hq720

-yeni ile eski arasında sıkışmak-

Büyük sanat eserlerinin önemli özelliklerinden biri de tarihin keskin dönüşler yaptığı kırılma anlarını yansıtmaktır. Bu kırılma dönemlerinde insan, hayat, toplum, devlet, gelenek algı, anlam ve ilişkileri, köklü değişime uğrar. Anlayışlar, inanışlar, yorumlar, beğeniler, istekler hep değişmiştir. Değişimi kavrayamayan zihin gerçekçi, kuşatıcı bir söylem de eylem de eleştiri de ortaya koyamaz. İşte bu noktada ben Gonçarov’un Oblomov’unu, yazarın en azından sonuçlarına tanıklık ettiği keskin, köklü dönüşümün ruhî, içtimai analiz ve ifadesi olarak değerlendiriyorum. ‘Yaşamaya üşenen adam’ diye nitelendirdiğim Oblomov’un dünya ve çalışma için kılını bile kıpırdatmaya tenezzül etmeyen daha doğrusu istek duymayan tutumu, okuru, içinde yazıklanma barındıran bir gülüşe sevk edebilir. Biz kimilerinin aylak diye tanımladığı o tembel tipten hoşlanmış da olabiliriz. Belki çoğumuz alttan alta yapılan gizli telkinle çalışmanın önemine işaret edildiğini de düşünebilir. Bunda haksız da sayılmaz. Genel akış ve iklimi itibariyle roman bize ne hoş zamanlar yaşatmaktadır. Böyle mi, bu kadar mı?

Evvela Oblomov’u aylak olarak nitelemeyi, üzerinde fazla düşünülmeden işin içinden kolayca sıyrılma yolu olarak görüyorum. Oblomov aylak değil, tembeldir; esaslı bir tembel! Tembellik nesiller boyu tevarüs eden karakter niteliği ile genetik bir mahiyet kazanmış gibidir onun benliğinde. Hele kol ve kas gücü gerektiren çalışma uğraşına karşı ne yeteneği, ne istidadı, doğallıkla ne de isteği vardır. “Düşünme ve isteme gücü çoktan ve belki de umutsuz olarak felce uğramıştı” (Gonçarov, Oblomov, s.115) Yani tembellik adeta onun bir türlü değiştiremediği hilkatidir. Oysa aylaklıkta durum farklıdır. Aylak çalışma gücü, kapasitesi, imkânı hatta yeteneği olduğu halde boş vermiş, daha çok da sorumsuz, başıboş, asalak yaşama biçimini ifade eder. Bu izaha, aylak tanımlaması veya yakıştırmasıyla Oblomov çözümlemesine baştan yanlış başlandığı kanaatim sebebiyle gerek duydum. D. Mehmet Doğan sözlüğü aylak kelimesine “Boş gezen, işsiz, güçsüz, avare, serseri” karşılığını veriyor.  İngiltere’de “1531 tarihli yasa aylağı (idle) şöyle tanımlıyordu: Bedensel eksikliği veya özrü bulunmayan, çalışmaya muktedir, toprağı ve efendisi olmayan, geçimini sağlayabileceği yasal herhangi bir malı, zanaatı ya da hikmeti olmayan erkek ve kadınlar.”(1)

