Felsefi psikoloji-3: Madde–Mana Bütünlüğü ve Ruhsal Sağlık

images (9)

İnsanı madde ve mananın bir bütünlüğü olarak ele aldığımızda, ruhsal durumunun da ne yalnızca maddi koşullardan ne de yalnızca zihinsel ve manevi süreçlerden bağımsız açıklanabileceğini kabul etmemiz gerekir. İnsan açlıktan, yoksulluktan, barınma sorunlarından, bedensel tatmin ve tatminsizliklerinden etkilenir. Fakat insanın maddi ihtiyaçlarının karşılanması, tek başına ruhsal huzurun ortaya çıkması için yeterli değildir. Eğer öyle olsaydı, maddi bakımdan bütün ihtiyaçları karşılanmış insanların mutlu, yoksul insanların ise istisnasız biçimde mutsuz olması gerekirdi. Oysa insan tecrübesi bize bunun böyle olmadığını göstermektedir.

Burada madde ile mana arasında bir karşıtlık kurmaktan ziyade, aralarında bir hiyerarşi bulunduğunu söylemek daha doğru görünmektedir. İnsan maddi bir varlıktır; yemek yer, barınır, bedensel ihtiyaçlarını karşılar. Fakat insani değer, çoğu zaman maddi olanın kendisinden değil, ona yüklenen anlamdan doğar. Yemek yemek değerlidir; fakat yemeğini bir başkasıyla paylaşmak daha yüksek bir insani değer olarak görülür. Bu nedenle mananın maddeden üstünlüğünden söz edebiliriz. Burada “manevi olan” ile yalnızca dinsel inanç ve pratikleri değil, insanın varoluşuna ilişkin ontolojik anlam dünyasını kastetytiğimi belirtmek isterim. 

Bu ayrım, insanın maddi tatminlerini de farklı biçimde değerlendirmemizi sağlar. Örneğin deniz kıyısında tatil yapamadığı için hayatında önemli bir eksiklik bulunduğunu düşünen kişi, bunu gerçekleştirdiğinde mutlu olacağını varsayabilir. Fakat gerçekleştirdiği anda yeni bir eksiklik ortaya çıkabilir. Çünkü maddi arzuların doğal bir son noktası yoktur. Karnımız doyar; fakat arzu mekanizması bununla sona ermez. Bir ihtiyacın karşılanması başka bir ihtiyacın veya arzunun ortaya çıkmasını engellemez. Kaldı ki yoksulluk da sınırları belirlenebilecek bir gerçelklik değildir. Kim kime göre ve neye göre yoksuldur? 

Bu noktada yoksulluk ile yoksunluğu birbirinden ayırmak gerekir. Yoksulluğun sınırlarını belirleyemesek de yoksunluk açık ve belirgindir.  Yoksunluk mahrum olma ve  hayatta kalma durumunun tehlikede olduğu bir olumsız durumdur. Bu bağlamda temel gıda maddelerine ulaşamayan, sürekli aç kalan, barınamayan bir insanın durumu yalnızca bir algı problemi olarak açıklanamaz. Burada gerçek ve ağır bir maddi yoksunluk vardır ve böyle koşulların ruhsal hayatı olumsuz etkilemesi kaçınılmazdır. Ancak temel ihtiyaçları karşılandığı hâlde sürekli olarak kendisini eksik, geride veya yoksul hisseden insan da bulunmaktadır.  Burada maddi gerçeklikle birlikte insanın kendisini ve hayatını nasıl anlamlandırdığı da devreye girmektedir. Burada yoksulluktan değil yoksulluk algısından sözetmek gerekir. İşte insanı hayvandan farklı kılan yön budur. 

