Türkiye’de Kant Çalışmanın Anlamı ve Kant Düşüncesinin Teolojik Zemini Üzerine

0
immanuel-kant-1-jpg-1-1024x576

Bir Kant sempozyumu vardı; birkaç gün sürdü. Yemek arasında, misafir eden üniversitenin tahsis ettiği otobüsle bir yerden bir yere götürülüyorduk. Koltuğumun arkasında oturan konuşmacıya döndüm ve sordum: Kant’ı bize neden anlattın? Asıl problem nedir, Kant’la niçin ilgileniyorsun? Tatmin edici bir cevap veremedi; yalnızca “matematiksel zihni geliştiriyor” gibi genel ifadelerle yetindi. O an fark ettim ki Kant’ın arka planına, yani neden okunması gerektiğine dair esaslı bir kavrayışı yoktu.

Bugün Türkiye’deki felsefe eğitiminde karşılaşılan temel sorun da büyük ölçüde budur. Kant çalışılıyor, Hegel çalışılıyor; fakat bu düşünürlerin hangi problemi ele aldığı ve neden okunmaları gerektiği sorusu üzerinde genel olarak yeterince durulmuyor.

**

Bir düşünür niçin çalışılır? Daha açık bir ifadeyle, Kant’ı çalışmanın Türkiye’de yaşayan bir düşünce insanı için anlamı nedir? Bir filozofu çalışmanın meşru gerekçesi, onun yalnızca tarihsel bir figür olması değildir. Asıl gerekçe, o düşünürün bizim yaşadığımız bir düşünsel veya varoluşsal problemi açığa çıkarma kapasitesidir. Bu bakımdan Kant’ın önemi, yalnızca Alman idealizminin kurucu isimlerinden biri olmasında değil, modern öznenin yaşadığı temel krizleri formüle etmiş olmasında yatar. Türkiye’de Kant çalışmak çoğu zaman bir yönlendirme meselesi olarak değil, bir zaruret meselesi olarak ortaya çıkar. Çünkü modern dünyada düşünen bir insan, ister istemez şu soruyla karşılaşır: Akıl ile inanç arasındaki ilişki nasıl kurulacaktır? Bilimsel bir evren tasavvuru içinde yaşarken Tanrı, özgürlük ve ahlak hakkında konuşmak mümkün müdür? Kant’ın önemi tam da burada belirir. Onu çalışmak, Alman düşünce tarihine hâkim olmak için değil, modern öznenin yaşadığı bu gerilimi anlamak içindir.

Kant’ın Hristiyan Teolojik Zemini

Kant’ın düşüncesi çoğu zaman ya tamamen seküler bir felsefi proje ya da örtük bir teolojik sistem olarak okunur. Oysa Kant, Protestan-Pietist bir düşünce ortamında yetişmiş ve Hristiyan dogmatik tartışmalarına içeriden aşina bir isim olmakla birlikte, teolojik bir sistem kurmaya yönelmemiş; aksine teolojinin akıl içindeki statüsünü sorgulamıştır. Bu bağlamda Saf Aklın Eleştirisi yalnızca metafiziğin sınırlarını çizen bir eser değildir. Aynı zamanda erken modern Avrupa’da insan doğasına ilişkin temel bir varsayım olan doğuştan günah öğretisinin felsefi zeminini dönüştüren bir müdahale olarak da okunabilir. Klasik Hristiyan teolojisinde aklın güvenilmezliği, insanın ontolojik olarak düşmüş doğasının bir sonucu sayılırken Kant, aklın yanılabilirliğini insanın bozulmuşluğuna değil, aklın kendi transandantal sınırlarını aşma eğilimine bağlar. Böylece epistemik yetersizlik teolojik bir antropolojinin sonucu olmaktan çıkar ve aklın yapısal işleyişiyle açıklanır.

