thomas-hart-benton-sanatsal-hareketler

“Akıl bize bir efendiden çok daha buyurucu biçimde emreder;
çünkü birine itaatsizlik ettiğimizde mutsuz oluruz, ötekine itaatsizlik ettiğimizde ise aptal oluruz.”
(Pascal)

Birinci Bölüm

Modern Bilim ve Akıl
(Chapitre Premier – La science moderne et la raison)

Akıl, gerçeğin yetisidir; ya da, daha doğru bir şekilde, zihnimizin gerçeğe denk hale geldiği yetidir; ve bu yeti aracılığıyla, kuşkusuz uzak ve benzeşimli (analog) bir tarzda ama doğru bir biçimde, gerçeklerin gerçeği olan Tanrı’yı biliriz. Akıl, hakikat için yapılmıştır, varlığı elde etmek içindir.

Bizim “akıl” dediğimiz şey, skolastiklere göre ve kelimelerin tam anlamına göre, aslında “akıl”dan çok “intellectus” yani “anlama yetisi” (intelligence) olarak adlandırılmalıydı.

Nedir gerçekten skolastik ayrımda “intelligence” (anlama) ile “raison” (akıl) arasındaki fark?

Anlama yetisinin (intelligence) kendine özgü amacı, anlaşılan varlıktır; onun özsel gereksinimi apaçıklık (évidence) ya da en azından kesinliktir; ve o, yalnızca bu amacına ulaşmak için “kanıtlama” (demonstration) aracını kullanır. Onun gereksinimi açıklamadan çok kanaate, sözden çok gerçeğe yöneliktir.

Fakat kanıtlamalar, açıklamalar ve söylem (discours), anlama yetisinin işi ve aracıdır (insanların anlama yetisinin, yani aklının).

Anlama yetisi, böylece ilerleyici bir hareketle iş gördüğü ve bu araçları kullanarak anlaşılır varlığı fethetmeye yöneldiği ölçüde “ratio”, yani akıl olarak adlandırılır.

**

Böylece, skolastiklerin anlama ile akıl arasında yaptığı bu ayrımı ele aldığımızda, bunları iki farklı yeti olarak değil, tek bir insan yetisinin iki ayrı yönü (iki farklı işleyiş biçimi) olarak görürüz.

Şimdi, felsefe tarihinin kaydettiği en tuhaf devrimlerden biriyle, modernler bu ayrımın iki terimini tamamen tersyüz etmişlerdir.

Ve hiç kuşkusuz rasyonalizmin ve onu izleyen Kantçılığın gizli sızma gücünün bir işaretidir ki, Blanc de Saint-Bonnet gibi bir filozof bile — ki kendisi Kartezyen düşünceye karşı eğilimliydi — Tanrı’ya ulaşmamızı sağlayan yetiye “Akıl” (Raison) adını vermiş, ve “anlama” (Intelligence) adını ise yalnızca akıl yürütme (raisonnement) yetisine vermiştir.

Aynı zamanda modernler, aklı anlamadan (raison’u intelligence’tan) iki ayrı yetiymiş gibi, biri ötekinden gerçekten farklı bir güçmüş gibi ayırma eğilimindedirler.

Bu yeniliklerden ilkinin kesinlikle reddedilmesi gerekir. Burada yalnızca kelime meselesi yoktur; çünkü “anlama” (intelligence) adının soylu anlamını bıraktığınız anda, onu başka bir ad altında korumayı iddia etseniz bile, o ismin temsil ettiği fikri de terk etmiş olursunuz; o ismin seçilmesine yol açan zihinsel düzenin kendisini, ve o ismin düşünce dünyasında uyandırdığı bütün benzerlikleri de kaybedersiniz. Kelimeler, nesnelere gelişigüzel yapıştırılmış etiketler değildir; onların nesneleriyle derin ve canlı bir akrabalığı vardır.

Doğaüstü anlama (intelligence surnaturelle), Kutsal Ruh’un yedi armağanından ikincisidir. Mezmurcu, özellikle 118. Mezmur’da, bu armağanı ne kadar harika bir ısrarla dile getirir:
“Anlama ver bana, ve yaşayacağım.”
“Bana anlama ver, ve senin yasana derinlemesine bakayım; bana anlama ver, ve senin buyruklarını öğreneyim; bana anlama ver, ki senin tanıklıklarını bileyim.”
Tanrı’nın kutsal yüzünü görmeye bizi götürecek olan da bu anlamadır. Meleklerin adlarından biri de “saf anlamalar”dır (Intelligences pures).
Bizim anlama yetimiz, kalbimiz kadar Tanrı’ya kıymetlidir; Tanrı onu, bütün duygunun ötesinde olan barışıyla korur.
Ve “Tanrı’nın barışı, her duygunun üstüne çıkarak, kalplerinizi ve anlamalarınızı koruyacaktır.” (Filipililer, 4:7)
Biz Tanrı’yı bütün kalbimizle sevdiğimiz gibi bütün anlama gücümüzle de sevmeliyiz (Markos, 12:33).
Ve nihayet, Hıristiyan düşüncesi her zaman bizim anlama yetimizde, “dünyaya gelen her insanı aydınlatan” Tanrısal Işık’ın yaratılmış bir payını görmüştür.

Bu nedenle kelimelerin doğal anlamlarını korumalıyız; ve “akıl” (raison) adını yalnızca, anlaşılır varlığa doğru ilerleyici bir hareket içinde bulunan anlama yetisine vermeliyiz:
Yani bir kavramdan ötekine geçen, bu kavramları belirli bir düzen içinde birbirine bağlayarak gerçeği kavramaya varan anlama yetisine. Ancak insan zihni doğası gereği konuşma ve düşünme zorunluluğuna tâbi olduğundan, ilerlemek için akıl yürütmek zorundadır. Bu yüzden, ayrım bir kez yapıldıktan sonra, pratikte “akıl” (raison) ve “anlama” (intelligence) kelimelerini birbirinin yerine kullanmanın sakıncası yoktur — en azından, akıl yürütme (ratiocinari) ile anlama (intelligere) edimlerinin birbirine karşıt olarak ele alınmadığı durumlarda; çünkü bu iki edim, hedefe yönelme hareketiyle, hedefe ulaşmış olma durumu arasındaki fark gibidir.

Bundan sonra, modernlerin “akıl” ve “anlama” dedikleri şeyleri iki ayrı yetiymiş gibi, biri diğerinden gerçekten farklıymış gibi ele almaktan da kaçınmalıyız. Ama modern ayrımı başka bir biçimde yorumlamak olanaksız mıdır? Bu yorum, felsefe açısından çok yararlı olabilir.

