Hakikat ve Sanat
Yola çıkarken,
çok uzaklara gitmek,
çoğu zaman
yakına varmayı getirir.
Düşünme, toprağın sürülmesine benzer.
Çiftçi, toprağı sürerken
yavaş ve sessiz adımlarla ilerler;
tohumun filizlenmesini ise
göğün lütfuna bırakır.
Sanat, sanat eserinin ve sanatçının kökenidir. Köken, bir varolanın varlığının mevcut olduğu özün kaynağıdır. Sanat nedir? Onun özünü bizzat eserde arıyoruz. Eserin fiili gerçekliği, eserde iş başında olan şeyle, yani hakikatin vuku bulmasıyla tanımlanmıştır. Biz bu vuku bulmayı, dünya ile yeryüzü arasındaki çatışmanın mücadelesi olarak düşünüyoruz. Sükûnet, bu çatışmanın yoğunlaşmış çalkantısı içinde ortaya çıkar. Eserin bağımsızlığı veya kendi içindeki dinginliği burada temellenir.
Eserde, hakikatin vuku bulması iş başındadır. Fakat bu şekilde iş başında olan şey, bunu eserin içinde yapar. Bu, fiili eserin halihazırda bu vuku bulmanın taşıyıcısı olarak varsayıldığı anlamına gelir. Verili eserin şeylik (nesne olma) niteliği sorunu böylece hemen yeniden karşımıza çıkar. Nihayetinde şu husus netleşir: Eserin kendi kendine yeterliliğini ne kadar şevkle sorgularsak sorgulayalım, onu işlenmiş, meydana getirilmiş bir şey olarak kabul etmeye razı olmadığımız sürece gerçekliğini bulmakta başarısız olmaya devam edeceğiz. Onu bu şekilde ele almak en akla yatkın olanıdır, zira “eser” (iş) kelimesinde işlenmiş olanı duyarız. Eserin eser olma karakteri, onun sanatçı tarafından yaratılmış olmasından ibarettir. Eserin bu en bariz ve her şeyi açıklığa kavuşturan tanımından ancak şimdi bahsedilmesi tuhaf görünebilir.
Bununla birlikte, eserin yaratılmışlığı açıkça ancak yaratım süreci üzerinden kavranabilir. Dolayısıyla, olguların kısıtlaması altında, sanat eserinin kökenine ulaşabilmek için en nihayetinde sanatçının faaliyetini incelemeye razı olmalıyız. Eserin eser-olmaklığını bütünüyle eserin kendisi üzerinden tanımlama girişimi, uygulanamaz (mümkün olmayan) bir çaba olarak karşımıza çıkar.
Şimdi eserden uzaklaşıp yaratıcı sürecin doğasını incelemeye yönelirken, yine de önce köylü ayakkabıları tablosu ve ardından Yunan tapınağı hakkında söylenenleri aklımızda tutmalıyız.
Yaratmayı bir meydana getirme olarak düşünürüz. Fakat araç-gerecin yapımı da bir meydana getirmedir. Dikkat çekici bir dil oyunu olan zanaat (el işçiliği), el yapımı olanı fabrika ürünüyle haklı olarak kıyaslasak bile, elbette eserler yaratmaz. Peki ama yaratım olarak meydana getirmeyi, yapım (imalat) tarzındaki meydana getirmeden ayıran nedir? İki meydana getirme tarzını sözlü olarak birbirinden ayırmak ne kadar kolaysa, eserlerin yaratılması ile araç-gerecin yapımının temel özelliklerinin izini sürmek de bir o kadar zordur. İlk görünüşlere aldanıp onlarla birlikte ilerlediğimizde, çömlekçi ile heykeltıraşın, marangoz ile ressamın faaliyetinde aynı prosedürü buluruz. Bir eserin yaratılması ustalık gerektirir. Büyük sanatçılar zanaatkarlığa her şeyden çok değer verirler. Tam bir ustalığa dayanan bu zanaatin özenle geliştirilmesini talep edenlerin başında onlar gelir. Her şeyden öte, kapsamlı bir zanaat becerisi içinde kendilerini sürekli olarak yeniden eğitmeye çabalarlar. Sanat eserleri hakkında epey bilgi sahibi olan Yunanlıların, zanaat ve sanat için aynı kelimeyi, yani techne‘yi kullandıkları ve zanaatkar ile sanatçıyı aynı isimle, technites olarak adlandırdıkları sıkça dile getirilmiştir.
Dolayısıyla, yaratıcı eserin doğasını onun zanaat yönü üzerinden tanımlamak mantıklı görünmektedir. Fakat olgulara dair kendi deneyimlerine sahip olan Yunanlıların bu dilsel kullanımına atıfta bulunmak bizi duraksatmalıdır. Zanaat ve sanatı aynı isimle, techne ile adlandıran Yunan pratiğine yapılan atıflar ne kadar yaygın ve ikna edici olursa olsun, yine de dolaylı ve yüzeysel kalır; zira techne ne zanaat ne sanat ne de günümüzdeki anlamıyla teknik bir şey ifade eder; o asla pratik bir icraat türü anlamına gelmez.
Techne kelimesi daha ziyade bir bilme tarzını ifade eder. Bilmek; görmenin en geniş anlamıyla görmüş olmak demektir ki bu da mevcut olanı, olduğu haliyle kavramak anlamına gelir. Yunan düşüncesi için bilmenin özü aletheia‘dan, yani varolanların üzerindeki örtünün kaldırılmasından (gizlenmemişlikten) ibarettir. Yunan tarzında deneyimlenen bir bilgi olarak techne, mevcut varolanları gizlenmişlikten ve bilhassa görünüşlerinin gizlenmemişliğine doğru çıkararak meydana getirdiği ölçüde, varolanların bir meydana getirilmesidir; techne hiçbir zaman yapma eylemi anlamına gelmez.
Sanatçı aynı zamanda bir zanaatkar olduğu için değil, hem eserlerin ortaya konmasının hem de araç-gerecin ortaya konmasının, varolanların en başta öne çıkmasına ve bir görünüm kazanarak mevcut olmasına neden olan bir meydana getirme ve sunma içinde gerçekleşmesinden dolayı bir technites‘tir. Oysa tüm bunlar, kendi uyumundan (doğasından) filizlenen varolanın, yani phusis‘in (doğa) ortasında gerçekleşir. Sanata techne demek, sanatçının eyleminin zanaat ışığında görüldüğü anlamına gelmez. Bir eserin yaratılmasında zanaat gibi görünen şey farklı bir türdendir. Bu eyleme yaratımın doğası nüfuz etmiştir, onu belirleyen de budur; ve aslında o eylem, bu yaratımın içinde barınmaya devam eder.