Korku ile kaygı arasındaki ayrım da buradadır. Korkunun belirli ve somut bir nesnesi vardır; kaygı ise çoğu zaman henüz gerçekleşmemiş veya belirginleşmemiş ihtimaller etrafında oluşur. Bu bağlamda, insanın gerçekte yoksul olmaması yoksulluk hissinden kaygısından bağımsız olması anlamına gelmemektedir.  Dolayısıyla insanın ruhsal durumunu yalnızca “neye sahip olduğu” üzerinden değil, sahip olduklarını ve sahip olmadıklarını nasıl anlamlandırdığı üzerinden de değerlendirmek gerekir.

Fakat buradan ruhsal problemlerin yalnızca bireyin yanlış düşünmesinden kaynaklandığı sonucu da çıkarılmamalıdır. Çünkü bireyin algılarını üreten bir sosyal çevre vardır. Asıl meselelerden biri tam da burada ortaya çıkmaktadır.

İnsan yalnızca biyolojik bir organizma veya haz peşinde koşan bağımsız bir birey değildir. O aynı zamanda bir doğa varlığı, sosyal varlık ve tarih varlığıdır. Ağaçlarla, suyla, toprakla, diğer insanlarla, ailesiyle, geçmişiyle ve içinde bulunduğu kültürle ilişki kurar. İnsanlığın sanatında ve edebiyatında huzurun çoğu zaman bahçeler, sular, ağaçlar, kuşlar ve insani birlikteliklerle tasvir edilmesi tesadüf değildir. İnsanın iç dünyasındaki bazı yönelimlerin dış dünyada karşılıkları vardır.

Bu nedenle insanın ontolojik yapısıyla çatışan bir sosyal çevre üretip ardından bu çevrede ortaya çıkan ruhsal rahatsızlıkları yalnızca bireyin psikolojisi üzerinden açıklamak eksik olacaktır. İnsanı doğadan koparan, sosyal bağları zayıflatan, tarihsel ve kültürel aidiyetlerini önemsizleştiren; buna karşılık bireysel haz, fayda, tüketim ve rekabeti hayatın merkezine yerleştiren bir toplumsal düzenin insan ruhu üzerindeki etkisini hesaba katmak gerekir.

Modern tüketim kültürünün önemli problemlerinden biri de yalnızca maddi eşitsizlik üretmesi değildir; eşitsizliği aynı zamanda bir değer hiyerarşisine dönüştürmesidir. Villa, lüks otomobil, pahalı tatil veya yüksek tüketim kapasitesi yalnızca maddi imkânlar olarak sunulmaz; başarılı ve mutlu insanın göstergeleri hâline getirilir. Böylece daha azına sahip olan kişi yalnızca daha az şeye sahip olduğunu düşünmez; kendisini daha değersiz, başarısız veya hayatın gerisinde kalmış biri olarak algılamaya başlayabilir.

Üstelik bu düzenin paradoksu şudur: Villada yaşayan da zor koşullarda yaşayan da zorunlu olarak mutlu değildir. Çünkü mesele yalnızca sahip olunan maddi imkânların miktarı değildir. Eğer insanın değeri sürekli olarak sahip olduklarıyla ölçülüyorsa, daha fazlasına sahip olan kişi de kendisini sürekli başkalarıyla karşılaştırmak zorunda kalacaktır. Böylece rekabet yalnızca yoksulu değil, zengini de kuşatan bir ruhsal mekanizmaya dönüşecektir.

Karen Horney’nin “çağımızın nevrotik kişiliği” kavramının önem kazandığı yerlerden biri burasıdır. Horney, nevrotik yapıyı yalnızca bireyin içine kapanmış bir patoloji olarak değerlendirmez; kültürel koşulların, rekabetin, güvensizliğin ve insanlar arasındaki ilişkilerin de nevrotik çatışmaların oluşumundaki rolünü vurgular. Böylece soru yalnızca “Bu insan neden kaygılı?” olmaktan çıkar; “Bu toplum hangi koşullarla kaygılı insanlar üretiyor?” sorusuna dönüşür.