Oysa Oblomov böyle bir aylak veya asalak olmadığı gibi sahibi olduğu mülkleri, geçimlerini sağladığı uşakları, kâhyası, köylüleri vardır. Geniş toprak sahibi asil bir ailenin son varisidir. Toprakları ve köyleri kendi isimleriyle anılır; Oblomovka. Petersburg’a gelmiş, bir süre memuriyet yapmış olsa da onu da beceremeyerek malikânesine kapanmış biridir. Yüzyıllardır süren feodal aile ilişkileri ve yaşam geleneğini sürdürür. Sürdürür ama dünya değişmiş, şehirleşme ve sanayileşmeyle hızlanan süreçte hayatın, insanın dayandığı değer kodları, anlam temelleri kökten değişmiş, kapitalist, burjuva, proleterya gibi yeni sınıflar hayatın yeni biçimini belirler olmuştur. Değişen üretim şekli, yoğunluğu, para, kâr, kazanç anlayışı, hayat tarzları da dâhil eski alışkanlıklar yerle bir olmuştur. Kapitalist burjuva, sanayi üretimi ve ticaret gücüyle sınırsız zenginleşir itibar kazanırken, toprağa dayalı üretimleri ancak yaşamalarına yeten, zaten bu ‘yeterlilik’(kanaat) ahlakıyla yaşayan feodal beyler hem yoksullaşır hem de itibar kaybederler. Eski durumu sürdüremez, yeni duruma adapte olamazlar. Oblomov işte bu sarsıntıya bir yerinden fena yakalanmış, ne yapacağını bilememenin şaşkın sıkışıklığı içinde çaresiz, çözümsüz, çıkışsızdır. Adeta enkaz altında ve karmakarışık kafayla şaşkındır; hayatta kalma mücadelesi vermekte ancak çıkış için bir yol da bulamamaktadır. Esasen zihnen hazır değildir, daha doğrusu hazır olamamaktadır. Hayat ve insan telakkisi kalıcı yaşantıya ve alışkanlığa dönüşmüş kültür yenidünyayı anlamayı neredeyse imkânsız hale getirmiştir. “-Bu hayatta sevmediğin şey ne? Onu söyle. –Her şey; durmadan öteye beriye koşmalar, küçük ihtiras oyunları, hele de açgözlülükler, rekabetler, dedikodular, birbirine çelme atmalar. Konuşmalarını dinledikçe insan budalalaşıyor. İlk bakışta zeki adamlar sanırsın, yüzlerinde ciddilik okunur, ama bütün söyledikleri şu biçim şeyler: “falanca veya filanca, bilmem ne satın aldı, bilmem neresini kiraladı… Ya da falanca dün akşam kulüpte müthiş para kaybetti, bir başkası üçyüzbin kazandı. İllallah bunlardan.” (Oblomov, s.213,214) Romanda Oblomov’un yeni hayata, yeni insanın tutkularına, amaçlarına, tarzına uyumsuzluğunu, onlardan hoşlanmayan zamanın sakin, durgun akmasını arzulayan, telaşsızlık, sakinlik özlemini ifade eden onlarca söz ve sahne vardır. Oblomov kültür, uygarlık boyutunda cereyan eden değişimin ağırlığını kaldıramaz. Bir kişiye kötü dileklerin ifade edildiği bir Çin atasözü ne diyordu? “Tanrı seni değişim dönemlerinde yaşatsın” O zamanlarda daha doğrusu değişimin kesifleştiği, keskinleştiği zamanlarda yaşamak çok zordur. Allah esirgesin! Bu ifadelerimiz, romanın anlam derinliğini çözümlemek için bizim yorum ve yaklaşımlarımız.