Peki o halde, yaratımın doğası hakkındaki düşüncemize zanaat değilse ne rehberlik edecektir? Yaratılacak olan şeye, yani esere bakmaktan başka ne olabilir? Eser ancak yaratıcı eylem gerçekleştirildiğinde fiili hale gelse ve bu nedenle gerçekliği bakımından bu eyleme bağlı olsa da, yaratımın doğasını belirleyen şey eserin doğasıdır. Eserin yaratılmışlığının yaratımla bir ilişkisi olsa bile, yine de hem yaratılmışlık hem de yaratım, eserin eser-olmaklığı üzerinden tanımlanmalıdır. Ve artık, eserin yaratılmışlığını ancak en sonda göz önüne sermek üzere, ilk olarak ve uzun uzadıya yalnızca eserin kendisini ele almış olmamız garip görünmemelidir. Eğer yaratılmışlık, “eser” kelimesinin kulağa geldiği kadar özsel bir şekilde esere aitse, o halde şimdiye kadar eserin eser-olmaklığı olarak tanımlanabilen şeyi daha da özsel bir şekilde anlamaya çalışmalıyız.
Hakikatin vuku bulmasının eserde iş başında olduğuna dair ulaştığımız eser tanımının ışığında, yaratımı şu şekilde nitelendirebiliriz: Yaratmak, bir şeyin meydana getirilmiş bir şey olarak ortaya çıkmasını sağlamaktır. Eserin bir eser haline gelmesi, hakikatin oluşmasının ve vuku bulmasının bir yoludur. Her şey hakikatin özüne dayanır. Fakat hakikat nedir ki, yaratılmış bir şeyde vuku bulmak zorundadır? Nasıl olur da hakikat, en derin doğasında temellenmiş bir esere doğru bir itki taşır? Şimdiye kadar aydınlatıldığı şekliyle hakikatin doğası bağlamında bu anlaşılabilir bir şey midir?
Hakikat, gizlenmişlik anlamındaki henüz-açığa-çıkmamış-olanın, yani üstü-açılmamış-olanın rezervi ona ait olduğu sürece, hakikatsizliktir (un-truth). Hakikat olarak gizlenmemişlikte, çifte bir kısıtlama veya reddetmenin diğer “gayri/olmayan” (-un) durumu da ortaya çıkar. Hakikat; aydınlanma (açıklık) ile çifte gizlemenin karşıtlığı içinde bizzat kendi olarak meydana gelir. Hakikat, içinde her şeyin durduğu Açık’ın kazanıldığı ve kendini bir varolan olarak gösterip geri çeken her şeyin ondan saklandığı o asli çatışmadır. Bu çatışma ne zaman ve nasıl patlak verirse versin, karşıtlar, yani aydınlatan (açan) ve gizleyen, bu nedenle birbirinden uzaklaşır. Böylece çatışma yerinin Açık’ı kazanılmış olur. Bu Açık’ın açıklığı, yani hakikat, ancak kendini kendi Açık’ının içinde kurduğu (tesis ettiği) sürece ve kurduğu takdirde olduğu şey, yani bu açıklık olabilir. Bu yüzden bu Açık’ın içinde her zaman bir varolan, var olan bir şey olmalıdır ki açıklık onun içinde yer edinsin ve sürekliliğini kazansın. Açıklık, Açık’ı bu şekilde sahiplenerek Açık’ı açık tutar ve onu sürdürür. Kurma (yerleştirme) ve mülk edinme kavramları burada tamamen Yunan thesis kavramından alınmıştır ki bu, gizlenmemişliğin içinde bir kurma/dikme anlamına gelir.
Düşünce, açıklığın Açık’ın içinde kendi kendini bu şekilde kurmasına atıfta bulunarak, henüz burada açıklanamayacak bir alana temas eder. Yalnızca şu kadarını belirtmek gerekir ki, varolanların gizlenmemişliğinin doğası herhangi bir şekilde Varlığın kendisine aitse (krş. Varlık ve Zaman, § 44), o halde Varlık, kendi doğası gereği, açıklık yerinin (Oranın aydınlanmasının-açılmasının) vuku bulmasına izin verir ve onu her bir varolanın kendi tarzında ortaya çıktığı ya da doğduğu türden bir yer olarak sunar.
Hakikat, yalnızca bizzat hakikatin açtığı alan ve çatışma içinde kendini kurarak vuku bulur. Hakikat; açma ve gizlemenin karşıtlığı olduğu için, burada kurma (tesis etme) olarak adlandırılacak olan şey ona aittir. Fakat hakikat, önce yıldızların arasında bir yerlerde kendiliğinden var olup, sonradan başka bir yerde varolanların arasına inmez. Sadece şu nedenden dolayı bile bu imkansızdır: Herhangi bir yerin ve mevcut varolanlar tarafından doldurulan bir mekanın olasılığını ilk etapta sağlayan şey, varolanların açıklığından başka bir şey değildir. Açıklığın aydınlanması ile Açık’ın içinde kurulma birbirine aittir. Bunlar, hakikatin vuku bulmasının aynı tekil doğasıdır. Bu vuku bulma birçok açıdan tarihseldir.
Hakikatin, açtığı varolanların içinde kendini kurmasının özsel yollarından biri, hakikatin kendisini eserin içine yerleştirmesidir (eser haline getirmesidir). Hakikatin meydana gelmesinin bir başka yolu da politik bir devleti kuran eylemdir. Hakikatin parıldayarak ortaya çıkmasının bir başka yolu, basitçe bir varolan değil, en üstün varolanın yakınlığıdır. Hakikatin kendini temellendirdiği bir başka yol da özsel fedakarlıktır. Hakikatin oluştuğu bir başka yol ise, Varlığın düşünülmesi olarak, Varlığı sorulmaya değerliği içinde isimlendiren düşünürün sorgulamasıdır. Buna karşılık, bilim hakikatin kökensel bir vuku buluşu değil, her zaman halihazırda açılmış bir hakikat alanının, özellikle de o alan içinde mümkün ve zorunlu olarak doğru olduğunu gösteren şeyin kavranması ve doğrulanması yoluyla işlenmesidir. Bir bilim doğruluğun ötesine geçip bir hakikate yöneldiğinde ve bu da onun varolanın olduğu haliyle özsel ifşasına ulaştığı anlamına geldiğinde, o felsefedir.
Hakikatin bizzat hakikat haline gelebilmesi için olanın içinde kendini kurması, onun doğasında bulunduğundan, esere doğru itki, hakikatin kendisinin varolanların ortasında bir varolan olarak vuku bulabileceği ayırt edici olanaklarından biri olarak hakikatin doğasında yatar.
Hakikatin eserde kurulması, daha önce hiç olmamış ve bir daha da olmayacak türden bir varolanın meydana getirilmesidir. Meydana getirme, bu varolanı Açık’ın içine öyle bir yerleştirir ki, meydana getirilecek olan şey ilk etapta içine doğduğu Açık’ın açıklığını açar. Bu meydana getirme eylemi, varolanların açıklığını ya da hakikati açıkça getirdiğinde, meydana getirilen şey bir eserdir. Yaratım, böyle bir meydana getirmedir. Böyle bir getiri olarak o, daha ziyade gizlenmemişlikle olan bir ilişkinin alınması ve cisimleştirilmesidir. Buna göre yaratılmışlık neyden ibarettir? İki temel belirleme ile aydınlatılabilir.