Şunu unutmamak gerekir ki, skolastik yazarlar öncelikle ontolojik bir bakış açısından hareket ederlerdi. Onlar akılla, yalnızca hakikati fethetmede kullanılan bir araç olarak ilgilenirlerdi.
Dolayısıyla, aklı her zaman işleyişinin doğal ve düzenli halinde varsayarak ele alırlardı.

Modern felsefe ise, bunun tersine, esasen psikolojiktir. O, akıl üzerine düşünürken, öncelikle onun içsel işleyiş koşullarını araştırır.
Bu bakış açısından, anlaşılan varlığa yönelmiş yetiden —yani bizim “anlama” veya “akıl” dediğimiz şeyden— farklı olarak, aklın yalnızca maddi etkinliğini temsil eden bir yönü ayırabiliriz:
Bu yön, yalnızca doğruya değil, aynı zamanda yanlışa da yönelebilen, akıl yürütme yetisinin çıplak işlemesidir.

Böylece artık yalnızca “düşüncenin” biçimsel işlevi, yani akıl yürütme veya konuşmanın ham, işlenmemiş hali, anlama veya gerçek akıldan (yani anlaşılır varlığa yönelmiş olandan) ayrılabilir hale gelir. Bu ayrım, skolastik ayrımla tam olarak örtüşmez. Birinci durumda, yani skolastiklerde, iki terim —“anlama” ve “akıl”— her ikisi de ortak bir amaca, hakikate yönelmişti.
İkinci durumda ise iki terim vardır: biri, anlaşılır varlığa yönelmiş “anlama” ya da “akıl”; diğeri ise yönsüz, salt maddi akıl yürütme gücü.

Bir örnek almak gerekirse, aklı okumakta olan bir göze benzetebiliriz. Göz, okuma eylemini gerçekleştirdiği ölçüde, yani “görme” işlevinde bulunduğu ölçüde, anlama yetisini temsil eder; hareketli, art arda ve düzenli biçimde ilerleme işini yerine getirdiği ölçüde ise aklı temsil eder. Şimdi, eğer bu hareketin düzeninden bağımsız olarak yalnızca gözün fizyolojik işlevini, yani salt hareketini ele alırsak, bu, bizim burada sözünü ettiğimiz zihinsel işleve karşılık gelir. Göz, iyi veya kötü okusa da, düzenli ya da düzensiz hareket etse de, harfleri net görse ya da bulanık görse de, her durumda hareket işlevini sürdürür. Aynı şekilde, aklın bu zihinsel işlevi de — soyutlama yoluyla tek başına düşünüldüğünde — doğru akıl yürüttüğünde de, yanıldığında da, sağlam olduğunda da, bozulduğunda da işlemeye devam eder.

Bu zihinsel işleve nasıl bir ad verilebilir? Günlük dil böyle bir kavram için bir ad bulmamıştır; bazı filozoflar onu sezmiş, fakat yanlışlıkla “anlama” (intelligence) adını vermişlerdir. O hâlde, ona özel bir ad bulmak gerekir; biz buna “maddî olarak alınmış akıl” (raison matériellement prise) ya da “salt konuşan akıl” (raison purement discourante) adını önerebiliriz. Ancak bu “akıl yürütme işlevi” adını gerçekten hak etmesi için, anlama yasasına uygun davranması gerekir; çünkü akıl yürütme, varlığını tamamen anlamadan alır. Anlaşılan gerçekliğin kavram aracılığıyla kavranması, kavramların ve adların oluşturulması, düşüncenin yargı aracılığıyla varlığa uygun hale gelmesi, kendiliğinden bilinen ilk ilkeler, zihin çalıştığında kendiliğinden doğan sezgisel doğrular ve akıl yürütmenin gerçeğe doğru uygulanışının doğruluğu — bütün bunların hepsi anlama yetisinin alanına girer. Salt akıl yürütme gücü, eğer anlama yetisinden koparılmış olsaydı, yalnızca kavramları birleştirip ayıran, nesnellikten yoksun bir düşleme biçimine indirgenmiş olurdu.

Gerçekte, bu akıl yürütme gücünün anlama yetisinden tamamen soyutlanabileceğini varsaymak imkânsızdır. O, yalnızca aklın bir yönü olarak, akılla birlikte var olur; tıpkı gözün, az da olsa, bir şeyler görmeden okumayı sürdürememesi gibi. Yine de, salt konuşan akıl çoğu zaman zayıf bir biçimde işler ve anlama yetisinin düzenleyici etkisine en az derecede tâbi olur. Bu durumda neye yönelebilir? Boş bir akıl yürütmeden, boş bir söylemden başka bir şeye değil. Anlama yetisinin amacına, yani anlaşılır varlığa artık yönelmediği için, artık kendi üzerinde çalışmaktan başka bir şey yapmaz; mantıksal birleşimlerin otomatikliğine kapılır ve yalnızca en düşük düzeydeki kavranabilirliğe, yani “inandırıcı olana” (vraisemblable) ulaşmayı hedefler.

Ne yazık ki bu tür durumları gözlemlemek hiç de zor değildir. Anlama ve gerçek akıl, hakikate ve mutlak olana yönelir; kendiliğinden bilinen ilk ilkelere dayanarak doğrudan gerçeğe gider, kıyas yoluyla ilerler (ki bu, sezgisel buluş çabasını dışlamaz, tersine ona yardımcı olur) ve her aşamada, özel olarak oluşturulmuş kavramlar aracılığıyla nesneye uygun biçimde kendini düzenler. Oysa salt konuşan akıl, kendi haline bırakıldığında yalnızca göreliliği araştırır, kendiliğinden bilinen ilkelerden duyduğu güveni kaybeder, sürekli bir özeleştiri içinde kendi üzerine döner, özgün bir buluş çabasını dışlar, her şeyi tek biçimli bir açıklamaya indirger ve üstün olanı aşağı olana, niteliği niceliğe indirgeme eğilimi gösterir.

Böylece, salt konuşan akıl, yalnızca hayal gücünün hizmetinde, görünüşte entelektüel bir mekanizmaya dönüşür. O hâlâ zekânın görüntüsünü taşır: Nitekim insanlar genellikle, fikirlerle ya da kelimelerle ustaca oynayabilen kimselere “zeki” derler. İşte bu nedenle, kendi haline bırakılmış salt konuşan akla “sözde zekâ” (pseudo-intelligence) adını verebiliriz. Bu, yanlış düşünceli kişilerin “zekâsıdır”; bol bol, incelikle, ustaca akıl yürütürler, fakat ne kadar çok akıl yürütürlerse hakikatten o kadar uzaklaşırlar.