Romanda yeni dünyanın ayrımında olan kahramanımız Oblomov’un arkadaşı olan Ştols’dur. Ştols tembel, son derece üşengen, hayata ve çalışmaya karşı heyecansız Oblomov tipinin tam karşı bir karakteri temsil eder. “Ştolts, Oblomov’la nasıl dost olabilmişti? Oblomov ki, bütün varlığı ile Ştolts’a karşı bir isyandı. Artık anlamaya başlıyoruz ki karşıtlık bir sevgi yaratmıyorsa bile ona hiç de engel olmuyor.”(Oblomov, s.201) Çalışkan, canlı, isteklidir; sorunların çözümü için uğraşır, atılgandır, girişimcidir. Ştols’un Paris bağlantısı da ayrıca düşünülmeye değer bir husustur. Bu yönüyle Ştols dünyacı anlayışı, dinamizmi, hareketliliği ile Avrupalı modern insanı temsil eder. Belki de Gonçerov bu yolla atalet içinde, miskin Rus insanına dönemin dünyayı etkisi altına alan ilerlemeci anlayışa uygun olarak çalışmayı tembih ve telkin etmektedir. Roman asıl önemini işte gerçek dünyanın bu gelişmesi karşısında almaktadır. Düşünün ki, o zamanlar bütün bir Batıda korkunç bir çalışma devrimi ve dönemi başlamıştır. Çılgın bir üretim yarışı vardır. Batı sınırlarına sığmamaktadır. Bunun sonucu hızla değişen dünyayla birlikte, anlayışı, zevkleri, istekleri, yaşama biçimleri ile insan ve dünyası da değişmektedir. Bana sorarsanız toprağa dayalı feodaliteden sanayi üretimine dayalı modern kapitalist dünyaya geçiş süreci, çalışma hayatı, işçi ve burjuva gibi yeni kavramlar üzerinden iyi anlaşılmaksızın, sadece Oblomov değil, edebiyat ve düşünce tarihi, ne doğru anlaşılabilir ne doğru yorumlanabilir. Bütün bunları söylememize, tahlilin hangi zeminde yapılması gerektiğine dikkat çekiyor olsak da, modern dünyanın zihnimizi koşullandırdığı değer ve alışkanlıkları aşamıyoruz. Aşamadığımız için de bu romanda olduğu gibi birçok eserin derinliğine vakıf olamıyoruz. Konumuz bağlamında örnek vereyim; ‘Çalışmayana ekmek yok’ katılığının neredeyse ekonominin temel prensipleri arasında sayıldığı bir dünyaya, çalışmanın bir dönem aşağılık bir iş, çoğu zaman günah addedildiğini, hele kol ve kas işçiliğinin asalete uymadığını, insanların kazanmak için değil ihtiyacı karşılamak için (yeterlilik/kanaat) ve ihtiyacı kadar çalıştığı bilgilerini insanlar tuhaf, garip karşılayacaklardır.

Daha iyi anlatma ve anlaşılma arzusuyla konuyu kısmen genişletmeme izin verin: Batı dillerinde çalışma anlamına gelen “travail”, Latince işkence aleti olan “tripalium”dan türemiştir. Yine Romalıların çalışma için kullandıkları “labour” (ya da labor) sözcüğü de, “zahmet”, “yorgunluk”, “acı”, “ıstırap” gibi çağrışımlara sahiptir. Yani çalışmak bir tür ceza olarak görülmektedir. Öte yandan “çalışma” düşünürler arasında özellikle Antik çağda kölelere özgü “aşağılık” bir uğraş olarak değerlendirilmiştir. Çalışmak bir efendinin buyruğu altında var olmanın mecburî faaliyetidir. Köleler mecbur varlıklar olduğu için çalışmak zorundadır. Asaletleri özgürlüğe, özgürlüklerini mecbur olmamaya isnat eden efendiler ise çalışmazlar. Çalışmak, efendilerin kendilerine yakıştıramadıkları alçaltıcı bir uğraş sayılmıştır. Antik çağda filozoflar birçok konuda ihtilaf halinde olmalarına rağmen, çalışmanın kölelere özgü aşağılık bir iş olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Çalışmak efendilerin işi değildir. Romalılar ise Antik çağ düşünürlerine göre çalışmak konusunda nispeten daha ılımlı görünseler bile özünde, onlarda da modern çağa özgü çalışma düzenine yönelik olumlu tutum mevcut değildir. Bütün soylu kişiler geçimlerini sağlamak için, yasal olarak kölelere özgü hiç bir “aşağılık iş” (meslekleri bile böyle tanımlıyorlardı) yapmak zorunda kalmıyorlardı.(2)

