Dinsel Anlatılara ve Rasyonel Çıkarımlara Karşı Logos’a Çağrı Olarak Felsefe
Logos, aslında evrendeki düzeni sağlayan tanrısal akıl anlamına gelir. Logos, varlıkta bir uyum, bir ölçü, bir bütünlük ilkesidir. İnsan düşüncesi de Logos’un bir ürünüdür. Dolayısıyla insan düşüncesinin tanrısal olandan, yani manevi olandan koparılması, onun dayandığı zeminin ortadan kaldırılması anlamına gelir. Bu durumda akıl, evrenin bütüncül yapısından kopar; parçalara ayrılmış, kendi içinde sınırlı bir işlev hâline gelir. Logos ise bu bütünlüğü, evrendeki düzenin ve hakikatin birliğini ifade eder.Sokrates ve Platon’da da görüldüğü gibi, aslında Logos dinsel anlatıları aşarak tanrısal olanın aşkın boyutunu vurgulamak ister. Aynı zamanda insandaki doğal özle, tabiattaki düzenin ve insan zihninin aynı kaynaktan, yani tanrısal olandan beslendiğini ortaya koyar. Logos, bu anlamda hem evrendeki düzenin hem de insanın içsel aklî yapısının ortak ilkesidir.
Etimolojik olarak, logos sözcüğü Yunanca legein fiilinden gelir; “toplamak, bir araya getirmek, seçmek, söylemek” anlamlarını taşır. Bu kök, hem sözü hem düşünceyi hem de düzeni birlikte ifade eder. Dolayısıyla Logos, yalnızca “söz” anlamında değil, “söz aracılığıyla birleştiren, düzenleyen, anlam veren ilke” anlamında kullanılır.
Aynı kökten gelen logikos “akla uygun olan”, dialogos “iki aklın ya da iki sözün karşılaşması” demektir. Bu da Logos’un hem iletişim hem düşünme hem de düzen kurma yönünü gösterir. Nous (νοῦς) ise yine Yunanca bir kelimedir ve “anlayış, sezgisel zeka, idrak” anlamına gelir. Platon ve Aristoteles’te noûs, hakikati doğrudan kavrayan aklın en yüksek biçimidir. Logos ve noûs birlikte düşünüldüğünde, Logos hakikatin ifadesi; noûs ise hakikatin idrakidir.
Her insanda logos’un zemini vardır. Bu zemin, aşkın olanın üstte tutulduğu bir zemindir. Yani aşkın olan daima üsttedir. Bunu özellikle ahlaki değerlerde görürüz. İnsan sahtekâr olsa bile sahtekârlığı istemez; yalancı olsa bile yalanı istemez. Bu, insanın doğasında aşkın olanın hâlâ var olduğunu gösterir.
Peki bu sadece bizde mi bitiyor? Hayır. Aynı durum insanlık tarihinde de karşımıza çıkar. İnsanlık tarihi boyunca bütün öğretilerde, bütün kültürlerde ve bütün değer sistemlerinde, insanın aşkın olana yönelme eğilimi açıkça görülür.
Kendi iç düzenimi korumak , benim üstte tuttuğum, değerli olan şeye tabi olmamdan geçer. Bu, aynı zamanda dış dünyanın düzenine uymamı da sağlar; işte bu, kendimi bilmektir. Benim bu düzene uymam aslında kendi iç bütünlüğüme uymam demektir, insanlığın ortak değerlerine uymam demektir. Yani kendini bilmek; hem tabiatın bir parçası olduğunun bilincinde olmak, tabiat içindeki yerini bilmek, hem de diğer insanlar arasında yerini bilmek ve insanlık tarihinin bir parçası olarak insanlığı bilmek olarak öne çıkar.
Kutsal kitaplarda da bu durum anlatılır. Özellikle Kur’an-ı Kerim, insanın “kendini unutmasından” bahseder (bkz. Haşr Suresi, 19). Kendini unutan insan, logos’un zemininden uzaklaşan insandır; hem içsel düzenini hem de evrendeki ilahi düzenle olan uyumunu kaybeder.
O hâlde kendimize dönmek, yani “kendini bilmek”, aslında logos’a dönmek demektir.
Logos nedir? Logos, evrendeki düzeni ve intizamı sağlayan ilkedir.
**
Pozitivist açıdan bilimin pozitivist yorumu, bütün bilimlerin pozitivist biçimde ele alınması, felsefenin de pozitivist bir eksende yorumlanmasını beraberinde getirmiştir. Bu anlayış, felsefeyi sanki dine karşıymış gibi göstermiş ve felsefeyi dine karşı aklın savunusu gibi sunmuştur. Oysa felsefe dine karşı değildir; dinsel anlatılara karşıdır. Buradaki anlatı kavramı önemlidir. Felsefe, hakikatten kopmuş, logos’tan uzaklaşmış, özünü kaybetmiş anlatılara karşıdır. Felsefenin karşı çıktığı şey, dinin kendisi değil, dinin hakikatin yerini biçimlerle, sembollerle, kalıplaşmış ifadelerle doldurmasıdır.
Bu aynı durum akıl için de geçerlidir. Felsefe, akla da karşıdır ama logos’tan kopmuş, hakikatle bağını yitirmiş akla. Özellikle Sokrates ve Platon bu bağlamda sofistlerle tartışmıştır. Sokrates, Gorgias diyaloğunda “Biz tabiatın yolunu değil, logos’un yolunu takip edeceğiz” (Platon, Gorgias, 523a) der. Bu ifade felsefenin özünü açık biçimde ortaya koyar. Felsefe, doğayı ya da olguları değil, hakikati rehber edinir. Sokrates burada sofistlerin aklı bir ikna aracı hâline getirmesine karşı logos’un yolunu savunur.
Dolayısıyla felsefe ne dine karşıdır ne de akla. Ancak hakikatten kopmuş dine ve hakikatten kopmuş akla karşıdır. Pozitivist düşüncenin ileri sürdüğü gibi felsefe, aklın din üzerindeki zaferi değildir; aynı şekilde inancın yenilgisi de değildir. Felsefe, hem inancın hem aklın yeniden hakikatle buluştuğu bir alandır.
Aslında dinin de aklın da anlam yitiminin özünde aynı yönelim vardır. Yani bir yanda din, bir yanda akıl diye bir şey yoktur. Araçsallaştırılmış haliyle ikisi de hakikati çarpıtma noktasında aynı zeminden beslenirler. Bu zemin insanın zaafları, insanın menfaatini öncelemesi, insanın hırsları olarak öne çıkar. Yani karşımızda din adına ortaya konanlarla, dinsel anlatılarla, aklın çıkarımları denilerek ortaya konan yaklaşımlar, yani dinsel ya da akılsal yaklaşımlar aslında aynı zeminden beslenir. İkisi de insanın zaafları, insanın çıkarları, insanın hırsları ile alakalıdır.
Ezcümle, Felsefe, dinin özüne değil, hakikatten kopan dinsel anlatılara karşıdır. Aynı şekilde , logos’dan kopmuş aklın da (sofist akıl) karşısındadır..
Felsefe, unutturulmuş hakikatin hatırlanışıdır. Din şekile ve insanın hırslarına aracı kılındığında ve insan aklı faydayı öncelediğinde felsefe insanı yeniden logos’un yoluna çağırır. Bu çağrı düşünsel bir yönelim değil, varlığın hakikatine yeniden dönüş çabasıdır. Felsefe, hakikatten kopmuş olana karşıdır. Bu zemin insanın yaratılışında uyanık durmakta; büyük filozoflar ve paygamberler bunu açığa çıkarma görevi görmektedirler.

