Haritalar Eskirken
Siyâsette en zor fark edilen hâdiseler, gürültüyle gelenler değil; sessizce zemini değiştirenlerdir. İnsanlar çoğu zaman devletlerin yıkılışını, savaşları veya devrimleri târihin dönüm noktası zanneder. Hâlbuki asıl kırılma, insanların dünyâyı okumak için kullandıkları haritaların eskimesidir. Harita durur; fakat coğrafya değişmiştir.
Türkiye’nin son iki asırlık zihnî serencâmı biraz da böyle okunmalıdır. Sağ-sol, muhafazakâr-liberal, Batıcı-gelenekçi gibi ayrımların her biri mühimdir; fakat bunlar daha derinde işleyen jeokültürel fay hatlarının sathî tezâhürlerinden ibârettir. Asıl mesele, hangi medeniyet merkezinin zamanın ritmini belirlediğidir.
Osmanlı, Anadolu’nun sükûneti ile Rumeli’nin hareketini aynı devlet bünyesinde telif edebilmişti. Anadolu kök idi; Rumeli ise ufuk… Kök toprağa tutunuyor, ufuk ise devleti dünyâya açıyordu. Bu denge bozulunca, yalnızca toprak kaybedilmedi; düşünmenin istikâmeti de değişti. İmparatorluk çözülürken zihin de iki ayrı istikâmete savruldu.
Cumhuriyet devri boyunca tartışmalarımızın önemli bir kısmı Avrupa üzerinden yürüdü. Kimi Avrupa’nın kurumlarını almak istedi, kimi ise onun rûhunu reddedip başka bir Batı aradı. Fakat her iki tarafın da ortak kabûlü şuydu: Merkez orasıydı. İtiraz eden de teslim olan da aynı merkeze bakıyordu.
Ne var ki bugün asıl sarsılan bu merkezin kendisidir. Avrupa’nın büyük anlatıları yorgundur. Anglosakson dünyanın özgüveni de ilk defa bu kadar derin çatlaklar vermektedir. Küresel sermâye, dijital tahakküm, kimlik siyâsetleri ve güvenlik endişeleri aynı potada kaynamakta; eski liberal mutâbakat çözülmektedir.
İşte tam bu noktada tehlikeli olan, eski kavramlarla yeni dünyâyı okumaya çalışmaktır. Çünkü her çağ, kendisine mahsus bir sözlük ister. Dün açıklayıcı olan kavramlar bugün yanıltıcı olabilir. Dün ilerleme dediğimiz şey, bugün bağımlılık üretebilir. Dün güvenlik dediğimiz şey, bugün tahakkümün başka bir adı hâline gelebilir.
Türkiye’nin önündeki mesele artık Batı’yı seçmek veya reddetmek değildir. Asıl mesele, merkezin dağıldığı bir dünyâda kendi ağırlık merkezini inşâ edebilmektir. Bunun yolu ise ne nostaljik bir Osmanlı romantizminden ne de modası geçmiş ideolojik ezberlerden geçer. Her ikisi de, farklı yönlere bakan eski pusulalardır.
Belki de yeni devir, büyük bloklara eklemlenme devri değil; medeniyet idrâkini yeniden kurabilen toplumların devri olacaktır. Devletler bundan sonra yalnız askerî ve iktisadî güçleriyle değil, anlam üretme kabiliyetleriyle de yarışacaktır.
Çünkü efsâneler çökerken yalnız imparatorluklar yıkılmaz; insanın zihnindeki emniyet duygusu da çöker. Ve her büyük medeniyet, tam da o anda, başkalarının haritalarını ezberlemeyi bırakıp kendi haritasını çizmeye başladığında doğar
Siyâsette en zor fark edilen hâdiseler, gürültüyle gelenler değil; sessizce zemini değiştirenlerdir. İnsanlar çoğu zaman devletlerin yıkılışını, savaşları veya devrimleri târihin dönüm noktası zanneder. Hâlbuki asıl kırılma, insanların dünyâyı okumak için kullandıkları haritaların eskimesidir. Harita durur; fakat coğrafya değişmiştir.
Türkiye’nin son iki asırlık zihnî serencâmı biraz da böyle okunmalıdır. Sağ-sol, muhafazakâr-liberal, Batıcı-gelenekçi gibi ayrımların her biri mühimdir; fakat bunlar daha derinde işleyen jeokültürel fay hatlarının sathî tezâhürlerinden ibârettir. Asıl mesele, hangi medeniyet merkezinin zamanın ritmini belirlediğidir.
Osmanlı, Anadolu’nun sükûneti ile Rumeli’nin hareketini aynı devlet bünyesinde telif edebilmişti. Anadolu kök idi; Rumeli ise ufuk… Kök toprağa tutunuyor, ufuk ise devleti dünyâya açıyordu. Bu denge bozulunca, yalnızca toprak kaybedilmedi; düşünmenin istikâmeti de değişti. İmparatorluk çözülürken zihin de iki ayrı istikâmete savruldu.
Cumhuriyet devri boyunca tartışmalarımızın önemli bir kısmı Avrupa üzerinden yürüdü. Kimi Avrupa’nın kurumlarını almak istedi, kimi ise onun rûhunu reddedip başka bir Batı aradı. Fakat her iki tarafın da ortak kabûlü şuydu: Merkez orasıydı. İtiraz eden de teslim olan da aynı merkeze bakıyordu.
Ne var ki bugün asıl sarsılan bu merkezin kendisidir. Avrupa’nın büyük anlatıları yorgundur. Anglosakson dünyanın özgüveni de ilk defa bu kadar derin çatlaklar vermektedir. Küresel sermâye, dijital tahakküm, kimlik siyâsetleri ve güvenlik endişeleri aynı potada kaynamakta; eski liberal mutâbakat çözülmektedir.
İşte tam bu noktada tehlikeli olan, eski kavramlarla yeni dünyâyı okumaya çalışmaktır. Çünkü her çağ, kendisine mahsus bir sözlük ister. Dün açıklayıcı olan kavramlar bugün yanıltıcı olabilir. Dün ilerleme dediğimiz şey, bugün bağımlılık üretebilir. Dün güvenlik dediğimiz şey, bugün tahakkümün başka bir adı hâline gelebilir.
Türkiye’nin önündeki mesele artık Batı’yı seçmek veya reddetmek değildir. Asıl mesele, merkezin dağıldığı bir dünyâda kendi ağırlık merkezini inşâ edebilmektir. Bunun yolu ise ne nostaljik bir Osmanlı romantizminden ne de modası geçmiş ideolojik ezberlerden geçer. Her ikisi de, farklı yönlere bakan eski pusulalardır.
Belki de yeni devir, büyük bloklara eklemlenme devri değil; medeniyet idrâkini yeniden kurabilen toplumların devri olacaktır. Devletler bundan sonra yalnız askerî ve iktisadî güçleriyle değil, anlam üretme kabiliyetleriyle de yarışacaktır.
Çünkü efsâneler çökerken yalnız imparatorluklar yıkılmaz; insanın zihnindeki emniyet duygusu da çöker. Ve her büyük medeniyet, tam da o anda, başkalarının haritalarını ezberlemeyi bırakıp kendi haritasını çizmeye başladığında doğar