Emeğin sömürülmesiyle yaşatılan antik toplum, elleriyle çalışan köleler üzerinden yükselmiştir.(3) Hıristiyanlık bu antik kültürü kendi inanç ve ideallerine uyumsuz görmediği gibi, yüzünü tanrıya dönmeyi dünyayı geriye itmeyle mümkün gören kurtuluş anlayışının zeminini oluşturdu. Özellikle Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde çalışmaya hiç sıcak bakılmazdı.(4) “Çalışmayı sevmek! Ne kadar da çok iş var dünyada, dolap beygirinin işinden bir farkı olmayan!”(5) “Çalışmak! Peki, ne için? Daha fazla çalışmak için mi çalışmalı? Tüketmek için üretmek ve üretmek için tüketmek mi, hayvanların kısır döngüsünde? İşte toplumsal sorunun özü budur.”(6) Bütün mahlûkatın rızkının yaratıldığı dünyada rızık peşinde koşmanın anlaşılır bir durum olmadığına inanıldı. O nedenle geçim dert edilmemelidir. Zaten “Bugünün derdi bugüne yeter” denmiyor muydu?(Matta:(6:34). “Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar. Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır.”(Matta 6:19-21) İnsanın ancak emeğiyle geçineceği veya geçinmesi gerektiği ancak 13. Yüzyıl Avrupa’sında yaygınlık kazandı.(7) Bu sürecin tarihsel dayanak ve gerekçelerinin nasıl oluştuğu ayrı, ilginç bir bahistir. Nasip tevekkülüyle ‘yeterli görme’ veya bulduğuyla yetinip şükretme anlayışı öncelik sırasından kaynaklanıyordu elbette. En önemli amaç karnı doldurmak değil ruhu doyurmak olunca birinci öncelik tanrıya kulluk ve ibadet olmaktadır doğal olarak. Bütün ilişki ve işleyiş insanın tanrısına ve kendisine daha fazla zaman ayarlamasına ayarlı ilerler. Zamanınızı ona tevcih ve teksif etmişseniz ne mutludur size. Sizi ondan, alıkoyacak daha düz söyleyişle size onu unutturacak hiçbir şey değerli olamaz, önemli değildir.

Değindiğimiz sebeplerle Kapitalizmin yerleşmeye başladığı ilk dönemde daha az çalışmak, daha çok kazanmaktan daha caziptir. “Kapitalizm öncesi insanlarda amaç her şeyden önce rahat yaşamaktır. Kazanca ve paraya ayarlı, duyarlı bir hayat söz konusu değildir. Gerçekten ancak paraya ihtiyaç duydukları zaman çalışmaktadırlar. Hakikaten para kazanma aşkıyla yanıp tutuşan insanlarla karşılaşmak mümkün gözükmemektedir.”(8) İnsan doğal olarak para ve daha fazla para kazanmak için çalışmayı, üstelik durmak nedir bilmeksizin çalışmayı anlamsız ve saçma bulur. “Tersine sadece yaşamaya, alıştığı biçimde yaşamaya ve bunun için gerekeni kazanmaya alışıktır.” “halk yalnızca fakir olduğu için ve fakir olduğu sürece çalışır.”(9)

