Ockham ve Tümeller Problemi: Hakikatin Değil, Metafizik Mutlaklığın Eleştirisi

images

Orta Çağ Batı düşüncesi, çoğu zaman tek ve değişmez bir “skolastik düşünce” olarak algılansa da gerçekte uzun bir dönüşüm sürecini ifade eder. Bu süreç içerisinde Hıristiyan teolojisi, Antik Yunan felsefesi ve kilise merkezli toplumsal yapı sürekli yeniden yorumlanmış; düşünce tarihi farklı aşamalardan geçmiştir. Augustine, Anselm, Aquinas ve Ockham bu dönüşümün yalnızca önemli temsilcileri değil, aynı zamanda skolastik düşüncenin tarihsel evrelerini simgeleyen dört temel isimdir. Augustine ile birlikte Patristik dönemin içsel ve metafizik yönelimli Hıristiyan düşüncesi şekillenir; hakikat insanın iç dünyasında ve Tanrı’ya yönelişinde aranır. Anselm’de ise skolastik yöntemin kuruluşu görülür; iman akılla temellendirilmeye çalışılır ve düşünce sistematik bir mantıksal forma kavuşur. Aquinas ile skolastik düşünce zirve noktasına ulaşır; Aristotelesçi metafizik ile Hıristiyan teolojisi büyük bir sentez içerisinde birleştirilir. Ockham ise bu büyük metafizik yapının çözülme sürecini başlatır; tümellerin gerçekliğini sorgulayarak bilgiyi tekil varlıklara indirger ve böylece modern düşüncenin önünü açar. Bu nedenle söz konusu dört düşünür birlikte okunduğunda yalnızca Orta Çağ Hıristiyan düşüncesi değil, aynı zamanda Batı metafiziğinin kuruluşu, yükselişi ve çözülüşü de takip edilebilir.

Ockhamlı William genellikle modern düşüncenin öncülerinden biri olarak değerlendirilse de, onu yalnızca nominalizm veya modern bilimin habercisi şeklinde okumak indirgemeci bir yaklaşım olur. Çünkü Ockham’ın düşüncesi doğrudan doğruya Orta Çağ’daki kilise–iktidar ilişkileri ve ruhban otoritesi tartışmalarıyla bağlantılıdır. Kendisi bir Fransisken rahibi olarak, özellikle papalığın ekonomik ve siyasal gücünü eleştirmiş, kilisenin mülkiyet anlayışına karşı yoksulluk idealini savunmuş ve kilise mallarının denetlenmesi konusunda ruhban sınıfı dışında bir otoritenin de söz sahibi olabileceğini ileri sürmüştür. Bu nedenle Ockham’daki kırılma yalnızca metafizik değil, aynı zamanda siyasal ve kurumsal bir kırılmadır. Tümellerin bağımsız gerçekliğini reddetmesi nasıl merkezi metafizik yapıyı çözüyorsa, papalığın mutlak otoritesine yönelttiği eleştiriler de merkezi dinsel otoritenin sorgulanmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda Ockham, skolastiği dışarıdan yıkan bir düşünürden çok, skolastik geleneğin içinden konuşarak onun sınırlarını görünür hale getiren bir isim olarak değerlendirilebilir. Modernite de bu nedenle tek boyutlu bir olgu değildir; bilimsel rasyonalizasyon, bireysel vicdanın yükselişi, kurumsal otoritenin çözülmesi ve siyasal dönüşümler gibi birçok farklı sürecin iç içe geçtiği karmaşık bir tarihsel yapıdır.

Ockhamlı William’ın kiliseyle ayrıştığı temel noktalardan biri, aslında “tümeller” (universalia) problemidir. Skolastik düşüncede özellikle Thomas Aquinas gibi realist düşünürler, “insanlık”, “iyilik”, “adalet”, “kilise” gibi tümellerin yalnızca zihinsel isimler olmadığını, gerçeklikte bir karşılıklarının bulunduğunu düşünüyordu. Bu yaklaşım, metafizik düzeyde birlik fikrini güçlendirirken, siyasal ve dinsel düzeyde de merkezi ve hiyerarşik bir kilise anlayışını destekliyordu. Çünkü “Kilise” yalnız bireylerin toplamı değil, ontolojik bir gerçeklik olarak görülüyordu.

Ockham ise buna karşı çıkar. Ona göre gerçek olan yalnızca tek tek bireylerdir; tümeller ise zihnin kurduğu adlandırmalardır (nomina). “İnsanlık” diye bağımsız bir varlık yoktur; yalnızca tek tek insanlar vardır. Bu yaklaşım ilk bakışta sadece mantıksal veya epistemolojik bir mesele gibi görünse de, sonuçları siyasal ve dinseldir. Çünkü eğer gerçek olan bireylerse, o zaman:

kurumsal otoritenin metafizik kutsallığı da sorgulanabilir,

“Kilise” adı verilen yapının mutlak ve aşkın bir gerçeklik olduğu fikri zayıflar,

papalığın evrensel ve tartışılmaz otoritesi problemli hale gelir.

Bu yüzden Ockham’ın nominalizmi yalnızca bir mantık teorisi değildir; aynı zamanda merkezi dinsel otoritenin metafizik temelini sarsan bir düşünce biçimidir. Burada önemli olan nokta şudur: Ockham kiliseyi tamamen reddetmez; kendisi zaten bir rahiptir. Ancak kilisenin kendisini mutlaklaştırmasına, yani kurumsal yapıyı hakikatin yerine koymasına karşı çıkar. Bu nedenle onun düşüncesi, skolastik düzenin içinden yükselen bir eleştiri olarak görülebilir.

Ockhamlı William’ın tümeller eleştirisi çoğu zaman yanlış biçimde “hakikatin inkârı” şeklinde yorumlanmaktadır. Oysa Ockham’ın hedef aldığı şey doğrudan doğruya hakikatin kendisi değil, hakikat adına kurulan aşırı metafizik ve kurumsal yapılardır. Özellikle Orta Çağ skolastiğinde “kilise”, “insanlık”, “adalet” veya “evrensel düzen” gibi kavramlar yalnızca düşünsel kategoriler değil, bağımsız ontolojik gerçeklikler olarak görülmeye başlanmıştı. Ockham ise, bu tür kavramların gerçekliği temsil eden zorunlu metafizik varlıklar değil, insan zihninin soyutlamaları olduğunu ileri sürerek kavramsal şişkinliğe karşı çıkmıştır. Ancak bu yaklaşım, onun hakikati reddettiği anlamına gelmez. Aksine Ockham, Tanrı’ya, vahye ve ahlâkî düzene inanmaya devam eder; onun itirazı, insanın kendi kurduğu kavramsal sistemleri mutlaklaştırmasına yöneliktir. Bu nedenle Ockham’daki nominalizm, modern relativizm veya “hakikat yalnızca güç ilişkilerinin ürünüdür” şeklindeki bazı ideolojik yaklaşımlarla aynı şey değildir. Modern dönemde kimi düşünceler tümeller eleştirisini hakikatin tamamen çözülmesine kadar götürmüş olsa da, Ockham’ın tavrı daha çok insan aklının sınırlarını hatırlatan epistemolojik bir ihtiyat olarak okunmalıdır. Bu bağlamda onun düşüncesi, hakikatin inkârından ziyade, hakikat adına konuşan kurumsal ve metafizik yapıların sorgulanması anlamına gelir.