Yukarıdaki çözümleme, özünde, insan anlama yetisi için doğasından gelen zorunlu bir durumun —yani düşünmek ve akıl yürütmek zorunda oluşunun— ne kadar sürekli bir hata kaynağı olabileceğini göstermektedir. Gerçeği hiçbir mantıksal hareket ya da kavram bileşimi olmadan, doğrudan kavrayan sezgisel bir akıl, yanılmaz olurdu; ama bizim gibi akıl yürütmeye, yani düşünsel ilerlemeye mecbur bir anlayış (entendement discursif), tam da bu niteliği yüzünden yanılma olasılığını içinde taşır.

Âdem’de bu anlayış (entendement) yanılmaktan acizdi, çünkü Tanrı tarafından verilen doğrudanlığın mutlak doğruluğu, onun bütün yetilerine içkin bir biçimde eşlik ediyordu. Günahın ardından ise, bu doğrudanlık bozuldu ve insan aklı, her ne kadar özünde ışığa açık kalsa da, yöneliminin doğruluğunu artık kendinde tam olarak koruyamaz hale geldi. Bu nedenle, düşünmenin ve akıl yürütmenin doğal süreci, Tanrı tarafından insana verilmiş olan yüksek düzenin desteğini yitirdiği andan itibaren, artık kendi gücüyle tamamen güvenilir olamaz.

İnsan aklı, doğası gereği, gerçeğe doğru hareket etmek üzere yaratılmıştır; fakat günahın sonucu olarak bu hareket artık sapma ihtimalini içinde taşır. İnsan aklı, kendisini düzenleyen ilk ilkelerden ve gerçek düzenin kaynağından ne kadar uzaklaşırsa, o ölçüde kendi iç mekanizmasının cehaletine ve hayal gücünün kışkırtmalarına daha fazla boyun eğer. Böylece, en yüksek ışığa açık kalmasına rağmen, onun fiilî kullanımı kararmış bir yansıma hâlini alır: insan hâlâ düşünür, ama artık doğruyu zorunlu olarak bulmaz.

İlk insanın aklı, hakikatle tam bir uyum içindeydi; onun akıl yürütmesi, düzenin düzenleyicisine tamamen tâbi idi. Fakat düşüşten sonra, insanın aklı bağımsızlaşmış görünse de, gerçekte kendi başına bırakılmış bir araç hâline geldi; ışık kaynağından kopmuş bir aynaya dönüştü. Bu yüzden, artık hataya düşmek onun için doğrudan bir olasılık haline geldi; ve Tanrı’nın ilk düzenini reddettiği ölçüde, kendi içindeki düzensizlikle savaşmak zorunda kaldı.

II

Modern bilimin karakteristik biçimde ortaya çıkışını anlamak için, onun, doğa üzerine belirli bir yönelimi kendisine ilke olarak seçtiğini görmek gerekir. Bu yönelim, kendisini aklın bir zaferi olarak sunduğu halde, aslında aklın kapsamını daraltmış ve onu yalnızca deneysel olana bağlamıştır. Antikçağdan Orta Çağ’a kadar insan aklı, evrendeki her şeyi varlığın düzeni içinde düşünüyordu: doğayı, Tanrı’nın düzeni içinde; deneysel olguları, metafizik gerçekliğin ışığında. Modern bilim ise, bu hiyerarşiyi tersine çevirmiştir.

Artık, varlığın düzeni yerine olguların düzeni geçmiştir. Hakikatin yeri, artık “varlıkta” değil, “görünürde” aranır olmuştur. Modern bilimin temel ilkesi budur: yalnızca ölçülebilir olan gerçektir. Böylece akıl, doğası gereği mutlak olana açık olduğu halde, yalnızca duyulur olana, deneysel olana indirgenmiştir. Akıl, bir bakıma kendi yüksekliğinden indirilmiş, yalnızca nesnelerin yüzeyini inceleyen bir alet haline gelmiştir.

Bu sınırlama, modern aklın görünüşteki alçakgönüllülüğünün ardında gizli bir gurur barındırır. Çünkü modern insan, Tanrı’nın aklını artık ölçü kabul etmediğinde, kendi aklını her şeyin ölçüsü olarak koyar. Evrenin sırlarını kavrayamayacağını söylediğinde bile, bu, bir tür kibirdir: Tanrı’yı değil, kendi cehaletini son ölçü haline getirmektedir.

Modern bilim, Tanrı’nın ışığı altında değil, insanın kendi ışığında düşünmek istemiştir. Ancak insanın ışığı, kendi başına, karanlık bir ışıktır. O, aydınlatmak isterken, aynı zamanda gölge üretir; araştırma arzusu, hakikate yönelmiş bir aşk olmaktan çıkıp, hükmetme isteğine dönüşür. Böylece doğayı anlamak yerine, onu “fethetmek” ve “kullanmak” modern zihnin hedefi haline gelir.

Antik ve skolastik düşünceye göre, doğa, kendi içinde bir anlam ve amaç taşırdı; insan, onu kavrayarak, o anlamın bir parçasına katılırdı. Modern düşünce ise, doğayı bir makineye, bir düzenekler toplamına indirger. Böylece, doğa artık “okunan bir kitap” değil, “deney yapılan bir nesne” olur. Bilim adamı, gözlemci olmaktan çok, düzenleyici, hatta yaratıcı bir rol üstlenir. Fakat bu “yaratma”, Tanrısal yaratışın yansıması değil, onun yerine geçme girişimidir.

Bu noktada, modern akıl, kendine ait olmayan bir özerkliği talep eder. Çünkü modern insan, artık aklını varlığın yasasına göre yönlendirmemekte, varlığın yasasını aklına göre kurmaya çalışmaktadır. İşte modern bilimin “metafizik” hatası budur: varlığın düzenini, bilginin düzenine tâbi kılmak.

Modern bilim, başlangıçta yalnızca yöntemini değiştirdiğini, yani gerçeğe ulaşma biçimini yenilediğini düşündü. Oysa, bu yöntemsel devrim, aslında bilginin doğasını ve amacını kökten değiştirdi. Francis Bacon, insanı doğa karşısında bir rahip değil, bir mühendis olarak yeniden tanımladı; bilgi artık ibadet değil, güçtü. Bilmek, artık “varlığı kavramak” değil, “doğayı kullanmak” anlamına geliyordu. Descartes da, bu yeni yönelimi aklın sistematik düzenine dönüştürdü: akıl, artık yalnızca varlığı anlamak için değil, onu kendi kuralları altında düzenlemek için vardı. Böylece, modern bilimin temeline “yöntem” yerleşti; yöntem, gerçeğin ölçüsünün yerine geçti.

