam, yakalanmazlığa yönelik gramatolojik bir içgüdü veya hermeneutik esnekliğin stratejileri yoluyla ertelenmez, inancın ve mistik deneyimin lütfu içinde kapsanır. Gerçekliğe apofazis yoluyla yaklaşan mistik, yine de onu katafatik olarak doğrulayabilir. Benzer şekilde, mistik kendini yok etme (fena) yoluyla manevi Boşlukta erimeyi ararken, onun bir pleroma (beka) olarak varlığını eşit derecede teyit edebilir. Bu kendini yok etme ya da “Ruh’a doğru ölme”, gerçekliğin nihilist bir inkârı olmaktan çok; inanç, lütuf, tanıklık ve manevi birlik yoluyla Ruh’un bütünlüğünü doğrulayan bir olumlamasıdır. Bu, postmodernistin “dinsiz din” veya “inançsız inanç” anlayışıyla tamamen ters düşmektedir.
İslam Peygamberi’ne verilen iqra, “oku” ya da “kıraat et” şeklindeki meleksi emir, kutsal hermeneutikte, insanlığa manevi mevcudiyetin, varoluş tableti üzerinde ilahi kendini-açıklamanın sürekli açılan gerçekliğinin “işaretlerini okumaya” yönelik bir çağrı olarak anlaşılır. Meleksi emir, aslında inisiyeyi metinsel yapısökümün çevik gramatolojisine dahil olmak yerine, iç gözle bakmaya ve “görmeye”, manevi “içgörü” ile okumaya çağırır. Vizyoner (görüsel) melekeleri gramatolojinin somutlaştırılmış analitiklerini aşan yaratılmış Logos olarak Ruh, onların manevi tözlerine ontolojik olarak katılarak işaretleri okur. Vizyoner Logos, Ruh’u açığa çıkarmak için “işaretleri” yapısöküme uğratırken, profan zihin sadece yapısöküme uğratmak amacıyla yapısöküme başvurur. Manevi içgörüden yoksun olarak, hakikat veya bilgi için herhangi bir birleştirici veya ontolojik temel olmaksızın anlam arar. Gramatolog, kutsal keşfin, gerçekliğin bir yapısökümü olmaktan ziyade Ruh’un vizyoner ve dönüştürücü bir deneyimi olduğunu kabul etmekte başarısız olur. Mistik olarak ona (metne) dalmayı arzulayan vizyonerin aksine, metni yapısöküme uğratırken ondan entelektüel olarak uzak durur. İçine girme (dalma) yoluyla, mistiğin ruhu Ruh ile birleşir. Bu süreç; inancı ve erdemi, manevi yolculuğu ve “eşikte beklemeyi”, ve ruhun Ruh’un Kutsal Alanı’na, kalbin mabedine kabul edilmesini mümkün kılan lütfu gerektirir. Postmodernist için, girilecek hiçbir kutsal alan yoktur, sadece aşılması gereken sonsuz sayıda eşik vardır.
Postmodernist için benzer bir sorun da amelî (işlevsel) duanın imkansızlığı konusunda ortaya çıkmaktadır. Hakikate nihai olarak ulaşılamıyorsa, etkili bir şekilde ifade de edilemez. Dua hiçbir zaman ona ulaşamaz. Tıpkı duanın yöneltilebileceği “tanrı” gibi, duanın kendisi de sadece yapısöküme uğratılacaktır. Ve etkili bir dua olasılığının temeli olan inanç, onu onaylanacak bir gerçeklikten ziyade sadece çözülecek bir kavram olarak gören zihnin şüpheciliği içinde eriyip gider. İroniktir ki, hapsedici çitlerinden kaçmak için yapıları sadece yapısöküme uğratan postmodernist, böylece onun sonsuz süreçlerine hapsolur; manevi mevcudiyetin onaylayıcı gerçekliğinde değil, yalnızca yokluğun sahte gerçekliğinde yaşar. Ötekiliğe karşı son derece duyarlı olmasına rağmen, paylaşılan ontolojik bağlantılarını ve manevi genişlik olasılığını reddederek kendisini “Öteki”nden duvarlarla ayırır. Onun aksine, inanç adamı, manevi komünyonun ontolojik zeminini keşfetmek için yabancılaşmanın psişik engellerini yıkar. Dış gözün fiziksel ışığın lütfuyla görmesi gibi, “Kalp Gözü” de lütuf ve alıcılık yoluyla, kendini aydınlatan Güneş’in vahyi aracılığıyla evrenin ışığına katılır. Bu nedenle kutsal bilgi; onun aşkınlığını ve aynı zamanda varlıkların ortak zemini, vizyonunun kaynağı olarak rolünü inkar etmeden ve aklın inançla olan dinamik ilişkisini reddetmeden yapısöküme uğratır.
İnsan zihni, en nihayetinde, düşünen bir makineden daha fazlasıdır. Logos’un enstrümanıdır. Titus Burckhardt’ın kelimeleriyle 6, “İnsan, ‘düşünen bir hayvan’, ya doğanın ilahi şaheseridir ya da onun düşmanıdır; bunun nedeni, zihinde ‘varlık’ ve ‘bilgi’nin birbirinden ayrılmasıdır ki bu, çöküş yoluyla, tüm bölünmelere yol açar.” Devasa boyutta bir hırsızlığın, ruhun ontolojik farkındalığının çalınmasının yaşandığı bu postmodern çağda, insanı ve dünyayı bütünleştirmek için bizzat düşüncenin manevi bir tözle temellendirilmesi gerektiğini anlamak her zamankinden daha önemlidir. Bu nedenle manevi zeka, dünyayı veya onun ifadelerini yapısöküme uğratmaya cüret etmeden önce benliği yeniden inşa etmeye çalışmalıdır. Aslında bu iki süreç ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır: dünya ancak bilenin kipinde bilinebilir, öyle ki eğer öznenin merceği tıkanmışsa, algılanan nesne de tıkanmıştır. Ramana Maharshi gibi öğretmenlerin öğrettiği gibi Tanrı, nesnelliğin kaynağı olduğu kadar öznelliğin de bizzat merkezidir, böylelikle Özne ve Nesne manevi tözle özdeştir. Gnosis (Marifet) bu nedenle tevazuda ve manevi alıcılığın asli zekasında başlar. Tevazu, ruhu gasp edici egoik eğilimlerinden arındırdıkça, akıl, ruhu kendi telafi edici manevi genişliğinin karşılık gelen farkındalığıyla lütuflandırır. Egoik benlik azaldıkça, manevi gerçeklik farkındalığı genişler ve nihayetinde benlik Ruh’un içinde erir.
Merhametinde barındığımız kendini-aydınlatan Ruh’un içinde, onun gerçekliğini ve bizim kimliğimizi gizleyecek tüm araya giren peçeleri ve gasp edici imgeleri eritmeye çalışarak nihayetinde dinlenmeliyiz. Bu; nihai olarak bilen benliği bile Gerçekliğin pleroması (doluluğu) içinde yok eden, tüm ışığı “Ba harfinin altındaki Nokta”, “Siyah ama Güzel” olan Kalp olan o parlak Karanlıkta emen gerçek apofatik bilginin temelidir.