Hakikat kendini eserde kurar. Hakikat ancak dünya ile yeryüzünün karşıtlığında, aydınlanma ile gizlenme arasındaki çatışma olarak mevcuttur. Hakikat, dünya ve yeryüzünün bu çatışması olarak eserde kurulmayı irade eder (ister). Çatışma, bu amaçla meydana getirilen bir varlık içinde çözümlenmeyeceği gibi, orada sadece barındırılmamalıdır da; aksine, çatışma onun tarafından başlatılır. Bu varolan, bu nedenle çatışmanın temel özelliklerini kendi içinde barındırmalıdır. Bu çekişmede dünya ile yeryüzünün birliği kazanılır. Bir dünya kendini açarken, zafer ve yenilgi, kutsama ve lanet, efendilik ve kölelik sorusunu tarihsel bir insanlığın kararına sunar. Şafak vakti doğan dünya, henüz kararlaştırılmamış ve ölçüsüz olanı ortaya çıkarır ve böylece ölçünün ve kararlılığın gizli zorunluluğunu ifşa eder.
Fakat bir dünya kendini açarken yeryüzü yükselerek ortaya çıkar. O, her şeyi taşıyan, kendi yasasında korunan ve her zaman kendi içine sarınmış olarak öne çıkar. Dünya, kendi kararlılığını ve ölçüsünü talep eder ve varolanların yollarının Açık’ına ulaşmalarına izin verir. Yeryüzü, taşıyarak ve dışarı taşarak, kendini kapalı tutmaya ve her şeyi kendi yasasına emanet etmeye çabalar. Çatışma, basitçe yarılan bir çatlak/yarık (Riss) değildir; aksine, karşıtların birbirine ait olduğu samimiyet, bir yakınlıktır. Bu yarık, karşıtları ortak zeminleri aracılığıyla birliklerinin kaynağına taşır. O, varolanların aydınlanmasının yükselişinin temel özelliklerini çizen bir ana tasarı, bir taslaktır. Bu yarık karşıtların kopup dağılmasına izin vermez; ölçü ve sınır karşıtlığını onların ortak taslağına taşır.
Hakikat kendini, ancak meydana getirilecek bir varolanın içinde, çatışmanın bu varolanın içinde açılması, yani bu varolanın bizzat yarık-taslağının (çatlağın) içine getirilmesi şeklinde bir çekişme olarak kurar. Yarık-taslağı; eskizin ve ana tasarımın, ihlalin ve ana hatların bir birlik içinde bir araya getirilerek çizilmesidir. Hakikat kendini bir varolanın içinde öyle bir kurar ki, aslına bakılırsa bu varolan bizzat hakikatin Açık’ını işgal eder. Ancak bu işgal etme, meydana getirilecek olan şeyin, yani yarığın, Açık’ın içinde yükselen kendi içine kapanan unsura kendini emanet etmesiyle gerçekleşebilir. Yarık kendini taşın ağır yüküne, ahşabın dilsiz sertliğine, renklerin karanlık ışıltısına geri yerleştirmelidir. Yeryüzü yarığı kendi içine geri aldıkça, yarık ilk kez Açık’ın içine doğru çıkarılır ve böylece Açık’ın içine doğru kendi içine kapanan ve koruyan olarak yükselenin içine yerleştirilir, yani kurulur.
Yarığın içine getirilen ve böylece yeryüzüne geri yerleştirilip sabitlenen çekişme biçim, şekil, Gestalttır. Eserin yaratılmışlığı şu anlama gelir: hakikatin biçim (Gestalt) içinde sabitlenmesi. Biçim, yarığın şekli içinde kendini bestelediği (düzenlediği) ve sunduğu yapıdır. Oluşturulmuş bu yarık, hakikatin ışıltısının oturtulması veya eklemlenmesidir. Burada biçim (Gestalt) olarak adlandırılan şey, eserin kendini kurarken ve öne sürerken vuku bulduğu belirli bir yerleştirme (Stellen) ve çerçeveleme veya çerçeve (Ge-stell) bağlamında düşünülmelidir.
Bir eserin yaratılmasında, çatışma, yarık olarak yeryüzüne geri yerleştirilmeli ve yeryüzünün kendisi öne çıkarılmalı ve kendi içine kapanan unsur olarak kullanılmalıdır. Oysa bu kullanım, yeryüzünü madde olarak tüketmez veya suistimal etmez, aksine onu sadece kendisi olması için serbest bırakır. Yeryüzünün bu şekilde kullanımı, elbette el işçiliğinde maddenin kullanılmasına benzeyen bir şekilde onunla çalışmaktır. Sanatsal yaratımın aynı zamanda bir zanaatkarlık faaliyeti olduğu yanılsaması buradan kaynaklanır. Oysa asla öyle değildir. O, her zaman hakikatin figür içinde sabitlenmesinde yeryüzünün bir kullanımıdır. Buna karşın, araç-gerecin yapımı asla doğrudan hakikatin vuku bulmasının etkilenmesi (gerçekleştirilmesi) değildir. Araç-gerecin üretimi, bir malzeme kullanıma hazır olacak şekilde biçimlendirildiğinde sona erer. Araç-gerecin hazır olması, hizmete yararlılık içinde tüketilmek üzere kendisinin ötesine atılması (ihraç edilmesi) anlamına gelir.
Fakat bir eser yaratıldığında durum böyle değildir. Bu, burada sunulabilecek olan ikinci özellik ışığında netlik kazanır.
Araç-gerecin hazır bulunuşluğu ve eserin yaratılmışlığı, her iki durumda da bir şeyin üretildiği noktasında birleşir. Fakat diğer tüm üretim biçimlerinin aksine, eser, yaratılmışlığı yaratılan eserin bir parçası olacak şekilde yaratılmış olmasıyla ayrılır. İyi ama bu, meydana getirilen her şey için, hatta herhangi bir şekilde varoluşa gelmiş herhangi bir şey için de geçerli değil midir? Meydana getirilen her şey, eğer bir lütfu varsa, kesinlikle meydana getirilmiş olma lütfuna sahiptir. Şüphesiz. Fakat eserde yaratılmışlık açıkça yaratılan varolanın içine yaratılır, öyle ki bu şekilde meydana getirilen varolandan apaçık ve özel bir şekilde öne çıkar. Eğer durum böyleyse, eserdeki yaratılmışlığı da açıkça keşfedebilmeli ve deneyimleyebilmeliyiz.
Yaratılmışlığın eserden ortaya çıkması, eserin büyük bir sanatçı tarafından yapılmış olduğu izlenimini vermesi gerektiği anlamına gelmez. Mesele, yaratılan varlığın yetenekli bir kişinin icraatı olarak tescillenmesi ve böylece üreticinin kamuoyunun dikkatine sunulması değildir. Bilinmesi gereken şey “N. N. fecit” (bunu filanca yaptı) değildir. Aksine, eserin basit bir “factum est”i (oldu/yapıldı) Açık’a doğru tutmasıdır: yani, varolanın gizlenmemişliğinin burada vuku bulduğu ve bu vuku bulma olarak ilk defa burada gerçekleştiği; ya da böyle bir eserin hiç olmamasından ziyade var olduğu gerçeği. Bu eser olarak eserin olduğu itki (meydana atılma) ve bu yalın itkinin kesintisizliği, eserin kendi kendine kaim oluşunun (kendiliğinden var oluşunun) sarsılmazlığını oluşturur. Tam da sanatçının, sürecin ve eserin doğuş koşullarının bilinmediği yerde, yaratılmışlığın bu itkisi, bu “var olduğu” (that it is) gerçeği, eserden en saf haliyle ortaya çıkar.
