YENİ BİR DÜZENİN EŞİĞİNDE İNSAN
Sabahın ilk ışıklarıyla, bildiğimiz dünya yine bildiğimiz gibi dönüyor olacak. Haberler akıyor, ekranlar parlıyor, insanlar işe gidiyor, alışveriş yapıyor, konuşuyor olacaklar. Her şey yerli yerinde gibi. Ama bu düzenin görünmeyen katmanında, sessiz ve derin bir şey oluyor: insanlar, anlamlarını ve değerlerini kaybediyorlar.
Bu kayıp, bir bilgi eksikliği değildir. Tam tersine, insan hiç olmadığı kadar çok şey biliyor. Fakat bildikleri, ona bir yön vermiyor. Öğrendiği her yeni veri, eski anlamlarını biraz daha aşındırıyor; fakat yerine koyabileceği yeni bir anlam üretmiyor, üretemiyor. Böylece insan, tarihte nadir görülen bir eşikte duruyor: anlamların çözüldüğü, fakat yeni anlamların henüz doğmadığı bir ara fazda.
Bu bir çözülme durumudur. Bu çözülmenin anatomisini tarif etmek istesek muhtemelen: bilmek ama yön bulamamak denilebilir. Modern insan, propagandayı fark edebiliyor, manipülasyonu sezebiliyor, söylenen ile gerçek arasındaki mesafeyi hissedebiliyor. Bu, ilk bakışta bir bilinç sıçraması gibi görünür ancak bu fark ediş, beraberinde beklenmeyen bir sonuç doğurur. Eskiden insanın dayandığı anlam sistemleri çözülür fakat yerine yenisi gelmez.
İşte bu noktada insan bir boşluğa düşer. Bu boşluk, sıradan bir kararsızlık değil; varoluşsal bir askıda kalma hâlidir. Ne eskisi gibi inanabilir. Ne yenisini kurabilir. Ne de tamamen vazgeçebilir. Bunun sonucu, dışarıdan fark edilmeyen ama içeride derinleşen bir durumdur: yönsüz bilinç… İnsan düşünür, sorgular, fark eder ama karar veremez. Bilir, ama harekete geçemez.
Bu hal bireyin iç dünyasında sessiz bir gerilim oluşturur. Bu gerilim dört temel hâl üretir.
Bu, klasik bir kriz değildir. İnsan bağırmaz, isyan etmez, daha tehlikelisi olur: sessizleşir. Ve bu sessizlik, bireyin içinde birikerek topluma taşar. Bu gelişme toplumun görünmeyerek çöküşünün alametlerini içinde taşır.
O zaman; bu durum bir fırsatın mı yoksa çöküşün mü vesilesi olabilir? diye sorulabilir.
Ortaya çıkacak yeni dönemin asıl mücadele alanı; anlam ve değer üretmek olacaktır. Bugün dünyada görünen mücadeleler: ekonomi, finansman, siyaset, bilgi, teknoloji gibi alanlarda yaşanıyor gibi görünse de asıl mücadele bunların altında, daha derin bir yerde yürümektedir: anlam üretme savaşı… Çünkü insan; sadece bilgiyle yön bulamaz, sadece güçle tatmin olmaz, sadece sistemle huzur bulamaz. İnsan, ancak anlamla yön bulur.
Buradan; yeni eşik, fıtrata dönüş ihtimali taşıyor denilse yanlış olmaz. Bugün yaşanan kriz, belki de şunu göstermektedir. İnsan, doğasına uygun olmayan anlamlarla uzun süre yaşayamaz. Bu anlamlar çözüldüğünde boşluk oluşur ve bu boşluk ya insanı dağıtır ya da yeniden inşa eder. Bu yüzden bu dönem; bir kayıp değil, bir ceza değil, bir tesadüf değil, bir ihtimal, bir fırsat ya da bir davettir, denilebilir. İnsanın kendisine, doğasına, hakikatine yeniden dönmesi için bir davet.
Dünya değişiyor. Sistemler zorlanıyor. İnsan fark ediyor ama asıl soru hâlâ ortada duruyor. İnsan, çözdüğü anlamların, kaybettiği değerlerin yerine ne koyacak? Bu sorunun cevabı; bireyin kaderini, toplumun yönünü, insanlığın geleceğini belirleyecektir. Ve belki de ilk defa, bu soruya hazır olmayan insanlık, bu cevabı yeniden üretmek zorunda kalacaktır. Bunu da yeni dönemin nirengi stratejik mecburiyeti olarak okumak gerekmektedir.