Dolayısıyla insana ilişkin  daha bütüncül bir yaklaşım geliştirilmesi gerekir. Ne maddi koşulları ihmal eden salt manevi bir açıklama ne de insanı yalnızca biyolojik ihtiyaçlar, hazlar ve maddi tatminler üzerinden değerlendiren indirgemeci bir anlayış yeterlidir. İnsanın ruhsal sağlığı; bedeni, anlam dünyası, doğayla ilişkisi, sosyal bağları, tarihsel aidiyeti ve içinde yaşadığı ekonomik-kültürel çevre birlikte düşünülerek anlaşılabilir.

Bu nedenle psikolojinin görevi yalnızca bireyi mevcut toplumsal düzene yeniden “uyumlu” hâle getirmek olmamalıdır. Bazen problem bireyin çevresine uyum sağlayamaması değil, çevrenin insanın ontolojik yapısına uygun olmamasıdır. Böyle durumlarda iyileştirilmesi gereken yalnızca birey değil, insanı kuşatan sosyal çevredir.

Madde ile manayı birlikte düşünmek tam da burada önem kazanır: İnsan maddesiz yaşayamaz; fakat yalnızca maddeyle de yaşayamaz. Maddi ihtiyaçların karşılanması ruhsal sağlığın şartlarından biridir, fakat amacı değildir. İnsan için asıl mesele, maddi olanı anlamlı bir hayatın hizmetine verebilmektir. Çünkü insan yalnızca yaşayan değil, yaşadığı hayatın anlamlı olmasını isteyen bir varlıktır.

Nevrotik Modernlik

İnsanın ruhsal dünyasını yalnızca maddi koşullara yahut yalnızca manevi süreçlere bağlı görmek, meselenin kökenini eksik okumak demektir. Çünkü madde ve mana, insanın varoluşunda birbirinden kopuk iki alan değil, karşılıklı etkileşim içinde bulunan bir bütünlüğün iki boyutudur. İnsan maddi koşullardan etkilenir; fakat bu koşulları nasıl yaşayacağını belirleyen aynı zamanda onlara yüklediği anlamdır.

1. Maddenin Sınırı ve Ontolojik Mana

İnsanın hayata bakışı sürekli “maddeyi ele geçirmek” üzerine kurulduğunda temel bir problem ortaya çıkar: Maddi imkânlar ihtiyaçları karşılayabilir, fakat insanı mutlak anlamda tatmin edemez.

Aç insanın karnı doyar; fakat insanın bütün varoluşsal eksiklikleri karnının doymasıyla ortadan kalkmaz. Deniz kenarında lüks bir tatil yapamadığı için kendisini eksik hisseden kişi, bunu gerçekleştirdiğinde mutlu olacağını düşünebilir. Fakat elde edilen her maddi imkânın ardından başka bir arzu ortaya çıkabilir. Çünkü ihtiyaçların belirli sınırları olsa da arzunun sınırı aynı ölçüde belirli değildir.

Bu nedenle yoksulluk ile yoksunluk duygusunu birbirinden ayırmak gerekir. Temel besine ulaşamayan, barınamayan, sürekli aç kalan insanın durumu gerçek bir maddi yoksunluktur ve bunun fiziksel ve ruhsal sonuçları vardır. Burada meseleyi yalnızca algıyla açıklamak mümkün değildir.

Fakat temel ihtiyaçları karşılandığı hâlde kendisini sürekli eksik hisseden veya gelecekte sahip olduklarını kaybetme korkusuyla yaşayan insanın durumu farklıdır. Burada maddi gerçekliğin yanı sıra insanın o gerçekliği nasıl anlamlandırdığı devreye girer. Korku ile kaygı arasındaki ayrım da buna benzer: Korkunun belirli bir nesnesi vardır; kaygı ise çoğu zaman henüz gerçekleşmemiş ihtimaller ve belirsizlikler etrafında gelişir. Modern insan bazen gerçekten yoksul olduğu için değil, sürekli yoksun kalacağı duygusuyla yaşamaktadır.