Elbette, yapılmış “olduğu” gerçeği, elde bulunan ve kullanımda olan tüm araç-gereçlerin de bir özelliğidir. Fakat bu “olduğu” gerçeği araç-gereçte belirginleşmez; kullanışlılığın içinde kaybolur. Bir alet ne kadar kullanışlıysa, örneğin böyle bir çekicin var olması o kadar dikkat çekmez kalır ve araç kendini o kadar münhasıran araçsallığı içinde tutar. Genel olarak, bizim için mevcut olan her şeyin var olduğunu fark edebiliriz; fakat bu da, eğer fark edilirse, her sıradan şeyin adet edindiği gibi çok geçmeden unutulup gitmek üzere fark edilir. Zaten bir varolanın var olmasından daha sıradan ne olabilir ki? Oysa bir eserde, onun bir eser olarak var olduğu gerçeği tam da olağandışı olan şeydir. Yaratılmış olması olayı sadece eserde yankılanmaz; aksine eser, eserin bu eser olarak var olduğu olaylı gerçeğini kendi önüne fırlatır ve bu gerçeği sürekli olarak kendi üzerinde taşır. Eser kendini ne kadar özsel bir şekilde açarsa, yok olmaktan ziyade var olduğu gerçeğinin eşsizliği o kadar aydınlık hale gelir. Bu itki Açık’a ne kadar özsel bir şekilde gelirse, eser o kadar güçlü ve yalnız hale gelir. Eserin meydana getirilmesinde “onun var olması” adağı yatar.
Eserin yaratılmışlığı sorusu bizi eserin eser karakterine ve bununla birlikte onun gerçekliğine yaklaştırmış olmalıdır. Yaratılmışlık, çatışmanın yarık aracılığıyla biçim (Gestalt) içinde yerine sabitlenmesi olarak kendini gösterdi. Yaratılmışlık burada açıkça eserin içine yaratılmıştır ve “var olduğu” gerçeğinin Açık’a doğru sessiz bir itkisi olarak durmaktadır. Fakat eserin gerçekliği yaratılmışlıkta bile tükenmez. Ancak eserin yaratılmışlığının doğasına dair bu bakış, şimdiye kadar söylenen her şeyin yöneldiği o adımı atmamızı sağlamaktadır.
Figürün (biçimin) içine sabitlenmiş olan eser kendi başına ne kadar yalnız durursa ve insanlarla olan tüm bağlarını ne kadar temiz bir şekilde kesmiş görünürse, böyle bir eserin var olduğuna dair itki Açık’a o kadar basit bir şekilde gelir ve sıradışının yüzeye doğru itilmesi ile çoktandır tanıdık olanın aşağıya doğru itilmesi o kadar özsel hale gelir. Fakat bu çoklu itme eylemi asla şiddet içeren bir şey değildir, zira eser kendini varolanların açıklığına—bizzat kendisi tarafından açılan bir açıklığa—ne kadar saf bir şekilde aktarırsa, bizi bu açıklığa o kadar basit bir şekilde aktarır ve böylece aynı zamanda bizi sıradanlığın aleminden çıkarır. Bu yerinden edilmeye boyun eğmek şu anlama gelir: dünya ve yeryüzüne olan alışılmış bağlarımızı dönüştürmek ve eserde vuku bulan hakikatin içinde kalabilmek için bundan böyle tüm olağan eylemleri, değer biçmeleri, bilmeleri ve bakmaları dizginlemek. Ancak bu kalışın dizginlenmesi, yaratılan şeyin olduğu eser olmasına izin verir. Eserin bir eser olmasına izin veren bu şeye, eserin korunması (preserving) diyoruz. Eser, ancak böyle bir koruma için yaratılmışlığında kendini fiili, yani şimdi: bir eser tarzında mevcut olarak sunar.
Nasıl ki bir eser yaratılmadan var olamaz ama özsel olarak yaratıcılara ihtiyaç duyarsa, yaratılan şeyin kendisi de onu koruyanlar olmadan varoluşa gelemez.
Bununla birlikte, eğer bir eser koruyucular bulamazsa, eserde vuku bulan hakikate anında yanıt verecek kişileri bulamazsa, bu kesinlikle eserin koruyucuları olmadan da bir eser olabileceği anlamına gelmez. Bir eser olmakla, özellikle hala yalnızca koruyucularını beklediği ve onların kendi hakikatine girmesi için yalnızca yalvarıp beklediği zamanlarda bile, her zaman koruyuculara bağlı kalır. Eserin içine batabileceği unutuluş bile bir hiçlik değildir; o hala bir korumadır. Eserden beslenir. Eseri korumak demek: eserde vuku bulan varolanların açıklığının içinde durmak demektir. Oysa korumanın bu “içinde-durması” bir bilmedir. Ancak bilme, bir şey hakkındaki salt bilgi ve kavramlardan ibaret değildir. Nelerin var olduğunu gerçekten bilen kişi, varolanların ortasında ne yapmayı irade ettiğini (istediğini) de bilir.
Burada atıfta bulunulan ve ne sadece bilgiyi uygulayan ne de önceden karar veren irade (isteme), Varlık ve Zaman‘daki temel düşünme deneyimi bağlamında ele alınmaktadır. İrade olarak kalan bir bilme ve bilme olarak kalan bir irade, varolan insanın Varlığın gizlenmemişliğine girişi ve ona uyum sağlamasıdır. Varlık ve Zaman‘da kastedilen kararlılık (resoluteness), bir öznenin kasıtlı eylemi değil, insanın olanın içindeki tutsaklığından Varlığın açıklığına doğru açılmasıdır. (Burada Existenz‘de insan bir içeriden bir dışarıya doğru ilerlemez; aksine Existenz‘in doğası, varolanların açıklığının özsel ayrılığının içinde göze batan bir içinde-durmadır). Ne daha önce bahsi geçen yaratımda ne de şimdi bahsi geçen iradede, kendine belirlediği hedefe doğru çabalayan bir öznenin performansını ya da eylemini düşünüyoruz.
İrade, eserin içine yerleştirildiği şekliyle kendini varolanların açıklığına maruz bırakan o varoluşsal kendini aşmanın ayık (serinkanlı) kararlılığıdır. Bu şekilde, içinde-durma yasaya tabi kılınır. Bilme olarak eseri korumak, eserde vuku bulan hakikatin olağanüstü haşmetinin içinde ayık bir şekilde durmaktır.
Bir irade olarak eserin hakikatini kendine yuva edinen ve ancak bu şekilde bir bilme olarak kalan bu bilgi, eseri bağımsızlığından mahrum bırakmaz, onu salt deneyim alanına sürüklemez ve deneyim uyarıcısı rolüne indirgemez. Eseri korumak, insanları özel deneyimlerine indirgemez, aksine onları eserde vuku bulan hakikatle ilişkiye sokar. Böylece insan varoluşunun gizlenmemişliğe atıfla tarihsel dışarıda-durması olarak birbirimiz için ve birbirimizle birlikte olmayı temellendirir. Her şeyden önce, koruma tarzındaki bilgi, eserin biçimsel yönlerinin, niteliklerinin ve cazibesinin salt estetikleştirici uzmanlığından çok uzaktır. Görmüş olmak olarak bilme, kararlı olmaktır; eserin yarığa uydurduğu çatışmanın içinde durmaktır.