Antik ve skolastik düşünce için yöntem, hakikatin hizmetindeydi; modern düşünce için hakikat, yöntemin sonucuna indirgenmiştir. Artık bir şeyin doğru olması için Tanrı’nın düzeniyle uyumlu olması gerekmez; yöntemle uyumlu olması yeterlidir. Bu noktada, akıl, kendi işleyiş biçimini kendi kendine yasa haline getirir. Böylece, aklın ölçüsü artık “varlık” değil, “yöntem” olur. Fakat yöntem, kendini mutlaklaştırdığı anda, bilimin kendisini kısıtlar. Çünkü yöntem yalnızca belli bir tür varlığı — ölçülebileni, deneyle doğrulanabileni — kavrayabilir; böylece, akıl kendi alanını daraltarak, hakikatin bütünlüğünü parçalar.

Bu dönüşüm, başlangıçta bir tevazu olarak görünür: “Biz yalnızca olgularla ilgileniyoruz,” der modern bilim; “metafiziğe karışmıyoruz.” Oysa bu söz, görünüşte bir alçakgönüllülük taşır, fakat özünde bir hüküm bildirir: “Olguların dışında bir hakikat yoktur.” Böylece, metafiziği reddederken, farkında olmadan yeni bir metafizik kurar — deneyin metafiziği. Bu yeni metafizik, varlığın gerçekliğini, yalnızca duyularla doğrulanabilen olgulara indirger.

Galile’nin fiziğinde, doğa artık “sayılabilen” bir şeydir; doğanın ölçüsü artık sayı ve oran haline gelir. Evren, geometrik bir düzen olarak görülür: sonsuz bir uzay içinde, mekanik nedenlerle işleyen bir sistem. Bu anlayışta, doğanın iç anlamı, Tanrısal amacı, ruhu yoktur; yalnızca hareket eden cisimler ve matematiksel ilişkiler vardır. Akıl, bu ilişkileri çözmekle yetinir, onların neden var olduğunu artık sormaz. Böylece, bilimin dili matematik olur, ama matematik, anlamın dili olmaktan çıkar; yalnızca hesaplamanın dili haline gelir.

Bu noktada, insan aklı kendini doğanın üstünde sanır, ama aslında doğanın en alt tabakasına indirgenmiştir. Çünkü artık yalnızca niceliği kavrar, niteliği değil; yalnızca hareketi tanır, amacı değil. Modern bilim, varlığı değil, varlığın gölgesini inceler. Fakat yine de, bu gölgeye “gerçek” adını verir. Böylece, görünüş, özün yerine geçer; fenomen, varlığın tahtına oturur.

Modern düşünce, aklı doğadan koparmakla kalmadı, aynı zamanda onu kendi üzerine kapattı. Artık akıl, kendi işleyişinin dışına çıkıp bir “varlık düzeni” ile temas kurma yeteneğini yitirmişti. Böylece akıl, kendi içinde dönen bir çember haline geldi. Bu çemberin adı rasyonalizmdir. Rasyonalizm, görünüşte aklı yüceltir, fakat gerçekte onu kendi kendisine hapseder. Çünkü rasyonalizm, aklın gerçek nesnesini — yani varlığı — reddeder; yalnızca aklın kendi ürünlerini kabul eder. Akıl, artık “var olan”ı değil, “kendi düşündüğünü” bilir.

Bu noktada, Descartes’ın “düşünüyorum, öyleyse varım” formülü, modern bilincin simgesi olur. Bu söz, ilk bakışta aklın zaferi gibi görünür; oysa gerçekte, aklın yalnızlaşmasının ilanıdır. Çünkü burada akıl, hakikati artık kendinin dışında değil, yalnızca kendinde arar. Aklın Tanrı’ya ya da dış dünyaya uzanan bağı kesilmiştir; geriye yalnızca düşüncenin kendisi kalır. Böylece hakikat, varlığın ışığı olmaktan çıkar, zihnin kendi iç tutarlılığına indirgenir.

Rasyonalizm, Tanrı’yı bilmek istediğini söyler ama onu yalnızca düşüncenin içinde arar. Tanrı, artık “varlığın nedeni” değil, “düşüncenin kavramı” haline gelir. Bu, aklın en derin dönüşümüdür: Tanrı, artık “olan” değil, “düşünülen” olur. Böylece metafizik, psikolojiye indirgenir; varlık, bilinç içeriklerine çözülür. İnsan, kendini Tanrı’nın suretinde değil, Tanrı’yı kendi zihninin bir yansıması olarak görür. Bu, modern düşüncenin büyük yanılsamasıdır: Tanrı’yı ararken, insan kendi düşüncesine tapmaya başlar.

Bu eğilim, Spinoza’da saf biçimini bulur: Tanrı artık aşkın değil, immanenttir; Tanrı ile dünya özdeştir; varlık, kendi iç zorunluluğuyla vardır. Böylece, rasyonalizm, Tanrı’yı görünüşte her yere yayar, ama aslında onu ortadan kaldırır. Çünkü eğer her şey Tanrı ise, hiçbir şey Tanrı değildir.

Kant, bu serüvenin son halkasıdır. O, Tanrı’yı, özgürlüğü ve ruhun ölümsüzlüğünü “aklın idealleri” olarak korur; ama bunları bilginin alanından çıkarır. Tanrı, artık aklın konusu değil, yalnızca ahlâkın gereğidir. Böylece Kant, rasyonalizmin yıkıntıları üzerine bir sınır çizer: akıl, yalnızca fenomenleri, yani görünüşleri bilebilir; varlığın kendisini değil. Bu görünüşte bir alçakgönüllülük gibi görünür, fakat aslında modern gururun en ince biçimidir. Çünkü burada da akıl, kendi belirlediği sınırları Tanrı’nın sınırları yerine koyar.

Kant’ın eleştirisi, aklı özgürleştirmek yerine onu daha sıkı bir hapishaneye kapatmıştır. Artık akıl, kendi koyduğu yasalarla kendini yönetir; dış dünyadan bağımsızdır, ama aynı zamanda kendi üzerine kapanmıştır. Bu noktada, akıl artık ışık değil, duvar olur. İnsan, hakikati ararken yalnızca kendi bilincinin yankısını duyar. Böylece, modern düşünce, varlığı unutmanın doruğuna ulaşır.