Tam burada mananın maddeden üstünlüğü ortaya çıkar. İnsan yemek yer; fakat yalnızca yemek yiyen insan değil, yemeğini paylaşabilen insan ahlaki bakımdan değer kazanır. Maddi olan yaşamak için zorunludur; fakat maddi olana değerini veren çoğu zaman onun hangi anlam dünyası içerisinde yer aldığıdır.

Burada “maneviyat” ile yalnızca belirli dinsel formları kastetmiyorum. Sözünü ettiğim şey daha temel bir ontolojik maneviyattır: insanın anlam, değer, iyilik, güzellik, aidiyet, paylaşma ve aşkınlık yönelimleriyle birlikte var olmasıdır.

2. Materyalist İndirgemecilik ve Kapitalizm Eleştirisinin Sınırı

Modern toplum eleştirilerinin önemli bir kısmı, yabancılaşmanın, eşitsizliğin ve ruhsal huzursuzluğun kaynağını kapitalist ekonomik düzende arar. Bu eleştirinin güçlü tarafları vardır. Rekabet, sömürü, tüketim baskısı ve ekonomik eşitsizlik insanın ruhsal dünyasını kuşkusuz etkiler.

Ancak yalnızca kapitalizmi suçlamak yeterli değildir. Çünkü asıl sorulması gereken daha temel bir soru vardır:

Kapitalizmin üzerinde yükseldiği insani yönelim nedir?

İnsan öncelikle üreten, tüketen, sahip olan, rekabet eden ve kendi çıkarını maksimize etmeye çalışan bir varlık olarak tanımlanıyorsa problem yalnızca ekonomik mekanizmada değil, bu mekanizmanın arkasındaki indirgemeci insan anlayışındadır.

Bu bakımdan modern kapitalist yaşam biçimi ile materyalist insan tasavvuru arasında güçlü bir yapısal yakınlık bulunmaktadır. İnsanın anlam, değer, aidiyet ve aşkınlık boyutları ikincilleştirilip insan esas itibarıyla maddi ihtiyaçları ve çıkarları üzerinden tanımlandığında, hayatın amacı da giderek daha fazla üretmek, tüketmek ve sahip olmak hâline gelir.

Bu nedenle materyalist ontolojiyi sorgulamadan yalnızca kapitalizmin sonuçlarını eleştirmek, problemin önemli bir kısmını gözden kaçırmak anlamına gelir.

Deleuze ve Guattari’nin kapitalizm ile şizofreni arasında kurdukları ilişki de burada yeniden düşünülebilir. Onların “şizofreni” kavramı doğrudan klinik hastalık anlamına indirgenemez; kapitalizmin arzu akışlarını çözme, kodları dağıtma ve yeniden düzenleme biçimini anlatan daha geniş bir kavramsal çerçevenin parçasıdır. Fakat meseleye ontolojik açıdan bakıldığında soru daha geriye götürülebilir: İnsanı ve arzuyu bu şekilde örgütleyebilen toplumsal düzen hangi insani tasavvurdan, yönelimden doğmaktadır?

Dolayısıyla ekonomik sistem eleştirisinin gerisine geçerek insanın ne olduğuna ilişkin ontolojik kabulleri tartışmak gerekir.