Eseri korumanın doğru yolu, yalnızca ve münhasıran eser tarafından ortaklaşa yaratılır ve buyrulur. Koruma, her zaman farklılaşan kapsam, süreklilik ve berraklık derecelerine sahip farklı bilgi seviyelerinde gerçekleşir. Eserlerin salt sanatsal zevk için sunulması, henüz eser olarak koruma altında olduklarını kanıtlamaz.
Olağandışına doğru olan itki, aşinalık ve sanat eksperi (uzmanlık) alanı tarafından savuşturulup ele geçirildiği anda, sanat ticareti başlamış demektir. Eserlerin gelecek nesillere titizlikle aktarılması, onları yeniden kazanmaya yönelik tüm bilimsel çabalar bile artık eserin kendi varlığına ulaşamaz, sadece onun bir anısına ulaşabilir. Ancak bu anı bile esere, tarihin şekillenmesine katılabileceği bir yer sunabilir. Eserin kendine has gerçekliği ise, diğer taraftan, yalnızca eserin bizzat eser vasıtasıyla vuku bulan hakikat içinde korunduğu yerde kendini gösterir.
Eserin gerçekliği, temel özellikleri itibariyle eserin varlığının doğası tarafından belirlenir. Artık başlangıçtaki sorumuza dönebiliriz: eserin dolaysız gerçekliğini garanti etmesi beklenen şeylik (nesnellik) özelliğiyle ilgili durum nedir? Durum şöyledir ki, artık eserin şeylik unsuruyla ilgili bu soruyu sormuyoruz; zira onu sorduğumuz sürece, eseri doğrudan ve peşin bir hükümle, basitçe orada bulunan bir nesne olarak ele alıyoruz. Bu şekilde hiçbir zaman eser bağlamında değil, kendi kavramlarımız bağlamında sorguluyoruz. Kendi açımızdan diyoruz—ki o zaman eserin bir eser olmasına izin vermeyen, ancak onu bizde şu veya bu ruh halini üretmesi beklenen bir nesne olarak gören bizleriz.
Fakat nesne olarak alınan eserde sıradan şey-kavramlarımız anlamında şeylik unsuruna benzeyen şey, eser perspektifinden bakıldığında onun yeryüzü (dünyevi/topraksal) karakteridir. Eserin içinde yeryüzü yükselir çünkü eser, içinde hakikatin iş başında olduğu bir şey olarak var olur ve çünkü hakikat ancak belirli bir varolanın içine kendini yerleştirerek meydana gelir. Kendi içine kapanan özsel bir yapı olarak yeryüzünde ise, Açık’ın açıklığı (Açık’a karşı) en büyük direnci ve böylece Açık’ın sürekli duruşunun yerini, figürün yerine sabitlenmesi gereken alanı bulur.
O halde şeyin şeylik (nesnellik) karakteri sorusuna girmek sonuçta gereksiz miydi? Asla. Şüphesiz, eserin eser karakteri onun şeylik karakteri üzerinden tanımlanamaz, ancak buna karşılık şeyin şeylik karakteri hakkındaki soru, eserin eser karakterine dair bir bilgi yoluyla doğru rotaya oturtulabilir. Eğer o kadim, geleneksel düşünce biçimlerinin, şeyin şeylik karakterine saldırdığını ve onu, ne araç-gerecin ne de eserin doğasını kavramaya elverişsiz kalan ve bizi hakikatin kökensel doğasına karşı eşit derecede kör eden, bir bütün olarak olanı yorumlamaya tabi kıldığını hatırlarsak, bu hiç de küçümsenecek bir mesele değildir.
Şeyin şeyliğini belirlemek için ne özelliklerin taşıyıcısının dikkate alınması, ne de duyu verilerinin çeşitliliğinin birliği içinde dikkate alınması yeterlidir ve araç-gereçten türetilen form-madde (madde-biçim) yapısının kendi başına ele alınması ise en yetersiz olanıdır. Şeylerin şeylik karakterinin anlamlı ve ağırlıklı bir yorumunu öngörerek, şeyin yeryüzüne ait olmasını hedeflemeliyiz. Bununla birlikte, yeryüzünün özgür ve telaşsız taşıyıcılığı ve kendi içine kapanıklığı içindeki doğası, ancak yeryüzünün bir dünyaya doğru çıkıntısında (yükselişinde), bu ikisinin karşıtlığında kendini gösterir. Bu çatışma, eserin figüründe yerine sabitlenir ve onun aracılığıyla tezahür eder. Araç-gereç için geçerli olan—yani onun araçsal karakterini spesifik olarak ancak eserin kendisi aracılığıyla tanıdığımız gerçeği—şeyin şeylik karakteri için de geçerlidir. Şeyliği hiçbir zaman doğrudan bilmediğimiz ve eğer biliyorsak da ancak muğlak bir şekilde bildiğimiz ve bu nedenle esere ihtiyaç duyduğumuz gerçeği—bu gerçek, eserin eser-olmaklığında hakikatin vuku bulmasının, varolanın açılmasının veya ifşasının iş başında olduğunu dolaylı olarak kanıtlar.
Fakat en nihayetinde şu itirazda bulunabiliriz: eğer eser şeyliği gerçekten ikna edici bir şekilde Açık’a getirecekse, o halde kendisi de—ve elbette kendi yaratımından önce ve kendi yaratımı uğruna—yeryüzünün şeyleriyle, doğayla bir ilişkiye sokulmuş olmalı değil midir? Ne hakkında konuştuğunu bilmek zorunda olan Albrecht Dürer sonuçta şu meşhur sözü söylemiştir: “Çünkü hakikatte, sanat doğanın içinde gizlidir; onu ondan söküp alabilen kişi, ona sahip olur.” Burada “söküp almak/koparmak”, yarığı dışarı çekmek ve çizim kalemiyle çizim tahtasına taslağı çizmektir. Fakat biz hemen karşı soruyu yöneltiyoruz: Eğer yarık-taslağı yaratıcı eskiz tarafından Açık’a bir yarık olarak getirilmezse, yani ölçü ve ölçüsüzlüğün bir çatışması olarak önceden dışarı çıkarılmazsa, nasıl dışarı çizilebilir? Doğrudur, doğada gizli bir yarık-taslağı, bir ölçü ve bir sınır ve bunlara bağlı olarak bir meydana getirme kapasitesi—yani sanat—yatar. Ancak doğada gizli olan bu sanatın ancak eser vasıtasıyla tezahür ettiği de aynı derecede kesindir, çünkü sanat köken olarak eserde yatar.