Rasyonalizm, Tanrı’yı ortadan kaldırdığında, yerine “insanı” koymuştur. Fakat bu insan, artık Tanrı’nın önünde duran canlı bir varlık değil, kendi kendine yansıyan soyut bir özne haline gelmiştir. Bu “insan” Tanrı’nın yerini almış gibi görünür; ama gerçekte kendi anlamını yitirmiştir. Çünkü insan, kendini aşkın olana göre tanımlamayı bıraktığı anda, kendi varlığının ölçüsünü de kaybeder.

Rasyonalizmin nihai sonucu, aklın kendi sınırlarını Tanrı’nın sınırlarının yerine koymasıyla birlikte, insanın kendi ruhundan da kopmasıdır. Çünkü insan ruhu, kendini ancak aşkın bir gerçekliğe yönelttiğinde bulabilir. Modern akıl ise, bu yönelimi kesmiştir. Böylece insan, artık kendi üzerine kapanmış bir bilincin içinde yaşar. Bu bilincin içinde Tanrı yoktur; ama Tanrı’nın yokluğunda bile insanın iç sesi susmaz. O hâlâ hakikat, iyilik ve güzellik arar; fakat artık onları kendi içinde bulmak zorundadır. İşte modern ruhun trajedisi budur: sonsuzluğa açılmış bir varlık, kendini sonluluğun içine hapsetmiştir.

Bu çelişki, modern insanın bütün düşüncesine ve eylemine damgasını vurur. Artık insan, Tanrı’ya değil, kendine inanır; fakat kendine inanırken de kendini yitirir. Çünkü insan, kendi kendine yeterli değildir. Tanrı’nın yerine koyduğu akıl, sonsuz bir özlemle doludur, ama bu özlemin nesnesini kendinde bulamaz. Bu yüzden modern çağ, bilgide ilerledikçe ruhsal olarak yoksullaşmıştır. İnsan, evrenin mekanizmasını çözmüştür, ama kendi kalbini okuyamaz hale gelmiştir.

Modern bilim, doğayı açıklamıştır; ama bu açıklama, anlamı ortadan kaldırmıştır. Evrenin düzenini kavrarken, bu düzenin niçin var olduğunu sormayı unutmuştur. Böylece modern insan, her şeyin nasıl işlediğini bilir, ama neden var olduğunu bilmez. Onun bilgisi genişlemiş, ama bilgeliği azalmıştır. Ruhun sessizliğini dinlemeyi bıraktığı için, artık yalnızca gürültüye sahiptir.

Ahlâk da bu kopuşun kurbanı olmuştur. Tanrı’nın yokluğunda ahlâk, yalnızca faydaya ve duyguya dayanmak zorunda kalmıştır. Modern insan, “iyi”yi artık Tanrı’nın iradesiyle değil, toplumun onayıyla ölçer. Bu yüzden modern ahlâk, sürekli değişen bir gölgedir; bugün doğru olan, yarın yanlış olabilir. Rasyonalizmin bu ahlâkı, temeli olmayan bir bina gibidir: yıkılmaya yazgılıdır. Çünkü iyilik, varlığın düzeniyle birlikte düşünülmedikçe, yalnızca bir alışkanlık ya da tercih olur.

Ruhun bu çözülüşü, kültürün bütün alanlarında yankılanır. Sanat, hakikatin hizmetinden kopar ve yalnızca kendini ifade etmenin aracı haline gelir. Felsefe, hikmetin değil, eleştirinin alanı olur. Bilim, hizmetin değil, kudretin aracıdır. Ve insan, Tanrı’nın sureti olmaktan çıkıp, kendi eserinin hammaddesi haline gelir. Böylece modern insan, her şeyi yapabileceğine inanır, ama neden yaptığını bilmez.

İşte bu nedenle, modern bilimin ve rasyonalizmin krizi, aslında insanın krizi, aklın krizi ve ruhun krizidir. Çünkü akıl, kendi ilk kaynağından — varlıktan ve Tanrı’dan — koptuğunda, yalnızca kendi üzerine kapanabilir; ve kendi üzerine kapanan akıl, sonunda kendini tüketir. Bu, modernliğin dramatik sonudur: Tanrı’nın ışığını söndürerek, kendi gözlerini karartan bir insanlık.

III – İman ve Akıl

İnsanın aklı Tanrı’dan kopmuşsa, onu yeniden bulmasının tek yolu, Tanrı’nın ona uzanmasıdır. Çünkü akıl, kendi başına, kaynağına dönme gücünü yitirmiştir. Fakat Tanrı, lütfuyla, insanın içine yeniden ışığını gönderir: bu ışık, imandır. İman, aklın düşmanı değil, onun kurtarıcısıdır. Çünkü iman, aklı aşağılamaz; tersine, onu kendi doğasına geri çağırır. Aklın en yüksek eylemi, Tanrı’nın kendini açıkladığı hakikate teslim olmaktır. Bu teslimiyet, aklın yenilgisi değil, özgürlüğüdür.

Modern akıl, kendi özgürlüğünü Tanrı’ya başkaldırıda aramıştı; oysa gerçek özgürlük, hakikate itaat etmektir. Çünkü hakikat, bir dış zorunluluk değil, varlığın kendi iç yasasıdır. İnsan, hakikate itaat ettiğinde, kendi doğasına uyar. Fakat modern insan, bu itaatin anlamını kaybetmiştir; çünkü itaati kölelik, inancı karanlık sanmıştır. Oysa iman, aklı karartmaz; onu saflaştırır. İman, aklı susturmaz; onun sesini Tanrı’nın kelamına ayarlar.

Akıl, yalnızca Tanrı’nın ışığında bütünüyle kendisi olur. Tanrı’dan ayrıldığında, kendini kaybeder; çünkü kendi ışığıyla değil, O’nun ışığıyla görür. Bu yüzden, aklın yeniden dirilmesi, yalnızca inançla mümkündür. Fakat bu inanç, kör bir teslimiyet değildir; bilinçli bir katılımdır. İman, aklı yok etmez, onu aşar. İnanan insan, aklını bırakmaz; onu yüceltir. Çünkü iman, akla yeni bir alan açar: doğaüstü hakikatin alanı.

Skolastik düşünce, bu ilişkiyi derinlemesine kavramıştı. Thomas Aquinas’a göre, akıl ve iman iki ayrı ışıktır, ama aynı Tanrı’dan gelirler. Akıl, doğal hakikatleri kavrar; iman, Tanrı’nın açıkladığı gizemleri. Bu iki ışık birbirine karşıt değil, birbirini tamamlar. Ne zaman ki biri ötekini inkâr eder, insanın içindeki denge bozulur. Modern çağ, aklı mutlaklaştırarak bu dengeyi yıktı; bazı çağlar ise, inancı mutlaklaştırarak aynı hatayı ters yönde işledi. Oysa insan, ancak her iki ışıkla birlikte yürüdüğünde, hakikatin bütününü görebilir.