Çünkü Kapitalizmi, insandan bağımsız biçimde ortaya çıkmış ve daha sonra insanı kendisine göre şekillendirmiş bir “sistem” olarak görmek eksik bir açıklamadır. Çünkü sistem dediğimiz şey, sonuçta belirli bir insan anlayışının, değerler dünyasının ve hayat tasavvurunun kurumsallaşmış biçimidir.  Rekabetçi, çıkarcı ve tüketici insan Kapitalizmi üretmiştir;  sadece sahip olmayı, biriktirmeyi, rekabeti ve bireysel çıkarı hayatın merkezine yerleştiren insanın zihniyeti üretmiştir. Sistem ortaya çıktıktan sonra ise kendisini doğuran zihniyeti yeniden üretmeye başlayacaktır. Dolayısıyla burada tek yönlü değil, karşılıklı bir ilişki vardır. Bu nedenle açgözlülüğü kapitalizmin ürettiğini söylemek yeterli değildir. Açgözlülük kapitalizmden çok daha eskidir. Hırs, tahakküm, kıskançlık, biriktirme ve güç arzusu insanlık tarihinin kadim problemleridir. Kapitalizm bunları icat etmemiş; onları belirli bir ekonomik düzen içerisinde örgütlemiş ve büyük ölçüde meşrulaştırmıştır.

Marksist eleştirinin sınırı da burada ortaya çıkar. Marksizm, kapitalizmin sömürü, eşitsizlik ve yabancılaşma üreten yapısını güçlü biçimde eleştirirken kendisi de materyalist bir ontolojiden hareket eder. Böylece kapitalizm ile Marksizm ekonomik ve siyasal düzlemde birbirlerinin karşıtı görünseler de insanı ve tarihi açıklarken maddi olanı merkeze alma bakımından ortak bir zeminde buluşurlar.

Oysa yalnızca üretim ve mülkiyet ilişkilerini değiştirmek, insanın açgözlülük, tahakküm, kıskançlık ve güç arzusunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Kapitalist düzen ortadan kalksa bile aynı insan, başka kurumlar içerisinde aynı tahakküm ilişkilerini yeniden üretebilir. Bu nedenle problem yalnızca “Mülkiyet kimde olmalıdır?” veya “Üretim nasıl örgütlenmelidir?” problemi değildir. Daha temel soru, insanın kendisini ve dünyayla ilişkisini nasıl anlamlandırdığıdır.

Tam da bu noktada kapitalizm eleştirisi ekonomik düzlemden ontolojik düzleme taşınmalıdır. Eğer insan yalnızca maddi ihtiyaçları bulunan, üreten ve tüketen bir varlık olarak görülürse çözüm de kaçınılmaz olarak maddi ilişkilerin yeniden düzenlenmesinde aranacaktır. Fakat insan madde ve mananın bütünlüğünden oluşuyorsa, ekonomik sistemi değiştirmek insan problemini çözmeye yetmez.

Dolayısıyla asıl soru, “Kapitalizmin alternatifi hangi ekonomik sistemdir?” sorusundan önce gelir:

Kapitalizmi mümkün kılan insan ve hayat tasavvurunun alternatifi nedir?

3. Modern Yaşamın Patolojisi: Haz, Rekabet ve Yabancılaşma

İnsan yalnızca ekonomik bir aktör değildir. Aynı zamanda bir doğa, tarih ve toplum varlığıdır. Ağaçla, suyla, hayvanlarla, sanatla, estetikle, ailesiyle, geçmişiyle ve diğer insanlarla ilişki içerisinde yaşar.

İnsanlığın cennet tasvirlerinde bahçelerin, akan suların, ağaçların ve huzurlu birlikteliklerin sürekli karşımıza çıkması tesadüf değildir. Deniz dalgalarının, kuş seslerinin veya yeşil bir alanın insana huzur vermesi de insanın içsel yönelimleriyle dış dünya arasındaki ilişkinin basit örnekleridir.

Fakat modern yaşam insanı giderek doğadan, geleneksel sosyal bağlardan ve ortak anlam dünyalarından uzaklaştırırken, yerine haz, fayda, tüketim ve rekabet merkezli yapay bir çevre kurmaktadır.

Bu çevrenin temel mekanizmalarından biri karşılaştırmadır.

Bir tarafta villalar, lüks otomobiller, pahalı tatiller ve yüksek tüketim biçimleri “başarılı hayat”ın sembolleri olarak gösterilirken, bunlara sahip olmayan insanlara sürekli bir eksiklik duygusu aktarılır. Böylece insan yalnızca ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaz; başkasının hayatına yetişmeye çalışır.