Şehirleşme, Rönesans ve sanayileşmeyle birlikte Avrupa, dünya görüşü, kültür, inanç değer ve dayanaklarını kökünden sarsmaya başladı. Yeni iktisat düzeninin sermaye, kâr, para, birikim, kazanç, üretim, pazarlama gibi kavramları eskinin kanaat, ihtiyaç, mübadele gibi kavramlarına hiç uymuyordu. Bu sarsıntı ve savrulma iktisadî sınırlar ve ilkelerle açıklanamayacak kadar amorf, anlaşılmaz gözüküyordu. Kapitalizm öncesi ekonominin doğasını herkesten iyi kavramış olan Aristo, doğal gereksinmelerin ötesine geçen bir sermaye sahibi olmanın ekonomik etkinlikle uyuşmadığını düşünmektedir. “Parasal zenginlik kesinlikle ekonomik amaçlara hizmet etmez. Bu yalnızca ‘ahlâk ve ekonomi dışı’ alanlarda kullanılan bir şeydir. Her ekonominin sınırları ve bir ölçüsü vardır. Servet edinmek bu ikisinin de dışında kalan bir şeydir.”(10) 17. yüzyılda bir taraftan para kazanmaya teşvik edilen yeni çalışma düzeni yaygınlaşırken, diğer yandan birçok geleneksel topluluklar kadim değerlerden hareketle gidişatı eleştiriyorlardı: “İnsanların yaşamını yalnızca para kazanmak gibi başkalarının zararına sayılabilecek, tamamen anlamsız meşguliyetlerle harcamasını hoş görebilmek ve saygı duyabilmek mümkün müdür? Bizim hoşça vakit geçirmemizi sağlayacak bunlardan daha temiz ve soylu uğraşlar yok mudur?”(11)

Çalışmak Batıda, hususen de kapitalist ussallaştırma diye tabir edilen süreçte varoluşsal bir değer ve amaç olarak görülebilir, görülmüştür. Feodal dönemde kişi miras yoluyla zengin oluyordu. Zenginlik de asalet de miras yoluyla tevarüs ediyordu. Varlıklı kesimler için ekmeklerini kazanma, dolayısıyla çalışma derdi olmaksızın endişesiz rahat yaşamak, adeta tabiatın hilkat yasası olarak nesiller boyu temellük edilmiş bir haktı.  Kapitalist dönemde ise kazanç, akıl, sermaye ve emek örgütlenmesiyle elde edilen (zaman içinde lortlardan burjuvaya el değiştiren) değerdir. Bu örgütlenmenin kendi kültür ve dünyasını sürekli gelişerek, çoğalarak büyütmesi karşısında, feodal değerler eridi, küçüldü, giderek hükümsüz kaldı. Çalışmak asil insanların yapacağı iş değildi; bir şekilde çalışmak asalete gölge düşürmek, aşağılanmak gibi addedilmişti evet ama asiller de hepten boş durmazlardı. Onlar da ruh ve zihin gücü ile çalışır. Elbette yönetimden ticarete, ilmî çalışmalardan sanata kadar öncelikle poetika ve politika, asil veya seçkin insanlara has bir uğraştı. Yani alt kademelerde dünya işleri tıkır tıkır işlerken bu sınıf da üst katta hayatın, insanın anlamı ile hakikat ve güzelliğin ne olduğu gibi meselelerle uğraşırlardı. “Boyuna hayatına bir yol çizmeye çalışıyordu. Bu hayat, haklı olarak ona okuduğu kitaplardan, edindiği bilgilerden çok daha zengin bir bilgelik ve şiir kaynağı gibi görünüyordu.”(Oblomov, s.76) “Yüksek düşüncelerin zevkine varmıştı; insanlığın dertlerine ortak olmuştu.”(s.78) “Sabah olur; hayat yeniden gelir; heyecanlar, hayaller dirilirdi. İlya İlyiç bazen kendini, değil Napolyon’un Yeruslan Lazareviç’in bile eline su dökemeyeceği yenilmez bir cihangir olarak görmekten hoşlanırdı.”(s.79) İnsanın mücerret âlemde değeri müşahhas mevkii ile de uyum içinde olmalı örtüşmeliydi. Olur da bir sebeple imkân ve zenginliklerini kaybeden asiller çalışmak mecburiyetinde kalırlarsa, bunu utanç verici bir aşağılanma sayarlardı. İşte asıl trajedi budur, buydu?

