Ian Almond’un “İki İnanç, Tek Sancak”: Müslümanların Avrupa’nın Savaş Alanlarında Hristiyanlarla Birlikte Yürüdüğü Dönemler adlı kitabı üzerine bir inceleme

0
81yt-4rI0fL._AC_UF894,1000_QL80_

Samuel Huntington’ın 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde yayımladığı “Medeniyetler Çatışması” tezinden bu yana, bu görüşe karşı çıkan çok sayıda eleştiri ortaya çıkmıştır. Amartya Sen, Amin Maalouf ve Edward Said gibi önemli düşünürler, Huntington’ın tartışmalı tezini çürütmek için ciddi çaba harcamışlardır. Bu çalışmaların çoğu, Huntington’ın jeopolitiği ve dünya tarihini adeta bir masa oyunu gibi basitleştiren yaklaşımının teorik sorunlarına odaklanan haklı eleştiriler sunmuştur. Ancak bu eleştirilerin pek azı, Huntington’ın argümanına birincil kaynaklara dayalı araştırmalarla karşı çıkmış ya da Ian Almond’un Two Faiths, One Banner: When Muslims Marched with Christians Across Europe’s Battlegrounds adlı eseri kadar akıcı olabilmiştir.

Bu kısa fakat yoğun kitapta Almond, Avrupa tarihinin Huntington’ın iki büyük İbrahimî tek tanrıcılık anlayışı arasında süregelen bir “çatışma” olduğu yönündeki tasvirinden çok daha karmaşık olduğunu gösterir. Gerçekten de bireylerin motivasyonları ve bağlılıkları, ne yeni-muhafazakâr ne de Marksist şemalarla açıklanamayacak kadar çeşitlidir. Almond bu argümanı kurarken farklı tarihsel dönemler ve yüzyıllar arasında dolaşır; zengin veri kullanımı ve canlı ayrıntılarla dikkat çeker.

Almond’un başarısı, analizini özellikle askerî seferlere ve bu seferlerle bağlantılı dikkat çekici tarihsel figürlere odaklamasında yatar. 11. yüzyıl Endülüs’ünden başlayıp 19. yüzyıl ortalarındaki Kırım Savaşı’na kadar uzanan kitap, Müslümanlar ile Hristiyanların birbirlerine karşı değil, birlikte savaştıkları dönemleri inceler. Almond’a göre tarih, çatışan medeniyetlerden ziyade, beklenmedik biçimde şekillenen bireysel ve yerel ittifakların tarihidir.

Kitapta ele alınan askerî seferler tarihsel açıdan oldukça önemlidir. Müslümanlar ve Hristiyanlar yalnızca Avrupa’nın belirleyici savaşlarında birlikte yer almakla kalmaz, zaman zaman karşı cephelerde de bulunurlar. Örneğin 1453 İstanbul kuşatması sırasında bazı Türk gruplar, siyasi sebeplerle şehrin Hristiyan savunucularıyla birlikte savaşmıştır. Aynı zamanda Mehmed II’nin ordusunda Hristiyan birlikler yer alırken, bazı Osmanlı danışmanları şehre saldırıya karşı çıkmış, zayıf bir düşmanı tampon devlet olarak korumanın daha akıllıca olacağını savunmuşlardır.

1683 Viyana kuşatması da benzer şekilde Müslüman ve Hristiyan unsurların iç içe geçtiği bir tablo sunar. Osmanlı ordusunda çok sayıda Hristiyan asker bulunurken, Macar Protestan prensi Imre Thököly bu seferin önemli figürlerinden biridir. Thököly’nin Osmanlılara verdiği destek, İngiltere’de “Teckelite” gibi aşağılayıcı bir terimin doğmasına bile yol açmıştır.

Kitap, bu tür ilginç figürlerle doludur. Örneğin 19. yüzyılda yaşamış Polonyalı Kazak subay Michał Czajkowski, Avrupa savaş alanlarında dolaşırken dinler arasında da gidip gelmiş; İslam’a ve farklı Hristiyan mezheplerine geçişler yapmıştır. Bu durum, onun dini inançtan çok politik fırsatçılıkla hareket ettiğini gösterir. Daha tanınmış isimlerden Johann Wolfgang von Goethe de kitapta yer alır. 1813’te Almanya’da ilerleyen Rus ordusu içinde Başkurt Müslüman birlikler bulunurken, Goethe Weimar’daki bir Protestan okulunu geçici bir camiye dönüştürmüş ve Müslüman subayları evinde ağırlamıştır.

Almond’a göre, Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki bu tür işbirlikleri tarih yazımında çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Örneğin Kırım Savaşı’ndaki Balaklava Muharebesi’nde Müslüman birliklerin önemli rolü vardır. Ünlü “ince kırmızı hat” (thin red line) ifadesiyle anılan savunma hattının önemli bir kısmı Osmanlı askerlerinden oluşmaktadır. Bu durum, Batı askeri tarihinin en bilinen metaforlarından birinin aslında kısmen Müslümanlara dayandığını gösterir.

Kitap ayrıca Endülüs üzerine de bir bölüm içerir; her ne kadar burayı modern anlamda “çok kültürlülük” olarak görmek anakronik olsa da, bölgedeki karmaşık siyasi ve askerî ilişkiler dikkat çekici biçimde ele alınır. Aragon Krallığı ve Katalanların Akdeniz’deki etkileri gibi genellikle ihmal edilen konular da tartışılır.

Almond, bu tarihsel ittifakların tek bir sebeple açıklanamayacağını vurgular. Ortak düşmanlar, birlikte yaşama deneyimleri, maddi çıkarlar ve siyasi hesaplar bu ilişkilerde rol oynamıştır. Ancak yazarın asıl gücü, okuyucuya hazır açıklamalar sunmak yerine birincil kaynakları konuşturmasında yatar.

Sonuç olarak bu kitap, tarihi büyük teorik şemalara indirgeme eğilimine karşı güçlü bir uyarıdır. Müslümanlar ve Hristiyanlar arasındaki ilişkiler, ne Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” ne de başka büyük anlatılarla tam olarak açıklanabilir. İnsanların ve toplulukların politik çıkarları ve ilişkileri, bu tür basitleştirici çerçevelere sığmayacak kadar karmaşıktır.

Bir yanıt yazın