Fakat sistemin trajedisi şudur: Bu rekabet düzeninde yalnızca aşağıda kalan insan huzursuz değildir. Yukarıda bulunan da konumunu kaybetme, daha fazlasına sahip olma ve başkalarının gerisine düşme baskısı altındadır.

Burada yoksulluk ile yoksulluk algısını, daha doğrusu yoksunluk duygusunu birbirinden ayırmak gerekir. Villa ile gecekondu arasındaki maddi fark elbette gerçektir; fakat temel ihtiyaçların karşılandığı noktadan sonra insanın ruhsal dünyasını belirleyen yalnızca neye sahip olduğu değildir. Villada yaşayan bir insan da sürekli kendisini başkalarıyla karşılaştırıyor, sahip olmadıklarına odaklanıyor ve daha fazlasına ulaşamadığı için kendisini eksik hissediyorsa, gecekonduda yaşayan insanla maddi bakımdan aynı durumda olmasa bile aynı yoksunluk duygusunun içine düşebilir.

Modern tüketim düzeninin başarısı da belki tam burada yatmaktadır: İnsanı mutlaka yoksullaştırması gerekmez; ona sürekli yoksul ve eksik olduğu duygusunu yaşatması yeterlidir. Çünkü kendisini eksik hisseden insan, daha fazlasını elde etmek için sürekli tüketmek, yarışmak ve başkalarına yetişmek zorunda hisseder. Böylece gerçek maddi eşitsizlik ile psikolojik yoksunluk birleşir ve nevrotik rekabet toplumun hemen her katmanına yayılır.

Karen Horney’nin Çağımızın Nevrotik Kişiliği yaklaşımının önemi burada ortaya çıkar. Horney, nevrotik çatışmaların yalnızca bireyin iç dünyasından kaynaklanmadığını; kültürel çevre, rekabet, güvensizlik ve insanlar arasındaki ilişkilerle de bağlantılı olduğunu göstermeye çalışır.

Bu durumda psikolojinin sorması gereken soru yalnızca, “Bu insan neden kaygılı?” sorusu değildir.

Bir başka soru daha sormak gerekir:

“Nasıl bir toplumsal çevre bu kadar çok kaygılı insan üretmektedir?”

4. İnsana Uygun Çevre mi, Çevreye Uygun İnsan mı?

Burada modern psikoloji açısından daha temel bir problem ortaya çıkmaktadır. Ruhsal tedavinin amacı insanı mevcut sosyal çevreye yeniden uyumlu hâle getirmek midir? Eğer sosyal çevrenin kendisi patolojikse, uyum her zaman sağlık göstergesi olabilir mi?

İnsanı doğadan koparan, sosyal ilişkileri rekabete dönüştüren, değerini sahip olduklarıyla ölçen, sürekli tüketmeye teşvik eden ve hayatı haz ile fayda ekseninde değerlendiren bir çevre karşısında insanın huzursuzluk duyması yalnızca bireysel bir bozukluk olarak değerlendirilemez.

Belki de bazı durumlarda problem, insanın çevresine uyum sağlayamaması değil, çevrenin insanın ontolojik yapısına uygun olmamasıdır.

Bu nedenle insanın ruhsal problemlerini çözmeye yönelik yaklaşım yalnızca bireyin zihnini veya davranışlarını değiştirmeyi amaçlayamaz. İnsanla birlikte insanın içinde yaşadığı çevreyi de sorgulamayı öngörür.

Karnı sürekli aç olan insanın ruhsal huzursuzluğunu yalnızca terapiyle ortadan kaldıramayacağımız gibi, anlamdan, aidiyetten, doğadan ve sağlıklı sosyal ilişkilerden mahrum bırakılmış insanın problemini de yalnızca bireysel terapi teknikleriyle çözemeyiz.