Burjuva-iktidar ilişkisinin egemenlik kurduğu dünyada kapitalist sanayi üretimi ihtiyaç duyduğu kol gücünü kölelerden temin etmek zorundaydı. Bu işkenceye ancak onlar dayanabilirdi. İyi de efendiler de köleler de hayatlarından gayet memnundular. İşi en ağır olan köle sonuçta 24 saat ailesiyle birlikte, kendi köyünde, kültür ortamında alt tarafı bir bahçeye bakıyor, ekiyor, buduyor, hasat ediyordu. Veya üç beş hayvanı hadi diyelim ki bir sürüyü güdüyordu. Onları yaylıma sürer, sular, sağar, yünlerini kırpar falan. Bu arada topraktan, hayvanlardan bol bol doğal gıda ile besleniyordu. “şehrin gürültüsü ne berbat şey! Özlediğim cennete ne zaman kavuşacağım? Ne zaman doğduğum kırlara, ormanlara kavuşacağım? Bir ağacın altında otlar üstünde yatıp, yaprakların arasından güneşe bakmak, dallara konan kuşları saymak isteği içine doldu.”(Oblomov, s.92.) Kim ne derse desin efendi köle hemen hepsi Oblomov’un özlemindeki gibi dingin yaşıyordu.  Peki ya yeni dönemde işçiler? İşçilik öyle miydi ya? Özellikle ilk zamanlarda günde 15-16 saat hiç durmadan yerin kaç yüz metre altında maden çıkarmak, üretim bantlarında inip kalkan makine kollarının, yorulmaksızın dönen çarkların hızına yetişmek tam bir cehennem azabıydı. Bir dönem insan ömrü ortalama 39 yaşa kadar inecekti. Bu zulmü kimse gönüllü kabul etmediği, etmeyeceği, edenlerin de ossaat vaz geçtikleri için bir yasa çıkarıldı. İlerlemeci, seküler düzenbazlar bunu hak ve özgürlük yasası olarak yutturmaya çalıştılar. Hâlâ aynı lakırdıya devam ediyorlar. Köleliğin Kaldırılması Yasası! Yani kölelik, sanayide istihdam edilecek ucuz iş gücü temin etmek için kaldırılmıştır. Yasanın çıkmasıyla bütün Londra, Manchester, Paris sokaklarını baştan sona dolduran ve çoğu dilenerek geçinmek zorunda kalan aylak takımıyla dolmuş; dehşet yoğunlukta bir nüfus patlamasıyla birlikte adi suçlar korkunç düzeyde yaygınlaşmıştır. Yaşama içgüdüsü ile bir lokmaya muhtaç ve mecbur edilen bu kitle fabrikalara işgücü olmuştur. Bu da yetmeyince kadın ve çocuk istihdamına gidilmiş beş yaşındaki çocuklar bile çalışmak zorunda bırakılmıştır. Daha fazla kazanmak için 8-10 yaşında çocuklar bile günde 12-13 saat zor şartlarda çalıştırıldılar.(12) Kadınların çalışma koşul ve süreleri daha berbattı. Bu çalışma düzeni tam bir işkencedir.(13)

Maddi çıkar ve doyumda sınır tanımayan sefih insanın amaç ve ihtiyaçlarını karşılama esası üzerine tanzim edilmiş kapitalizm, hiçbir insanî ilke ve değer tanımaksızın işledi. İmalatın endüstrileşmesi, endüstrinin modernleşmesi ile başlayan çalışma, insana soluk aldırmayan çılgın çalışma düzeni, hayatı da insanî değerleri de allak bullak etmiştir. “Sanayi devrimi yaşamları şekillendirdi, hatta ruhları tüketti.”(14) Kapitalizmin yerleşmesi din, iman, ahlâk, duygu, vicdan, etik, estetik, aile, toplum gibi mücerret değerlerin yok edilmesine, olmadı zayıflamasına bağlı idi. Kapitalizmin güçlenmesi bu değerleri zayıflattı. Bu değerler zayıflayınca Kapitalizm güçlendi; insanı daha fazla sömürdü, sömürmektedir.

