Batı Asya’ya Karşı Savaş ve Aramızdaki Yabancı
Dünya, İran İslam Cumhuriyeti’ne ve Lübnan’a karşı yürütülen ölümcül bir savaşın dile getirilemeyen dehşetlerine tanıklık etmektedir. Ancak artık açıkça görülmektedir ki, bu yılın Ocak ayından beri hazırlandığı bildirilen Batı Asya’ya yönelik bu doğrudan saldırı, Batı açısından —askerî, ekonomik ve siyasî bakımdan— hızla destansı bir yenilgiye dönüşmektedir. Yenilgiyle yüz yüze kalan İsrail ve Batı, buna karşılık olarak saldırılarını özellikle sivil nüfuslara yoğunlaştırmış ve açıkça ilan edilen amaçları doğrultusunda her iki ülkeyi de çökertip parçalamaya yönelmiştir. Bu taktik ne kadar gayri ahlâkî olursa olsun, İran’ın Batı’ya (ABD, İngiltere ve Fransa) ve Filistin’deki Siyonist yerleşim yapısına korkunç zararlar verme kapasitesi üzerinde hiçbir etkisi olmamıştır. 15 Mart itibarıyla (ve İran’ın 51. füze saldırı dalgası sonrasında), İran ABD’yi Batı Asya’dan çıkarmayı ve verilen zararlar için tazminat talep etmeyi hedeflediğini ifade etmiştir. İsrail’deki benzeri görülmemiş sansüre rağmen, oradan gelen haberler artan bir korku ve panik duygusuna işaret etmektedir.
Bu dramatik gelişmeler karşısında biz akademisyenlerin yapması gereken, en iyi bildiğimiz şeyi yapmaktır. Kamusal sorumluluğumuz gazetecilerin sorumluluğuyla aynı değildir.
Gerçekten de, bu gelişmelerin bölge ve insanlık açısından sonuçları nelerdir? Bunları modern tarih bağlamında nasıl anlamalıyız? Çünkü ortada tarihsel boyut kazanmış gelişmeler olduğu tartışmasızdır. Bu eşsiz anı perspektife yerleştirmeden önce, 12 Mart’a kadar Batı’nın uğradığı kayıpların büyüklüğüne dair oldukça genel bir özet sunmak istiyorum. Zira birçok okuyucu, bu kadar kısa sürede Batı’nın başına ne geldiğini merak etmektedir.
Aylar boyunca Batılı ve Batı’da yetişmiş yorumcular, düşünce kuruluşu “uzmanları” ve propagandistler, İran’ın ve Batı Asya’daki Direniş’in 2025 Haziran savaşından sonra “ciddi biçimde zayıfladığı” yönünde kamuoylarını şartlandırmışlardı. Oysa gerçek bundan tamamen farklıydı. İran neredeyse anında şaşırtıcı derecede güçlü bir karşı saldırı başlattı ve bu saldırı her geçen gün yoğunlaşmaktadır.
Bu karşı saldırı, İran’ın en başta Lideri İmam Ali Hamaney’i kaybetmiş olmasına rağmen gerçekleşmiştir. Yaşlı, normal yürüyemeyecek durumda olmasına rağmen görev yerinde kalmakta ısrar eden Hamaney’in, Hz. Peygamber’in torunu Hüseyin’in izinden giderek hayatını bilinçli biçimde feda ettiği artık bilinmektedir. Buna karşılık İran halkı, Washington’daki tuhaf karakterler ve dinî fanatiklerin ürpertici çığlıklarını bastıran güçlü ve yekpare bir sesle sahneye çıkmıştır. Filistin’deki Siyonist yerleşim yapısı, ABD’deki Evanjelik Dispensasyonalistlerle birlikte, sözde “Armageddon” için —bir başka İncilî yanılsama olarak— açıkça dua etmektedir.
Bu aşamada yalnızca ekonomik sonuçlar bile Batı açısından o denli ağırdır ki, adeta bir orman yangını başlamış ve yoluna çıkan her şeyi hızla tüketmektedir. Pratik anlamda, ABD’nin Basra Körfezi’ndeki varlığı savaşın daha ilk aşamalarında büyük ölçüde tasfiye edilmiştir; aşağıda bunu açıklayacağım. ABD askerî personeli ve diğer görevliler İran’ın saldırılarından kaçınmak için şehir içlerine karışmak zorunda kalmıştır. Bu aşamadan sonra İran, Batı Asya’daki Siyonist yerleşim yapısını tamamen ortadan kaldırmaya ya da onu kendi kendini dağıtmak zorunda kalacağı bir zayıflık noktasına indirmeye doğru ilerlemektedir. Açıkça görülmektedir ki, dengeler birkaç gün içinde tamamen tersine dönmüştür. Nitekim uzmanlar, ABD’nin dünya çapında kurduğu ittifak ağının çözülmeye başladığını gözlemlemektedir.