Bütüncül Bir İnsan Tasavvuruna Dayalı Psikoloji İhtiyacı

İnsan ne yalnızca maddeden ne de yalnızca manadan ibarettir. Madde ile mana onun varoluşunda bir bütünlük oluşturur. Maddi koşullar insanın ruhsal dünyasını etkiler; fakat bu koşulların insan üzerindeki etkisini belirleyen aynı zamanda insanın anlam ve değer dünyasıdır.

Bu nedenle ruhsal rahatsızlıkları azaltmanın yolu, ne maddi koşulları görmezden gelen soyut bir maneviyatçılıktan ne de insanı biyolojik, ekonomik ve maddi süreçlere indirgeyen bir materyalizmden geçmektedir.

İhtiyaç duyulan şey, maddeyi inkâr etmeyen fakat maddeyi mananın önüne de geçirmeyen bütüncül bir insan anlayışıdır.

Böyle bir psikoloji, yalnızca “İnsanı mevcut dünyaya nasıl uydurabiliriz?” diye sormaz.

Daha temel bir soru sorar:

“Nasıl bir dünya insanın asli yapısına uygundur?” İnsanın asli yapısı hangi temele sahiptir. 

Belki de çağımızın ruhsal krizini anlamaya başlayacağımız yer tam olarak burasıdır.

Bu noktada Aristoteles’in erdem anlayışı, madde ile mana arasındaki ilişkinin anlaşılması bakımından önemli bir ontolojik zemin sunar. Aristoteles’e göre bir varlığın iyiliği, onun kendine özgü işlevini (ergon) kendi doğasına uygun ve yetkin biçimde gerçekleştirmesinde ortaya çıkar. Gözün erdemi iyi görmekse, onun yetkinliği görme işlevini gerçekleştirmesidir; benzer biçimde bir atın yetkinliği de kendi doğasına özgü işlevlerini iyi biçimde yerine getirmesinde aranır. İnsan söz konusu olduğunda ise mesele yalnızca biyolojik olarak yaşamak, beslenmek, haz almak veya maddi ihtiyaçlarını karşılamak değildir; çünkü bunlar insanı diğer canlılardan ayıran özellikler değildir. İnsana özgü iyi hayat, erdeme uygun etkinlikte ortaya çıkar. Nitekim Aristoteles’in cesareti korkaklık ile gözükaralık, cömertliği cimrilik ile savurganlık arasında bir orta olarak ele alması, erdemin insanın yönelimlerini ölçü ve denge içerisinde yetkinleştirmesi anlamına gelir. Adalet, cesaret, cömertlik ve ölçülülük gibi erdemlerin insanlık tarafından değerli görülmesi de bu bakımdan dikkat çekicidir: Korkak bir insan dahi cesareti küçümsemek yerine çoğu zaman ona hayranlık duyar; adaletsiz davranan kişi bile kendisine adaletle davranılmasını ister. Bu durum, insanın ontolojik yapısında maddi olanın ötesine yönelen bir değer ve mana boyutunun bulunduğunu düşündürmektedir

Aristoteles açısından mutluluk (eudaimonia)*, varlığın kendi özüne, yani ontolojik yapısına uygun yaşamasıdır. Gözün erdemi görmek, atın erdemi kendi doğasına uygun işlevini yerine getirmektir. İnsan için ise mutluluk, insana özgü olanı, yani erdemli yaşamı gerçekleştirmektir. Cesaret, adalet, ölçülülük ve cömertlik gibi erdemlerin değerli görülmesi bundandır. En korkak insanın bile cesareti takdir etmesi, insanın ontolojik yöneliminin yalnızca maddi olana değil, daha yüksek değerlere doğru olduğunu gösterir. Bu anlamda insanın mutluluğu kendi doğasına uygun davranmasında, erdemli bir hayat yaşamasında aranmalıdır.

*eudaimonia: mutluluk, iyi oluş, gelişme, iyi ve yetkin yaşam