Eserin gerçekliği üzerinde harcadığımız çaba, sanatı ve sanatın doğasını bizzat eserde keşfetmek için bir zemin hazırlığı niteliğindedir. Sanatın doğasına ilişkin soru, ona dair bilginin yolu, öncelikle yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Bu sorunun cevabı, her gerçek cevapta olduğu gibi, yalnızca uzun bir sorular dizisindeki son adımın nihai sonucudur. Her cevap, ancak sorgulamanın içinde kök saldığı sürece bir cevap olarak yürürlükte kalır.
Eserin gerçekliği, eser-olmaklığının ışığında bizim için sadece daha net değil, aynı zamanda özsel olarak daha zengin hale gelmiştir. Bir eserin koruyucuları, yaratıcılarınkine eşit bir özsellikle onun yaratılmışlığına aittir. Fakat yaratıcıları kendi doğalarında mümkün kılan ve kendi doğası gereği koruyuculara ihtiyaç duyan şey eserdir. Sanat eserin kökeniyse, bu, sanatın doğası gereği birbirine ait olanların, yani yaratıcı ve koruyucunun eser başında kendi doğalarında köklenmesine izin verdiği anlamına gelir. O halde haklı olarak bir köken dediğimiz sanatın kendisi nedir?
Eserde hakikatin vuku bulması iş başındadır ve dahası eserin tarzına uygun bir şekilde iş başındadır. Buna göre sanatın doğası başlangıçta hakikatin esere yerleştirilmesi olarak tanımlanmıştı. Oysa bu tanım kasıtlı olarak muğlaktır. Bir yandan şunu söyler: sanat, kendi kendini kuran bir hakikatin figür içinde sabitlenmesidir. Bu durum yaratımda, varolanların gizlenmemişliğinin meydana getirilmesi olarak gerçekleşir. Bununla birlikte esere-yerleştirme şu anlama da gelir: eser-olmanın harekete ve vuku bulmaya geçirilmesi. Bu, koruma olarak gerçekleşir. Dolayısıyla sanat: hakikatin eserde yaratıcı bir şekilde korunmasıdır. O halde sanat, hakikatin oluşması ve vuku bulmasıdır. O halde hakikat yokluktan (hiçlikten) mi doğar? Eğer hiçlikten kastedilen mevcut olanın salt “yokluğu” ise ve biz burada varolanı sıradan bir şekilde var olan, sonradan gün ışığına çıkan ve eserin varoluşu tarafından sadece varsayımsal olarak gerçek bir varolan olarak meydan okunan bir nesne olarak düşünürsek, hakikat gerçekten de hiçlikten doğar. Hakikat asla mevcut ve sıradan nesnelerden devşirilmez. Aksine, Açık’ın açılması ve olanın aydınlanması, yalnızca fırlatılmışlık içinde gelişini (zuhurunu) gerçekleştiren açıklık tasarlandığında (projelendirildiğinde/taslağa döküldüğünde) gerçekleşir.
Hakikat, varolanların aydınlanması ve gizlenmesi olarak, tıpkı bir şairin bir şiiri bestelemesi (yazması) gibi bestelenerek (kurularak) vuku bulur. Tüm sanatlar, olanın hakikatinin gelişinin gerçekleşmesine izin vermesi itibariyle, bu haliyle özünde şiirdir (poiesis). Hem sanat eserinin hem de sanatçının kendisine bağlı olduğu sanatın doğası, hakikatin kendi kendini esere yerleştirmesidir. Sanatın, varolanların ortasında, açıklığında her şeyin her zamankinden farklı olduğu açık bir alan açması sanata özgü şiirsel doğanın bir sonucudur. Olanın gizlenmemişliğinin esere yerleştirilmiş ve bize doğru fırlatılmış olan tasarlanmış taslağı sayesinde, sıradan ve o zamana dek var olan her şey varlık-olmayan (unbeing) haline gelir. Bu varlık-olmayan şey, ölçü olarak Varlığı verme ve koruma kapasitesini kaybetmiştir. Buradaki ilginç gerçek, eserin şimdiye kadar var olan varlıkları nedensel bağlantılarla hiçbir şekilde etkilememesidir. Eserin işlemesi (iş başında olması) bir nedenin etki etmesinden ibaret değildir. O, eserden yola çıkarak vuku bulan, varolanın gizlenmemişliğinin ve bu da demektir ki Varlığın bir değişiminde yatar.
Bununla birlikte şiir, tuhaflıkların amaçsızca hayal edilmesi ve salt kavram ve fantezilerin gerçek dışı alemine uçması değildir. Şiirin aydınlatıcı tasarı olarak gizlenmemişlikten açtığı ve figürün tasarımına doğru önceden yansıttığı şey, şiirin vuku bulmasına izin verdiği Açık’tır ve bu gerçekten de öyle bir şekilde gerçekleşir ki, ancak şimdi varolanların ortasında Açık, varolanları parlamaya ve tınlamaya getirir. Eğer vizyonumuzu eserin doğasına ve onun varolanların hakikatinin vuku bulmasıyla olan bağlantılarına sabitlersek, şiirin doğasının ve bunun aynı zamanda tasarının doğası anlamına geldiğinin hayal gücüyle (imgelem gücüyle) yeterince düşünülüp düşünülemeyeceği şüpheli hale gelir.
Şimdi çok geniş bir biçimde –fakat bu yüzden muğlak olmayan bir biçimde– tespit edilmiş olan şiirin doğası, burada sorgulanmaya değer, hala derinlemesine düşünülmesi gereken bir şey olarak kesinlikle akılda tutulabilir.
Eğer bütün sanatlar özünde şiirse (poiesis), o zaman mimarlık, resim, heykel ve müzik sanatları da şiirselliğe (poesy) dayandırılmalıdır. Bu tamamen keyfiliğin ta kendisidir. Şiirselliği (poesy) bu kolayca yanlış yorumlanabilecek başlıkla nitelendirmemize izin verilirse, elbette o sanatların dil sanatının çeşitleri olduğunu kastettiğimiz sürece böyledir. Fakat şiirsellik (poesy), hakikatin aydınlatıcı tasarısının, yani bu geniş anlamıyla şiirsel kompozisyonun sadece bir tarzıdır. Bununla birlikte dilsel eser, yani daha dar anlamıyla şiir (poem), sanatlar alanında ayrıcalıklı bir konuma sahiptir.
Bunu görebilmek için, doğru dil kavramına ihtiyaç vardır. Geçerli görüşe göre dilin bir iletişim türü olduğu kabul edilir. Dil, sözlü alışverişe, anlaşmaya ve genel olarak iletişim kurmaya hizmet eder. Ancak dil sadece ve öncelikle iletişim kurulacak şeyin işitsel ve yazılı bir ifadesi değildir. Dil yalnızca açık ya da gizli olarak iletilmek istenen şeyi sözcükler ve ifadelerle ortaya koymaz; bizzat dil var olanı, var olan bir şey olarak, ilk kez Açık’a getirir. Taşın, bitkinin ve hayvanın varlığında olduğu gibi dilin olmadığı yerde, var olanın açıklığı da yoktur ve dolayısıyla var olmayan ve boş olanın açıklığı da yoktur.