Akıl, kendi sınırlarını tanıdığında, bu sınırların ötesinde bir ışığın varlığını kabul eder. O zaman iman, bu sınırın ötesinden gelen bir davet olarak duyulur. Akıl, bu davete boyun eğdiğinde, yıkılmaz; tersine, kendi yerini bulur. Çünkü aklın büyüklüğü, kendinden büyük olana yönelme gücündedir. Akıl, yalnızca Tanrı’ya yöneldiğinde akıldır. Tanrı’ya sırtını döndüğünde, ya tutkuların, ya da mekanizmanın kölesi olur.

Bu nedenle, inançla aydınlanan akıl, hem bilimin hem de felsefenin hakiki ilkelerini yeniden kurabilir. Çünkü Tanrı’ya açık bir akıl, varlığın bütün alanlarında düzen görür. Doğayı incelerken, Tanrı’nın izini sürer; toplumu düşünürken, ilahi adaletin yansımasını arar. Oysa Tanrı’dan kopmuş bir akıl, her şeyi rastlantı olarak görür; o zaman evren, anlamını yitirir, insan da kendi değerini kaybeder.

İman, aklı sınırlamaz, ona yön verir. Tıpkı gözün, ışık olmadan görememesi gibi, akıl da iman olmadan tam anlamıyla göremez. Çünkü iman, aklın iç gözünü Tanrı’nın ışığına açar. O zaman akıl, kendini anlamaya başlar: neden var olduğunu, neye hizmet ettiğini, nereye yöneldiğini bilir. Ve ancak o zaman, bilgi yeniden hikmete dönüşür; çünkü hikmet, hakikatin Tanrı’ya ait olduğunu bilmektir.

İşte modernliğin kaybettiği şey budur: hikmet. Modern insan bilgiyi artırmış, ama bilgeliği kaybetmiştir. Çünkü bilgelik, bilgiyle değil, sevgiyle ilgilidir; ve sevgi, yalnızca hakikatte yaşar. Bu yüzden, modern bilimin ve felsefenin gerçek yenilenmesi, ancak aklın Tanrı’nın ışığına yeniden dönmesiyle mümkündür.

II. Bölüm – Rasyonalizm ve Din

Rasyonalizm, yalnızca felsefi bir görüş değil, bir ruh hâlidir; bir düşünme tarzı olduğu kadar bir yaşam biçimidir de. O, insanın Tanrı karşısındaki tutumunu değiştirir. Çünkü rasyonalizm, insanın kendi aklını son ölçü olarak görmesidir. Akıl, Tanrı’nın önünde eğilmek yerine, O’nu yargılamaya kalkar. Artık hakikat, Tanrı’nın bildirdiği şey değil, insanın kabul etmeyi uygun bulduğu şeydir. Böylece rasyonalizm, görünüşte Tanrı’yı reddetmeden, O’nu kendi yargısının altına indirir. Bu nedenle rasyonalizm, açık bir inkârdan daha tehlikelidir; çünkü o, inancı söndürmeden önce onun içini boşaltır.

Rasyonalizmin özü, insanın Tanrı’ya inanmak yerine, Tanrı’yı “anlamak” istemesidir. Oysa Tanrı, insan aklının kavrayışına sığmaz. Akıl, Tanrı’yı tam olarak anlamak istediğinde, ya O’nu kendi ölçüsüne indirger, ya da O’nun karşısında başarısızlığa uğrar. Bu yüzden rasyonalizmin tarihi, insanın Tanrı’yı kendi düşünce kalıplarına göre yeniden biçimlendirmesinin tarihidir. Antik çağda bu eğilim, mitleri felsefeyle değiştirmekti; modern çağda ise, vahyi akılla açıklamak oldu. Ama her durumda, insan Tanrı’ya ulaşmak yerine, kendine dönmüştür.

Din, Tanrı’nın insana inişidir; rasyonalizm ise insanın Tanrı’ya tırmanma girişimidir. Fakat insan, kendi çabasıyla Tanrı’ya ulaşamaz; çünkü aradaki mesafe sonsuzdur. Bu nedenle rasyonalizm, kaçınılmaz olarak ya panteizme ya da ateizme varır. Panteizmde, insan Tanrı’yı her şeyde görür; ama bu, Tanrı’nın aşkınlığını yok eder. Ateizmde ise, insan Tanrı’yı reddeder; çünkü artık O’nu kendi ölçüsünde bulamaz. Böylece her iki durumda da, insan kendini Tanrı’nın yerine koyar.

Rasyonalizm, bu anlamda, modern insanın manevi gururunun en yüksek ifadesidir. O, Tanrı’yı yadsımadan Tanrı’dan kurtulmak ister; dinin biçimlerini koruyarak, özünü yok eder. Bu yüzden, rasyonalizm çağında din hâlâ vardır, ama artık Tanrı için değil, insan için vardır. İnanç, artık itaati değil, güveni ifade eder; dua, Tanrı’ya yönelmek değil, iç huzuru aramaktır. Böylece din, Tanrı’yı yüceltmekten çok, insanı rahatlatmanın yolu haline gelir.

Gerçekte rasyonalizm, bir “dinsiz din”dir. Çünkü o da kendi dogmalarını, kendi ayinlerini, kendi rahiplerini yaratır: bu dogmalar, insan aklının sınırlarıdır; bu ayinler, aklın kendi başarısına duyduğu hayranlıktır. Rasyonalizm, Tanrı’nın tapınağını terk etmiş, ama orada kendi putunu dikmiştir: kendi aklını.

Böylece modern rasyonalizmde, dinin kendisi bile bir insan icadı haline gelir. Artık din, Tanrı’nın insanla konuşması değil, insanın kendisiyle konuşmasıdır. Vahiy, artık gökten gelen bir kelam değil, insan bilincinin derinliklerinde yükselen bir sezgi olarak görülür. Tanrı, artık aşkın bir varlık değil, insan ruhunun bir boyutu sayılır. Böylece modern din anlayışı, ilahi olanı psikolojik olana indirger; Tanrı’nın sesi, insanın iç sesiyle karıştırılır. Fakat insanın sesi, ne kadar yüceltilirse yüceltilsin, Tanrı’nın sesi olamaz. Çünkü Tanrı konuştuğunda, insanı aşar; insan konuştuğunda ise, yalnızca kendini tekrar eder.

