BELÂ, MUSİBET
Belâ kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de “eskimek; denemek, sınamak; gam, musibet, darlık ve sıkıntı” mânalarında kullanılmıştır. Musibet ise sözlükte, “ansızın bastıran yağmur” anlamındaki savb kökünden türeyen ve “bir şeyin hedefine ulaşması, birinin payına düşmesi” mânasına gelen isâbet masdarından isim olan musîbet, “insanın genellikle kendi iradesi dışında ve beklemediği şekilde karşılaştığı durum” demektir. Daha çok hastalık, kıtlık, zarar, ziyan, yangın, deprem gibi âfetler, sevilen birinin ölümü vb. ağır sıkıntı veren şeyler için kullanılır. Cürcânî musibeti “insanın tabiatına uymayan şey” diye tanımlamış ve buna ölümü örnek göstermiştir (et-Taʿrîfât, “el-Muṣîbe” md.).(DİA).
“Hatırlayın ki sizi Firavun’un adamlarından kurtardık. Onlar size işkencenin en kötüsünü revâ görüyorlar, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bu size reva görülenlerde rabbinizden büyük bir imtihan (belâün azîm) vardı.” (Bakara 2/49). Bu âyette Firavun’un İsrâiloğulları’na yaptığı korkunç işkenceler “büyük bela, belâünazîm” şeklinde kullanılmıştır. “Bunları, bilerek (çağdaşları olan) diğer topluluklara göre seçkin kıldık ve onlara, kendileri için apaçık imtihan içeren mûcizeler verdik.” (Duhan, 44/32-33). Bu ayete “açık bela, belâün mübîn” şeklinde kullanılmıştır. “Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı.” (Sâffât, 37/106). Hz. İbrâhim’in oğlu İsmâil’i kurban etmeye teşebbüsüne de “açık bela, deneme, sınama” denilmiştir. Allah’ın kendisini denediği kulun bu denemeden başarı ve yüzakı ile çıkması da “güzel belâ, belâün hasen” olarak tarif edilmiştir. Bu mânada Bedir Gazvesi ve sonucunda kazanılan zafer, “güzel bir belâ, belaun hasena” yani başarıyla verilmiş bir imtihan, sınav olarak nitelendirilmiştir. (Enfâl 8/17).
Kur’ân-ı Kerîm’de musibet kelimesi on yerde geçmektedir. Ayrıca, ölüm, fitne, kötülük, yaşlılık, azap, aşırı susuzluk, yorgunluk ve açlık gibi olumsuzlukların başa gelmesini, iyilik, lütuf, rahmet gibi olumlu durumlarla karşılaşmayı ifâde eden aynı kökten gelen fiiller kullanılmıştır. “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz” derler…” (Bakara 2/155-157). Burada, Allah’ın insanları korku, açlık, mal, can ve ürün kaybı gibi musibetlerle sınamaya tâbi tuttuğu belirtildikten sonra bu tür musibetler karşısında, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz” diyerek sabır ve metanetlerini kanıtlayanlar Allah’ın lutuf ve rahmetiyle müjdelenmekte ve bunların doğru yolu bulmuş oldukları bildirilmektedir. Hz. Peygamber musibete uğrayanları yukarıdaki âyetlerin, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz” (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn) kısmını okuyarak teselli etmelerini müslümanlara öğütlemiş, bu sebeple yakınlarını kaybedenlere tâziyede bulunurken bunun okunması âdet haline gelmiştir.
“De ki: “Allah bize ne yazmışsa başımıza ancak o gelir, O bizim mevlâmızdır.” Müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.”(Tevbe, 9/51). Musibetlerin Allah’ın izniyle gerçekleştiği belirtilmiştir. “Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın.” (Hadîd, 57/22). Her türlü musibet bir kitapta kayıtlıdır. “Düşmanınıza iki mislini verdirdiğiniz kayıp kendi başınıza gelince “Bu nereden başımıza geldi”mi diyorsunuz? De ki: “O, kendinizdendir.” Doğrusu Allah her şeye kadirdir.” (Ali İmran, 3/165). Musibetler insanın kendi fiillerinin bir sonucu olarak gösterilmektedir. Nisâ sûresinin 78. âyetinde iyilik ve kötülük olarak insanların başına gelenlerin hepsinin Allah’tan olduğu bildirilirken 79. âyette, “Sana gelen iyilik Allah’tandır, başına gelen kötülük ise kendindendir” buyurulmuştur. Müfessirler, bu farklı ifadeleri kader kavramı çerçevesinde musibetlerin genel yaratma fiili açısından Allah’a; irade ve ihtiyar, esbâba tevessül, kesb ve hak ediş gibi beşerî etkenler açısından kula ait olduğu şeklinde açıklamışlardır. (Elmalılı, II, 1397-1399).