Dil, varolanları ilk kez adlandırarak, varolanları sözcüğe ve görünüşe getirir. Yalnızca bu adlandırma, varolanları kendi varlıklarından yola çıkarak varlıklarına aday gösterir. Böyle bir söyleyiş, varolanların Açık’a ne olarak geldiğinin ilan edildiği aydınlanmanın tasarlanmasıdır. Tasarı, gizlenmemişliğin kendini sunduğu ve bu haliyle olanın içine zerk edildiği bir fırlatmanın (atışın) serbest bırakılmasıdır. Bu tasarısal ilan derhal, olanın kendini örttüğü ve geri çektiği tüm loş kafa karışıklığından feragat edilmesi haline gelir.
Tasarısal (projeksiyonlu) söyleyiş şiirdir: dünya ve yeryüzünün söylenmesi, onların çatışma alanının ve dolayısıyla tanrıların tüm yakınlık ve uzaklıklarının yerinin söylenmesi. Şiir, olanın gizlenmemişliğinin söylenmesidir. Herhangi bir andaki fiili dil, tarihsel olarak bir halkın dünyasının onun için yükseldiği ve yeryüzünün kapalı kalan olarak korunduğu bu söyleyişin vuku bulmasıdır. Tasarısal söyleyiş, söylenebilir olanı hazırlarken aynı zamanda söylenemez olanı olduğu haliyle bir dünyaya getiren söyleyiştir. Böyle bir söyleyişte, tarihi bir halkın doğasının, yani dünya tarihine aidiyetinin kavramları o halk için, onun önünde biçimlenir.
Burada şiir o kadar geniş bir anlamda ve aynı zamanda dil ve sözcükle o kadar samimi bir varlık birliği içinde düşünülmektedir ki, mimariden şiirselliğe (poesy) kadar tüm tarzlarıyla sanatın, şiirin doğasını tüketip tüketmediği sorusunu açık bırakmak zorundayız.
Dilin kendisi özsel anlamda şiirdir. Ancak dil, varolanların insan için her defasında bir varolan olarak kendini açtığı bir vuku bulma olduğundan, şiirsellik (poesy)—veya daha dar anlamıyla şiir—özsel anlamda şiirin en kökensel formudur. Dil, ilksel şiirsellik (poesy) olduğu için şiir değildir; aksine, şiirsellik dilde yer alır çünkü dil şiirin kökensel doğasını korur. Öte yandan inşa etme ve plastik yaratım, her zaman zaten söyleme ve adlandırmanın Açık’ında gerçekleşir ve yalnızca orada vuku bulur. Onlara nüfuz eden ve onlara rehberlik eden şey Açık’tır. Fakat tam da bu yüzden onlar hakikatin kendini eser içine düzenlediği kendilerine has yollar ve tarzlar olarak kalırlar. Onlar, varolanların aydınlanması (açıklığı) içinde, dilde zaten fark edilmeden vuku bulmuş olan ve her zaman özel bir şairaneleştirmedirler.
Sanat, hakikatin esere-yerleştirilmesi olarak şiirdir. Sadece eserin yaratılması şiirsel değildir, aynı zamanda eserin korunması da kendi tarzında eşit derecede şiirseldir; çünkü bir eser ancak ve ancak biz kendimizi sıradan rutinimizden kopardığımızda ve eserin açtığı alana taşındığımızda bir eser olarak fiili etkiye sahip olur; böylece kendi doğamızı var olanın hakikati içinde bir duruş sergilemeye getiririz.
Sanatın doğası şiirdir. Şiirin doğası da hakikatin kurulmasıdır (temellendirilmesidir). Burada kurmayı (founding/Stiften) üçlü bir anlamda anlıyoruz: bahşetmek (armağan etmek) olarak kurma, temellendirmek (zemin hazırlamak) olarak kurma ve başlatmak olarak kurma. Ancak kurma eylemi yalnızca koruma (preservation) yoluyla fiiliyata geçer. Dolayısıyla her bir kurma tarzına karşılık gelen bir koruma tarzı vardır. Sanatın doğasının bu yapısını, daha önceki eser doğası karakterizasyonunun sunduğu bir ilk ipucu ölçeğinde, birkaç vuruşla sunmaktan öteye gidemeyiz şimdilik.
Hakikatin esere-yerleştirilmesi, tanıdık olmayan ve olağanüstü olanı yukarıya doğru iterken aynı zamanda sıradan olanı ve öyle olduğuna inandığımız şeyi aşağıya doğru iter. Eserde kendini açan hakikat, hiçbir zaman önceden var olanlardan kanıtlanamaz ya da onlardan türetilemez. Önceden var olan şey, eserin kendi münhasır gerçekliği tarafından çürütülür. Bu nedenle sanatın kurduğu şey, hiçbir zaman halihazırda mevcut ve elde bulunanla telafi edilemez, onun yeri doldurulamaz. Kurma eylemi bir taşkınlık, bir lütfetme, bir bahşetmedir.
Hakikatin figür olarak kendini esere yerleştiren şiirsel tasarısı da asla belirsiz bir boşluğa doğru yürütülmez. Aksine eserde hakikat, gelecek olan koruyuculara, yani tarihsel bir insan topluluğuna doğru fırlatılır. Ancak bu şekilde ileri atılan şey asla keyfi bir talep değildir. Gerçekten şiirsel olan tasarı, tarihsel olarak insanın zaten içine atıldığı şeyin açılması veya ifşa edilmesidir. Bu yeryüzüdür ve tarihsel bir halk için de kendi yeryüzüdür; henüz kendisinden gizlenmiş olsa da, zaten olduğu her şeyle birlikte üzerinde dinlendiği kendi içine kapanan zemindir. Ne var ki o, insan varlığının Varlığın gizlenmemişliğiyle olan ilişkisi sayesinde hüküm süren kendi dünyasıdır. Bu nedenle, insanın bahşedildiği her şey, bu tasarı içinde kapalı zeminden çekilip çıkarılmalı ve açıkça bu zeminin üzerine yerleştirilmelidir. Böylece zemin ilk defa taşıyıcı zemin olarak temellendirilmiş olur.
Tüm yaratım, böyle bir çekip çıkarma olduğu için, sanki bir kaynaktan su çekmek gibi bir çekme eylemidir. Ne var ki modern sübjektivizm yaratımı derhal yanlış yorumlar ve onu kendi üzerinde egemen olan öznenin dâhice performansı olarak ele alır. Hakikatin kurulması sadece özgür bir bahşetme anlamında değil, aynı zamanda bu zemini oluşturan temellendirme anlamında da bir temel atmadır. Şiirsel tasarı bu bakımdan Hiçlik’ten gelir, zira armağanını hiçbir zaman sıradan ve geleneksel olandan almaz. Fakat hiçbir zaman Hiçlik’ten gelmez çünkü onun tasarladığı şey sadece insanın kendi tarihsel varlığının alıkonulmuş (geri tutulmuş) görevidir.
Bahşetme ve temellendirmenin bizzat kendi içlerinde başlangıç olarak adlandırdığımız şeyin dolaysız karakteri vardır. Yine de bir başlangıcın bu dolaysız karakteri, aracılık edilemeyenden atlanan bir sıçrayışın tuhaflığı, başlangıcın çok uzun bir süre boyunca ve tamamen fark edilmeden kendini hazırladığı gerçeğini dışlamaz, aksine içerir. Bir sıçrama olarak gerçek bir başlangıç, kılık değiştirmiş olsa bile, gelecek olan her şeyin üzerinden çoktan atlandığı bir avans (head start) gibidir. Başlangıç, sonu kendi içinde gizli olarak zaten barındırır.