Son olarak, bu saldırı Ramazan ayının ortasında gerçekleşmiştir; üstelik İran’ın ABD ile, on yıldan daha önce JCPOA (nükleer anlaşma) ile çözülmüş meseleler üzerine iyi niyetli müzakereler yürüttüğü bir dönemde ikinci kez saldırıya uğraması söz konusudur. Bununla birlikte, İran’da ölenler yalnızca Müslümanlar değildir. Lübnan’daki Naṣârâ (Doğu Hristiyanları) da kitlesel biçimde hayatlarını kaybetmektedir; her ne kadar bazı Marunîlerin Evanjelizme geçerek şehirlerinin yıkımını izlerken açıkça ABD’den yana tavır aldığı görülse de.
İnsanlığa Yabancı Bir Figür
Batı Asya’da serbest bırakılan bu barbarlığı bir kenara koyarsak, biz akademisyenler bu tarihsel olaylara nasıl yaklaşmalıyız? Bunu, aramızdaki “Yabancı”yı tanımadan yapmak gerçekten mümkün müdür? Bu Yabancı, modern dönemin büyük bölümünde dünyada serbestçe dolaşmıştır. Bu süreçte erdemi kötülüğe, kötülüğü ise bir tüketim ürününe dönüştürmüştür. Bugün ise kendi güçsüzlüğünün farkında olmasına rağmen, kaybettiği sömürgeci ihtişamı geri getirme hırsıyla her yerde kaos üretmektedir.
Batı toplumunun içinde —dünya üzerindeki geniş etkisini bir kenara bırakırsak— bu Yabancı, kimi zaman dünyayı kurtardığını iddia eden bir Silikon Vadisi transhümanist teorisyeni olarak, kimi zaman ise açıkça soykırımcı bir yerleşim yapısıyla ticaret yapan obur ve ahlâksız bir figür olarak karşımıza çıkar. Onun daha pek çok yüzü vardır: bir gün huysuz bir muhafazakâr, ertesi gün omurgasız bir liberal ya da reformcu olabilir. “Dünya tarihi” anlayışı —açık bir kendine tapınma biçimi olarak— onun gelişinden önce değerli hiçbir şeyin var olmadığını iddia etmesine imkân tanır. Yerel bir kültürel sapmayı evrensel bir hakikat gibi şişiren bu tuhaf narsist, insanlığı kendi suretinde yeniden inşa etmeye çalışmaktadır. Oysa onu doğuran ve onun içinde geliştiği toplum, ahlâkçı propagandistlerin hâkimiyeti altında, gözlerimizin önünde derin bir çürümenin içine sürüklenmektedir.
Sayısız yazar —tarihçiler, siyaset bilimciler, sosyal psikologlar ve filozoflar— bu narsistik kişilik hakkında uzun zamandır uyarılarda bulunmaktadır. Dünya şimdiye kadar bu figürden sağ çıkmayı başarmıştır; muhtemelen bunun sebebi, bu Yabancı’nın müdahalesinden önce, gelişmiş medenî hayatın temellerinin zaten dünyanın her yerinde atılmış ve büyük meyveler vermiş olmasıdır. Bununla birlikte, insanlığın üzerinde yükseldiği medeniyetin esas sütunlarını kuran, İslam dünyasının ortaya koyduğu yeni medeniyet bileşimi olmuştur. Bugün insanların sıradan kabul ettiği bilim, sosyal bilim ve felsefenin ana temelleri İslam dünyasında atılmıştır. Böylesi bir bilgi düzeyi, Batı’nın kısa ve düzensiz yolculuğunda pazarladığı materyalist hayaller değil, “hikmet” gerektirmiştir.
Açıktır ki modern dünya tek bir aktörün değil, birçok farklı unsurun ürünüdür. Dünya, insanlığın tamamına aittir; insanlığın küçük bir kesimine değil. “Batı medeniyeti” gibi bir fikrin kendisi artık taşınamaz derecede gülünç görünmektedir. Bu fikir modern bir icattır; iddia edildiği gibi Antik Yunan’a uzanan bir sürekliliğe sahip değildir. Belki de insanlığın ortak medeniyetini yeniden inşa etme zamanı gelmiştir.
