Kâbe’de Hacılar “Hû” der sonra bütün Kâinat
Son günlerde bilindik bir ilahi üzerinden toplumda yeniden bir kutuplaşma atmosferinin oluştuğunu gözlemliyoruz. Bu tartışmayı körükleyen farklı kesimler bulunuyor. Bir tarafta, muhalefet üzerinden konumlanıp ne yapılırsa yapılsın karşı çıkmayı bir refleks haline getirmiş çevreler var. Diğer tarafta ise, İslam’ı savunma pozisyonu üzerinden hareket ederek her tartışmayı bir fırsata dönüştürmek isteyen, hamaset temelli bir yaklaşımı benimseyen bir kesim yer alıyor. Her iki tarafın da söylemleri, çoğu zaman sahici bir meseleye değil, duygusal reflekslere ya da başka hesaplara dayanıyor.
Türkiye’de laiklik hassasiyeti elbette önemlidir. Zira dünya ölçeğinde bakıldığında İslam’ın bir temsiliyet sorunu olduğu, algı merkezleri tarafından şekillendirilen güçlü bir imajın varlığı inkâr edilemez. Bunun yanında, geçmişte yaşanan ve toplumun hafızasında derin izler bırakan olaylar da bu hassasiyetleri beslemektedir. Zaman zaman kültürel değerlere yönelik saldırılar, şiddet olayları ve katliamlar yaşanmış; öte yandan din adına insanların yaşam alanlarına müdahale etmeyi meşru gören, hayatları üzerinde söz söyleme hakkını kendinde bulan totaliter yaklaşımlar da ortaya çıkmıştır.
Ne var ki tartışmayı büyüten bu iki uç yaklaşım, aslında toplumun geniş kesimlerinin gerçek kaygılarını yansıtmamaktadır. Sıradan insanlar çoğu zaman bu tartışmaları korkular üzerinden inşa eden söylemlerin dışında kalmaktadır. Nitekim 28 Şubat sürecinde de benzer bir kamplaşmanın ne denli yıkıcı sonuçlara yol açtığını hep birlikte tecrübe ettik.
Bugün ilahi dinlemenin ya da ilahinin kamusal görünürlüğünün artmasının laik yaşamı tehdit eden bir unsur olarak görülmesi de, ilahi okunduğunda toplumun “Müslümanlaştığı” gibi bir algının üretilmesi de son derece sakıncalıdır. Kültürel ve sanatsal formlar üzerinden toplumun yeniden kutuplaştırılmasının kimseye faydası yoktur. Toplumsal hafızamızda Çorum, Madımak ve Başbağlar gibi acı olaylar varken, bu tür tartışmaların daha da dikkatli yürütülmesi gerektiği açıktır. Zira geçmişte din adına gerçekleştirilen korkunç eylemler de herkesin malumudur.
Bu noktada yapılması gereken, insanları anlamaya çalışmaktır. Toplumu uç söylemler üzerinden okumak yerine, ortalama bireyin gündelik hayatına ve gerçek kaygılarına odaklanmak gerekir. Dini ya da ideolojik kalıpları merkeze koyarak değil, arınmış bir zihinsel zeminde birbirimizi dinleyerek hareket etmeliyiz. İlahiye yönelik ilginin artması ne İslam’ın yayılması anlamına gelir ne de laik yaşama bir saldırı olarak yorumlanmalıdır.
Toplumu gerecek pozisyonlar almak yerine, farklılıklarla birlikte yaşama iradesini güçlendirmek zorundayız. Aksi takdirde sınır uçlarının söylemleri üzerinden inşa edilen tutumlar, hepimizi gereksiz bir gerilimin içine sürükler ve sonunda herkes kendine zarar verir.
Dikkat çekici olan şu ki, tartışmalarda kullanılan jargonun ve söylemlerin neredeyse tamamı korku üzerine inşa ediliyor. Bir tarafta “dinimizi kimseye yedirmeyiz” söylemi, diğer tarafta “dindarlar tarafından baskı altına alınmak istemiyoruz” endişesi dile getiriliyor. Oysa bu iki yaklaşım da toplumun gerçek fotoğrafını yansıtmıyor. Aksine, bu uç söylemler toplumu sürükleyen, kamplaşmayı derinleştiren bir işlev görüyor.
Bu nedenle meseleye ideolojik kimlikler üzerinden değil, temel insani ilkeler üzerinden yaklaşmak gerekiyor. İnsan bugün dindar olabilir, yarın farklı bir inanca yönelebilir; bugün seküler bir bakış açısına sahip olabilir, yarın fikirlerini değiştirebilir. Kimlikler değişebilir. Ancak dürüstlük, adalet ve namus gibi temel değerler değişmemelidir. Toplumun bugün karşı karşıya olduğu en önemli sorun da tam olarak budur: İnsan ilişkilerinde adaletin ve karşılıklı empati duygusunun zayıflaması.
Esas ilke şudur: Kendimiz için istemediğimizi başkası için de istememek. Müslümanlığın bir tahakküm dini olmadığını söylemle değil, tavırlarımızla ortaya koymak. Aynı şekilde, seküler yaşamın da başkalarının inançlarına müdahale etme hakkı vermediğini kabul etmek.
Unutulmamalıdır ki bu ülkenin köklü bir devlet geleneği vardır. Devlet geleneği, devletin dinler üstü bir yapıya sahip olması demektir. Bu ülkede ateist de olacaktır, Ermeni de, Yahudi de. Aynı şekilde dindar da olacaktır, ilahi söyleyen de, şarkı söyleyen de. Devlet herkesin devletidir.
Önemli olan, hiç kimsenin başkasının hayatına kastetmemesi, müdahale etmemesi, başkasını rahatsız etmemesi ve başkalarının hassasiyetlerini istismar etmemesidir. Meselenin özü budur.