Rasyonalizm, inancı akla indirgediğinde, aslında inancı ortadan kaldırır. Çünkü inanmak, aklın kendi sınırını tanımasıdır; oysa rasyonalizm, aklın hiçbir sınır tanımamasıdır. Akıl, kendi hükmünün ötesinde bir otorite kabul etmez hale geldiğinde, iman artık var olamaz. Böylece rasyonalizm, görünüşte inancı korur, ama özünde onu imkânsız hale getirir. Çünkü inanç, ancak Tanrı’nın sözünü dinleyen bir aklın içinde yaşayabilir; oysa modern akıl, yalnızca kendi sesini dinler.

Bu süreçte, Tanrı kavramı yavaş yavaş soyutlaşır, kişiliğini kaybeder. Tanrı artık “Sen” değil, bir “O” bile değildir; bir “İlke”, bir “Düzen”, bir “Kuvvet” haline gelir. İnsan, Tanrı’yı düşünürken artık bir Varlıkla değil, bir kavramla uğraşır. Böylece Tanrı, düşüncenin konusu olur, imanın değil. Ve bir gün gelir, bu kavram da fazla gelir: Tanrı’yı bir düşünce konusu olarak bile kabul etmeyen yeni bir çağ doğar.

Bu çağda dinin yerini ahlak alır. Çünkü insan, Tanrı’ya inanmayı bıraktığında bile, iyi olmaya inanmak ister. Ahlak, Tanrı’nın yerini alan son put olur. Fakat Tanrı olmadan ahlak da temelsizdir. Eğer Tanrı yoksa, iyi de kötü de göreli hale gelir; insanın kendi isteklerine, çıkarlarına, korkularına göre değişir. Böylece rasyonalizmin dini, “vicdanın dini” olur — ama bu vicdan, Tanrı’nın sesi değil, yalnızca insanın kendi yargısıdır.

Rasyonalizmin sonunda, insan Tanrı’nın yerini almış, ama Tanrı’nın yükünü taşıyamamıştır. Çünkü Tanrı olmak, yalnızca bilmek değil, yaratmaktır; yalnızca hükmetmek değil, sevmektir. İnsan, Tanrı’nın yerine geçtiğinde, bilgiyi elinde tutar ama sevgiyi kaybeder. Bu yüzden modern dünya, her şeyi açıklayan ama hiçbir şeyi kutsal saymayan bir dünyadır. Akıl her şeyi çözer, ama kalbi körleştirir. Ve kalp körleştiğinde, artık ne iman, ne umut, ne de sevgi kalır.

İşte bu şekilde rasyonalizm, görünüşte Tanrı’yı reddetmeden, dinin içeriğini dönüştürür. O, Tanrı’ya giden yolları korur, ama o yollardan Tanrı’yı çıkarır. İnsan hâlâ dua eder, ama artık bir Tanrı’ya değil, kendi ideallerine seslenir. O hâlâ kurtuluşu arar, ama artık günahlarından değil, bilgisizliğinden kurtulmak ister. Bu yeni din, biçiminde dindar, özünde ise dünyevîdir. Çünkü o, insanı yüceltirken Tanrı’yı unutur; Tanrı’yı anarken bile, aslında insanı över.

Modern rasyonalizmin doğurduğu bu sahte ruhaniyet, insana huzur değil, yalnızlık getirmiştir. Çünkü insan, Tanrı’nın yerine kendi aklını koyduğunda, kendiyle baş başa kalır. Kendiyle baş başa kalan insan ise, kısa sürede kendi cehennemini yaratır. O artık konuşur, ama dua etmez; düşünür, ama ibadet etmez; sever, ama tapınmaz. Çünkü tapınma, insanın kendini aşmasıdır; oysa modern insan, kendini aşmak değil, kendini onaylamak ister. Bu nedenle, modern çağın ruhaniyeti bir gurur biçimidir: insanın, kendi sınırlarını sonsuzluk sanmasıdır.

Bu sahte dinin işaretlerini, modern kültürün her alanında görmek mümkündür. Sanatta, kutsal olanın yerini estetik almıştır; güzellik, artık Tanrı’nın yansıması değil, sanatçının iç dünyasının ürünü sayılır. Bilimde, hakikatin yerini doğruluk almıştır; doğruluk, artık Tanrı’nın iradesine uygunluk değil, deneyin sonucuna uygunluk demektir. Felsefede, hikmetin yerini eleştiri almıştır; insan, hakikati aramak yerine, düşüncenin sınırlarını sorgular. Böylece modern insan, kendi eserlerinin tapınağında yaşayan, ama Tanrı’sız bir rahip haline gelir.

Rasyonalizm, sonunda dinin biçimlerini boş kabuklara dönüştürür. İnsan hâlâ “iman”, “dua”, “ahlak” gibi kelimeleri kullanır, ama onların anlamı değişmiştir. “İman”, artık teslimiyet değil, fikir beyanıdır; “dua”, içsel bir tefekkür değil, psikolojik bir denge arayışıdır; “ahlak”, Tanrı’nın yasası değil, insanın kendi kendine koyduğu geçici kurallardır. Böylece kutsal olan, profanlaşır; sonsuz olan, geçici hale gelir.

Ve işte tam burada, modern ruhun trajedisi tamamlanır. İnsan, Tanrı’yı reddederek özgürleştiğini sanmış, ama aslında zincirlerini çoğaltmıştır. Çünkü Tanrı olmadan insan, yalnızca kendi tutkularının, kendi çıkarlarının, kendi korkularının esiri olur. Gerçek özgürlük, yalnızca hakikatte mümkündür; ve hakikat, yalnızca Tanrı’dadır. Modern akıl, bunu unuttuğu anda, kendi üzerine kapanarak karanlığa gömülür.

III – İman ve Hristiyan Akıl

İman, Tanrı’nın kendisini açıkladığı anda, insan aklının o açıklamaya boyun eğmesidir. Fakat bu boyun eğiş, aklın inkârı değildir; tam tersine, onun en yüksek eylemidir. Çünkü akıl, ancak kendini hakikatin kaynağına teslim ettiğinde tam olarak akıl olur. Hakikat, yalnızca bilinen bir nesne değil, bir varlıktır — Tanrı’nın kendisidir; ve aklın görevi, bu varlığın ışığında düşünmektir.

İman, Tanrı’nın lütfuyla akla verilmiş bir katılımdır. Aklın kendi gücüyle ulaşamayacağı hakikatlere, Tanrı’nın kendini açması sayesinde yükselir. Bu nedenle iman, doğaüstü bir erdemdir; fakat aynı zamanda aklın doğasına da en uygun olan harekettir. Çünkü akıl, kendini aşarak kendi amacına ulaşır. Aklın doğası, hakikati bilmek; iman, o hakikati Tanrı’nın kendisinde bulmaktır.