Sözünü ettiğim bu “Yabancı”, gözlerimizin önünde çöken Batı projesini temsil eden bir kişilik imgesidir; çürümüş kökleri olan bir ağaç gibi yıkılmaktadır. Bu proje hiçbir rakibe ya da muhalefete tahammül etmez. Dünyayı, kendisine yaptığı gibi, zorla tek biçimli hale getirmeye çalışmıştır. Şimdi ise yeniden, tarihinin başından beri izlerini taşıyan soykırımcı eylemlere geri dönmüştür.
İslam felsefesinde (ʿilm al-ḥikma) ve irfanda, insan suretindeki bir yabancının “hakikati” (ḥaqīqa) ğarīb olarak adlandırılır. Ancak ğayriyyet (başkalık), Batı söyleminde melankolik bir üslupla ifade edilen “yabancılaşma” ile aynı şey değildir. Bu ayrımı açıkça yapmak gerekir; aksi takdirde Batılı entelektüellerin ve ideologların ahlâkçı histerisine yeniden sürükleniriz.
İslam felsefesinde paradoksal biçimde ğayriyyet ilahî bir rahmet olarak görülür. Neden? Çünkü bu durum, bilinçli bir isyanla Tanrı’dan kopuş dışında, umutsuzluk ya da kendine acıma ile ilişkili değildir. Tanrı’dan ayrılık hali, yani ğurbet (ghurba), farklı anlamlar taşır. Bunlardan biri varoluşsaldır: hiçbir yaratılmış varlık Tanrı ile özdeş değildir; buna rağmen Tanrı tektir. Bu durumda bir başka bakış açısı, Tanrı’nın tevhidi doğrultusunda O’nunla yeniden uzlaşmayı gündeme getirir. Bu birlik hâlini ifade etmek için farklı kavramlar kullanılmıştır: örneğin Âşık ile Maşuk ilişkisi gibi. İslam hikmet geleneğinde Tanrı hakkında konuşma bu iki boyut üzerinden temellenir ve buradan başka bir kavrama geçilir: Tanrı’nın “gizli hazinesi” (kanz), yani Tanrı’nın mahlûkat düzeyinde kendini açığa vurduğu kaynak.
Buna göre Tanrı, insanı kendi hakiki kaynağına, yani Kendisine yönelmeye çağırır. Bu çağrı, insanın Tanrı karşısındaki onuru ve hakkı üzerinden; insanın diğer insanlarla ilişkisi üzerinden vb. gerçekleşir. Tüm bunlar Kur’an, hadis ve haberlerde açıkça ifade edilmiş ve farklı derecelerde temellendirilmiştir. İslam’daki düşünce geleneğini canlı tutan da bu kaynaklardır; çünkü bunlar yalnızca soyut ilkeler ya da mantıksal çıkarımlar değildir, insanın anlayabileceği doğal bir dil içinde ifade edilmiş hakikatlerdir.
Dolayısıyla insan, başkalığı sayesinde Tanrı’ya yönelir; tam da bu başkalık üzerinden. Bu yöneliş aynı zamanda bize verilmiş başka bir rahmeti de gösterir: varlığımızın, bizi sürekli olarak Sevgili’ye döndürebilen tüm yetileri. Bu durum, insanın Rabbi ile ilişkisi içinde saklı olan “hazinelere” dair söylemle ilgilidir. Tarihsel olarak ise başka bir “hazine”den de söz edilebilir: İslam düşüncesinin on dört yüzyıl boyunca dünyaya kazandırdığı birikim.
Bugün gelinen noktada, bu birikimden yeniden güç ve enerji almak, üstelik bunu Batı müdahalesi olmaksızın gerçekleştirmek ve dünyayı yeniden inşa etmek mümkün görünmektedir. Şükür ki her sağlıklı insan geleneği benzer ilahî unsurlar taşır. İnsanlığın, zamanın derinliklerinde başlayan uzun yolculuğuna yeniden koyulduğunu düşünmeden edemiyorum. Artık çok kutuplu yeni bir dünyaya girmiş bulunuyoruz. Karanlık bulutlar dağılmaya başlamaktadır. İnsanlık treninin ilerlediğini görüyorum. Onu durdurmaya çalışanların ise akıbeti öngörülebilir olmuştur; bu süreç Batı’yı, gençliğimde asla hayal edemeyeceğim biçimlerde tüketmektedir.
Ph.D. in Islamic Studies, Institute of Islamic Studies, McGill University, CA. (philosopher and a specialist in Islamicate and German philosophy)