Fakat gerçek bir başlangıçta primitif olanın o acemi (yeni yetme) karakterinden hiçbir şey yoktur. İlkel olan şey bahşedici, temellendirici sıçramadan ve avanstan yoksun olduğu için her zaman geleceksizdir. Kendi içinden daha fazlasını açığa çıkarma kapasitesinden yoksundur çünkü kapana kısıldığı şeyden daha fazlasını barındırmaz.
Buna karşın bir başlangıç her zaman, tanıdık olmayan ve olağandışı olanın açığa çıkmamış bolluğunu barındırır; bu da aynı zamanda tanıdık ve sıradan olanla bir çatışmayı da barındırdığı anlamına gelir. Şiir olarak sanat, hakikat çekişmesinin (çatışmasının) kışkırtılması şeklindeki üçüncü anlamıyla bir kurmadır: başlangıç olarak kurma. Bütün olarak varolan ne zaman bizzat bir varolan olarak açıklık içinde bir temellendirme talep etse, sanat temel olarak (kurucu olarak) kendi tarihsel doğasına ulaşır. Bu kuruluş (temellendirme) Batı’da ilk kez Yunanistan’da gerçekleşti. Gelecekte Varlık olarak adlandırılacak olan şey esere yerleştirilmiş, standardı belirlemiştir. Böylece açılan varolanlar alanı, daha sonra Tanrı’nın yarattığı anlamda bir varolana dönüştürülmüştür. Bu Orta Çağ’da gerçekleşti. Bu varlık türü, modern çağın başlangıcında ve seyrinde yeniden dönüştürüldü. Varolanlar, hesaplamayla kontrol edilebilen ve içyüzü görülebilen nesneler haline geldi. Her seferinde yeni ve özsel bir dünya doğdu. Her seferinde, hakikatin figür içine sabitlenmesi yoluyla varolanların açıklığı varlıkların kendisinde kurulmak (tesis edilmek) zorundaydı. Her seferinde varolanın gizlenmemişliği vuku buldu. Gizlenmemişlik kendi kendini esere yerleştirir ki bu sanat tarafından başarılan bir yerleştirmedir.
Sanat ne zaman vuku bulsa—yani ne zaman bir başlangıç olsa—tarihe bir itki girer, tarih ya başlar ya da yeniden başlar. Tarih burada herhangi bir türden olayların, ne kadar önemli olursa olsunlar, zaman içindeki dizilimi anlamına gelmez. Tarih, bir halkın, o halkın yeteneğine (doğasına) bir giriş olarak tayin edilmiş görevine aktarılmasıdır.
Sanat, hakikatin esere-yerleştirilmesidir. Bu önermede, hakikatin yerleştirmenin (kurmanın) hem öznesi hem de nesnesi olduğu özsel bir muğlaklık gizlidir. Ancak burada özne ve nesne uygun olmayan isimlendirmelerdir. Bunlar bizi tam da bu muğlak doğayı düşünmekten alıkoyarlar ki bu görev artık bu değerlendirmenin (eleştirinin) konusu değildir. Sanat tarihseldir ve tarihsel olarak hakikatin eserde yaratıcı bir şekilde korunmasıdır. Sanat şiir olarak vuku bulur. Şiir; bahşetme, temellendirme ve başlama gibi üçlü anlamda kurmadır. Kurma olarak sanat özsel anlamda tarihseldir. Bu, yalnızca sanatın zamanın akışı içinde başka pek çok şeyle birlikte ortaya çıktığı ve bu süreçte değişip yok olduğu ve tarih bilimi için değişen yönler sunduğu dışsal anlamda bir tarihe sahip olduğu anlamına gelmez. Sanat, tarihi temellendirdiği asli anlamıyla tarihtir.
Sanat hakikatin köken almasına izin verir. Kuran ve koruyan olarak sanat, eserde varolanın hakikatine doğru sıçrayan kaynaktır. Bir şeyi bir sıçramayla ortaya çıkarmak, bir şeyi kurucu bir sıçramayla kendi doğasının kaynağından varoluşa getirmek—köken (origin/Almancası Ursprung, kelime anlamıyla asli sıçrama/kökensel sıçrama) kelimesinin anlamı tam da budur.
Sanat eserinin kökeni—yani hem yaratıcıların hem de koruyucuların, başka bir deyişle bir halkın tarihsel varoluşunun kökeni, sanattır. Bunun nedeni sanatın doğası gereği bir köken olmasıdır: hakikatin varoluşa gelmesinin, yani tarihselleşmesinin ayırt edici bir yoludur.
Sanatın doğasını sorguluyoruz. Neden bu şekilde sorguluyoruz? Sanatın bizim tarihsel varoluşumuzda bir köken olup olmadığını, bir köken olabilip olamayacağını ve hangi koşullar altında bir köken olabileceğini ve olması gerektiğini daha hakiki bir şekilde sorabilmek için bu şekilde sorguluyoruz. Böyle bir yansıma (derin düşünme) sanatı ve onun varoluşa gelişini zorlayamaz. Fakat bu yansıtıcı bilgi, sanatın oluşumu için ön hazırlık ve dolayısıyla vazgeçilmez bir hazırlıktır. Ancak böyle bir bilgi, sanat için kendi alanını, yaratıcılar için kendi yollarını, koruyucular için kendi konumlarını hazırlar.
Ancak yavaş yavaş gelişebilecek olan böylesi bir bilgide, sanatın bir köken olup olamayacağına ve ardından bir avans (başlangıç noktası) olup olmayacağına ya da sadece bir eklenti olarak kalıp ardından sıradan bir kültürel fenomen olarak taşınıp taşınamayacağına karar verilir.
Tarihsel varoluşumuz itibariyle kökende miyiz? Kökenin doğasını biliyor muyuz, yani onu dikkate alıyor muyuz? Yoksa sanatla olan ilişkimizde hala sadece geçmişle olan o işlenmiş, kültürel aşinalığa mı başvuruyoruz?
Bu “ya öyle ya böyle” (either-or) durumu ve bunun kararı için yanılmaz bir işaret vardır. Eseri Almanların önünde hala verilmesi gereken bir sınav olarak duran şair Hölderlin, şöyle derken bunu adlandırmıştır:
Schwer verlässt was nahe dem Ursprung wohnet, den Ort.
Kökene yakın mesken tutan, zor terk eder o yeri. —”Yolculuk” (The Journey), 18-19. dizeler
**Heidegger bu metni ilk olarak 1930’lu yıllarda (özellikle 1935-1936’da) bir dizi konferans olarak sunmuştur. Daha sonra bu metni gözden geçirmiş ve 1950 yılında yayımladığı, başlığını bizzat kendisinin koyduğu ünlü “Holzwege” (Türkçeye genellikle Orman Yolları veya Patikalar olarak çevrilir) adlı kitabının içine ilk makale olarak eklemiştir.