Bu bakımdan iman, aklın düşmanı değil, onun mükemmelleşmesidir. Akıl, imanla aydınlandığında, kendi sınırlarını tanıyarak onları aşar. Bu sınırları tanımadan aşmak isteyen akıl rasyonalizme düşer; onları tanıyıp kabul eden akıl ise Tanrı’nın ışığında gerçek özgürlüğe ulaşır. Çünkü insan ancak Tanrı’ya teslim olduğunda özgürdür; zira Tanrı’nın hakikati, aklın zorunluluğu değil, sevginin düzenidir.

Hristiyan aklı denilen şey, işte bu imanla aydınlanmış akıldır. Bu akıl, Tanrı’yı kanıtlamaya çalışmaz, çünkü O’nun varlığı apaçıktır; fakat O’nun varlığı üzerinde düşünür, O’ndan gelen ışığı kavrar ve yaratılmış şeylerde O’nun izlerini arar. Skolastik filozoflar, bu ışığın bilgeliğini “lumen fidei – imanın ışığı” diye adlandırdılar. Bu ışık, yalnızca ruhu değil, düşüncenin biçimini de dönüştürür.

Bu ışığın etkisiyle, akıl artık yalnızca fenomenleri değil, onların ötesindeki düzeni de görür. Her şey Tanrı’nın planına göre bir anlam kazanır; doğa, O’nun kudretinin; akıl, O’nun hikmetinin; sevgi, O’nun özünün yansıması olur. Böylece imanla birleşmiş akıl, hem bilimi hem felsefeyi, hem ahlâkı hem sanatı Tanrı’ya yöneltir. Çünkü Hristiyan aklın amacı, dünyadan kaçmak değil, onu Tanrı’ya geri vermektir.

Bu nedenle, imanla aydınlanan akıl, modern bilimin korktuğu bir “karanlık” değildir; tersine, bilimi, varlığın derin anlamıyla yeniden uzlaştırır. Çünkü bilimin kendisi de, Tanrı’nın yarattığı aklın bir ürünüdür; onun sapması, yalnızca kökünü unutmuş olmasındandır. İman, bu kökü hatırlatır. Ve akıl, bu kökü hatırladığında, bilimi de, sanatı da, felsefeyi de kendi yerlerine koyar.

İman olmadan akıl, yalnızca parça görür; imanla birleştiğinde ise bütün görür. Çünkü iman, akla bir hakikat daha öğretir: bilginin sonu, sevgiye varmaktır. Bilmek, sevmek içindir; ve akıl, ancak sevdiğinde gerçekten bilir.

İman, aklı Tanrı’nın ışığında yücelttiği anda, insan bilgisini yeniden hiyerarşisine kavuşturur. Artık bilgi, yalnızca olguları toplamak veya açıklamak değil, onların ardındaki anlamı kavramaktır. Çünkü her varlık, Tanrı’nın yaratıcı düşüncesinin bir izini taşır. Bu nedenle, hakikati bilmek, Tanrı’yı tanımaya katılmaktır. İnsan aklı, iman sayesinde kendi öz hedefini bulur: varlığın kaynağına yönelmek.

Fakat iman, akla yalnızca yön vermez; onu arındırır da. Aklın içinde gizli olan gururu, kendi kendine yeterlik iddiasını çözer. Çünkü iman, akla şunu öğretir: hakikat, insanın bulduğu değil, kendisine verilendir. Bu nedenle iman, aklı küçültmez; onu tevazuya getirir. Gerçek bilgelik, aklın kendi sınırlarını seve seve kabul etmesidir. Ancak o zaman akıl, sınırsız olanı duyabilir.

Aklın bu arınması olmadan, insan düşüncesi ister istemez bencilleşir. Bilgi, sevgiyle birleşmediğinde, bir iktidar aracına dönüşür. Oysa Tanrı’yı bilmek, O’nu sevmektir. Bu yüzden Hristiyan aklın nihai ölçüsü, doğruluk değil, kutsallıktır. Çünkü kutsallık, hakikatin yaşanmış biçimidir. Akıl, imanla birleştiğinde, sadece doğruyu bilmez, doğruyu yaşar.

İmanla aydınlanan akıl, dünyayı Tanrı’nın düzeninde görür. Orada hiçbir şey tesadüf değildir; her şey bir anlam taşır. Doğa, Tanrı’nın kudretinin ifadesidir; tarih, O’nun adaletinin; insan kalbi ise O’nun sevgisinin aynasıdır. İman, akla bu bütünlüğü yeniden gösterir. Böylece akıl, Tanrı’ya yönelirken, yaratılmış dünyadan da kopmaz; tersine, onu Tanrı’nın eseri olarak daha derin bir sevgiyle kavrar.

İman, felsefeyi ortadan kaldırmaz, onu tamamlar. Çünkü felsefe, insan aklının doğrudan Tanrı’yı arama çabasıdır; iman ise Tanrı’nın kendini insana açmasıdır. Bu iki hareket birleştiğinde, düşünce hikmete dönüşür. Hikmet, aklın imanda dinlenmesidir: akıl, artık yalnızca soru sormaz, aynı zamanda hayran olur.

Ve işte burada, insan bilgisinin en yüksek anlamı belirir: akıl, Tanrı’yı tam olarak bilemez, ama O’nu tanır; bu tanıma, bir sevgi biçimidir. Tanrı’yı bilmek, O’nunla birleşmeye yönelmektir. Bu nedenle, imanla aydınlanmış akıl, bilgiyle yetinmez; dua eder, tapar, şükreder. Çünkü bilginin sonu, ibadettir.

Jacques Maritain

8 Kasım 1882 – 28 Nisan 1973) Fransız Katolik filozof ve ilahiyatçıydı. 60’tan fazla kitabın yazarı olan Maritain, Thomas Aquinas’ın modern çağa yeniden kazandırılmasına yardımcı olmuş ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin geliştirilmesi ve hazırlanmasında etkili olmuştur . Papa VI. Paul, II. Vatikan Konsili’nin kapanışında “Düşünce ve Bilim Adamlarına Mesaj”ını uzun zamandır dostu ve akıl hocası olan Maritain’e sunmuştur. Aynı papa, onu laik bir kardinal yapmayı ciddi olarak düşünmüş , ancak Maritain bunu reddetmiştir. Maritain’in ilgi alanları ve çalışmaları, estetik , siyaset teorisi , bilim felsefesi , metafizik , eğitimin doğası, ayin ve eklezyoloji gibi felsefenin birçok alanını kapsamaktadır .

Bir yanıt yazın