Kant’ın daha sonra geliştirdiği “radikal kötülük” kavramı bu dönüşümü tamamlar. İnsan doğası metafizik olarak bozulmuş değildir; fakat özgürlüğü içinde kötülüğe yönelme eğilimi taşır. Bu sayede doğuştan günah fikri reddedilmekten ziyade ontolojik bir kader olmaktan çıkarılarak ahlaki sorumluluk alanına taşınır. Kant’ın projesi böylece insanın sınırlarını düşmüş bir doğa üzerinden değil, özgürlük içindeki ahlaki eğilimler üzerinden düşünmeye imkân tanır ve teolojik antropolojiyi epistemolojik bir açıklama olmaktan çıkararak pratik aklın ufkuna yerleştirir.

Türkiye’nin entelektüel tarihinde süreklilik arz eden meselelerden biri, akıl ile vahiy arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır. Klasik İslam düşüncesinde bu tartışma nübüvvet ile akıl arasında şekillenmiş; modern dönemde ise din ile seküler akıl gerilimi biçimini almıştır. Kant’ın projesi tam da bu noktada dikkat çekicidir. O, Tanrı’yı teorik bilginin konusu olmaktan çıkarırken onu pratik aklın zorunlu bir postülası olarak yeniden konumlandırır. Böylece metafiziği bilgi alanından dışlar, fakat ahlakın ve inancın zemini olarak geri çağırır. Bu yaklaşım, modern dindar öznenin karşı karşıya olduğu şu soruyu formüle eder: Bilimsel bir dünyada yaşarken iman mümkün müdür? Kant çalışmanın Türkiye’deki en güçlü gerekçelerinden biri, bu sorunun modern formunu anlamaktır.

Kant aynı zamanda otorite meselesini de yeniden tanımlar. Avrupa bağlamında Kilise ve monarşiye karşı geliştirilen “aklını kullanma cesareti” çağrısı, Türkiye’de farklı bir karşılığa sahiptir: Gelenek, mezhep, devlet veya cemaat karşısında bireysel aklın konumu nedir? Türkiye’de bireyin düşünsel özerkliği hâlâ tartışmalı bir mesele olduğundan, Kant çalışmak epistemolojik bir tercih değil, özne inşasına dair bir sorgulamadır. Benzer şekilde Kant’ın ahlak teorisi, İslam düşüncesindeki husn–kubh tartışmasının modern seküler karşılığı olarak okunabilir. Ahlaki değerler aklen mi bilinir, yoksa yalnızca ilahi emirle mi temellendirilir? Kant’ın kategorik imperatifi, bu sorunun rasyonel temelde yeniden kurulmasıdır.

Bu bağlamda Kant’ın gerçekleştirdiği temel dönüşüm, Tanrı’yı skolastik ontolojinin nesnesi olmaktan çıkarmasıdır. Tanrı artık kozmolojik bir ispatın sonucu ya da varlık zincirinin zorunlu tepesi değildir; ahlaki dünyanın anlam şartı olarak konumlandırılır. Modern Hristiyan teolojisinin Kant ile birlikte geçirdiği dönüşüm de bu çerçevede anlaşılabilir. Bu dönüşüm, vahyin tamamen terk edilmesi anlamına gelmez; aksine onun yeniden yorumlanmasıdır. Kant’ın ahlak felsefesinde “içimdeki ahlak yasası” yalnızca rasyonel bir yapı değil, aynı zamanda Tanrı buyruğu olarak düşünülür. Böylece vahiy dışsal bir bildirim olmaktan çıkar, fakat bütünüyle yok olmaz; içselleştirilir. Geleneksel Skolastik teolojide vahiy dışsal ve tarihsel bir söz olarak anlaşılırken, Kant’ta ahlaki bilinçte yankılanan bir buyruk biçimine dönüşür.

Sonuç olarak Kant çalışmanın Türkiye açısından anlamı, Avrupa düşünce tarihini öğrenmekten ibaret değildir. Asıl mesele, modern öznenin din, akıl ve ahlak karşısındaki konumunu anlamaktır. Kant ne yalnızca evrensel bir filozof ne de yalnızca Alman bir düşünürdür. Onun düşüncesi, teolojinin epistemolojiye, metafiziğin ahlaka ve vahyin vicdana dönüştüğü tarihsel bir kırılma noktasını temsil eder. Türkiye’de Kant çalışmak, bu kırılmanın hâlâ içinde yaşadığımızı fark etmektir.

Bir yanıt yazın