İnsanlık tarihine bakıldığı zaman, başta peygamberler olmak üzere toplumlarını dönüştürmek, ahlakı, erdemleri hâkim kılmak isteyen salih insanların ciddi tepkilerle karşılaştıkları ve bu yüzden büyük sıkıntı ve zorluklar yaşadıkları görülür. Allah Rasûlü, sıkıntıyla karşılaşan müminlere moral vermek için, “Müslümanlar benim başıma gelen musibetlere baksınlar da kendi musibetleri karşısında güçlü olsunlar.” (İmam Mâlik, Muvatta’, Kitâbu’l-Cenâiz, Hds.41) buyurmuştur. Sıkıntılara göğüs germeyip sadece nimetlere talip olan insanları Cenab-ı Hak uyarmakta ve başlarına hayırlı bir şey geldiğinde gönlü hoş olan, bir sıkıntı gelince de gerisin geri küfre dönüveren bu insanları, kendisine çıkar için kulluk eden kişiler olarak nitelendirerek bunların dünyada ve ahirette hüsrana uğrayacaklarını bildirmektedir. İnsan, yaratılışı gereği sevinci, hüznü, neşeyi, kederi birlikte yaşayan bir varlıktır. Hayatı boyunca sevincine vesile olan birçok olayla karşılaştığı gibi üzülmesine yol açacak olaylarla da yüz yüze kalır. Başına gelebilecek tehlikelere maruz kalabilir ve bunlara karşı tedbirli olmak zorundadır. İşte bu tehlike ve musibetlerle karşı karşıya kalan mümin, kendini ayakta tutabilecek bir inanca ve dirence sahip olmalıdır.
“Mümin yeşil ekine benzer. Rüzgârla eğilir (fakat yıkılmaz). Rüzgâr sakinleştiğinde yine doğrulur. İşte mümin de böyledir; o da bela ve musibetler sebebiyle eğilir (fakat yıkılmaz). Kâfir ise sert ve dimdik selvi ağacına benzer ki Allah onu dilediği zaman (bir defada) söküp devirir.” (Buhârî, Tevhîd, 31).
Mümin elde ettiği başarıların da karşılaştığı sıkıntı ve felaketlerin de içinde bulunduğu dünyada, imtihanın bir parçası olduğunun farkında olmalıdır. Her şeyin varlığının Allah’a ait olduğu ve yine O’na döneceği duygu ve bilinci içerisinde hareket eden mümin, başına gelebilecek çeşitli bela ve kötülüklere karşı elinden gelen bütün imkânı kullanarak bunları engelleme gayreti içerisinde olmalıdır. İnançlı ve bilinçli bir müslüman, öncelikle işlerini sağlam yapmalıdır. Muhtemel felaket ve tehlikelere karşı gerekli tedbirleri almalı ve bu konuda yapılması gereken her şeyi yaptıktan sonra Allah’a tevekkül edip, sonucu O’na havale etmelidir.
Mümin, şartlar ve durumlar ne olursa olsun imanında kesin bir sebat ve azim gösterir. Ancak, başına gelen olumlu veya olumsuz hiçbir hal ve hadise, müminin hayır ve iyilik üzere olmasına engel olamaz. Ölümlü bir yerde sıkıntıdan tamamen uzak olmak mümkün değildir. Ancak, bu bela ve musibetler mü’mini umutsuzluğa, karamsarlığa itmez. O zaten bu dünyanın geçici, asıl yurdun âhiret olduğunun farkındadır. İnsanların işlediği günahları, hataları veya yapması gereken görevleri yapmamaları nedeniyle bela ve musibetler isabet edebilmektedir. Bu bağlamda Yüce Allah, “İnsanlara bir nimet tattırdığımızda buna sevinirler; fakat kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir belâ gelse hemen ümitsizliğe düşerler” (Rum, 30/36) buyurmaktadır. İnsanların kendi aralarında birbirlerine yaptığı zulüm ve haksızlıklar nedeniyle, bela ve musibetler gelebilir. Bu tür haksızlıklar Kur’anda “zulüm” kavramıyla ifade edilmektedir. Yüce Allah, “Nihayet kazandıkları şeylerin kötülükleri onlara isabet etmişti. Onlardan zulmedenler var ya, kazandıkları şeylerin kötülükleri onlara isabet edecektir…” (Zumer, 39/51) buyurmaktadır.
Müslüman, bela ve musibetlerden hem dünya hem de ahirete yönelik dersler çıkarabilmelidir. Şayet yaşanan felaketlerde, insanların ihmalleri, tedbirsizlikleri veya dikkatsizlikleri varsa, benzerlerine tekraren maruz kalmamak için gereken tedbirler alınmalı, yapılması gereken denetimler aksatılmadan yerine getirilmelidir. Eğer kasıt ve ihmal söz konusu ise, ceza-i müeyyideler uygulanmalı ki aynı acılar yeniden bir daha yaşanmasın. Alınan bütün tedbirlere rağmen bela ve musibetlerin isabetinin, ilahi bir ibtilâ/denenme olduğu düşünülmeli ve sabırla, metanetle, duayla, tevbe ve istiğfarla karşılanmalıdır. Aynı şekilde yaşanan felaketlerden manevi anlamda da dersler çıkarılmalı, insan her an her çeşit sıkıntılarla yüz yüze gelebileceğinin bilincinde olarak yaşamalı ve bu gibi durumlara karşı ruhen hazırlıklı olmalıdır. Bela ve musibet istenmez ama geldiği zaman sabretmek ve ondan ders ve ibretler çıkarmak gerekir. “Birinizin başına bir musibet/acı bir şey geldiği zaman, “Biz Allah’a aidiz ve biz O’na döneceğiz. Allah’ım! Başıma gelen musibetin/acının mükâfatını senden bekliyorum, bundan dolayı bana ecir ihsan et, benim için onu daha hayırlısıyla değiştir.” desin.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 17-18; Müslim, Cenâiz, 3)