Gonçarov’un Oblomov romanı bu tarihi yaşanmışlıklar bilinerek değerlendirilirse daha doğru anlaşılmış olur. Sonuç olarak Oblomov, toprağa dayalı asaletinin, o asaletin gerekli kıldığı ahlak ve anlayışın hükmü kalmamış, alım gücü düşmüş, hayat kalitesi azalmış ve fakat yeni dünyaya da ayak uyduramamanın fikri, fiili sıkışmışlığını, çaresiz, çıkışsız yaşayan bir kişidir.

Gonçarov Allah sana rahmet etsin. Estetik dünyamıza derin, tarihsel, sosyal, psikolojik ince esprileriyle muhteşem bir eser kazandırdın. Tarihsel ayrıştırmalarla anlama çabamızı öne aldığımızdan, anlatı ve hikâye odaklı roman tahlilini ihmal ettik. Olsun, bizim ihmal ettiğimizi birçokları fazlasıyla yapıyor. Ben eserin anlam dünyasında gözden kaçırılmaması gereken asıl noktaya işaret etmeyi amaçladım. Bunu yaptım.

_________________

1-Zygmunt Bauman, Yasa Koyucular ile Yorumcular, 2.bas, s.56, çev. Kemal Atakay, Metis yay, İst. 2003.
2-Veysel Bozkurt, Prütanizmden Hedonizme Yeni Çalışma Etiği, s.15-18, Alesta yay, Bursa 2000., Ayrıca bkz. Fernando Savater, Gençlerle Politika Üzerine,  Özellikle ‘Dünyanın Zenginlikleri’ bölümü, s.93-112, çev. Şaban Karadeniz, 2. bas, İletişim yay, İst.2010.
3-Jacques Le Goff, Ortaçağda Entelektüeller, çev. M. Ali Kılıçbay, 2.bas, s.145, Ayrıntı yay, ist. 2006.
4-Alain de Botton, Görmek ve Fark Etmek, s.54, çev. Ayşe Ece, , Ahu Sıla Bayer, Ahu Antmen, Sel yay, 3. bas. İst. 2008.
5-Miguel de Unamuno, Günlükler, s.27, çev. A. Burak Zeybek, 2. bas, Sel yay, İst. 2013
6-Miguel de Unamuno, age, s.28,
7-Jacques Le Goff, age, s.140.
8-Verner Sombart, Burjuva, s.28, çev. Oğuz Adanır, Doğubatı yay, Ankara 2008.
9-Max Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu, s. 53, çev. Zeynep Aruoba, 2. bas, İst.1997.
10-Verner Sombart, age, s.26, çev
11-Verner Sombart, age, s.145,
12-Bertrand Russell, Aylaklığa Övgü, s.15, çev. Mete Engin, Cem yay, İst. 2013.
13-Kendi payıma, ziyadesiyle kaynak bolluğu olan bu konuları gözyaşlarıma hakim olamayarak okumuşumdur. Yeri gelmişken söyleyeyim; insanı bu işkenceye razı etme yolunda, Marksizm, kapitalizme can simidi olmuştur. Ruhundan soyulmuş, soyutlanmış insanın emeğini kutsallaştırmak, yani o çekilen çileyi emekçiye hoş göstermek aslında kapitalizm için sürdürülebilir bir çıkış imkânı sağlamıştır. Emek, işçi, proletarya üzerinden bir hayat ve dünya yorumu piyasaya sürüldü. İnanç, din, ahlâk, vicdan tanımayan, insanı sadece yediği, içtiği ile yaşadığı mekânlarla sınırlayan yaklaşım, hangi temel tasavvur noktasında kapitalizmden ayrışır? Kapitalizm insanları özgürleştirme yalanı ile tarihin hiçbir döneminde görülmedik zorlukta köleleştirmiştir. Marksizm ise insanlara köleliği sevdirmeye özgürlük demiş, insanın içine düşürüldüğü sefil trajedi, bir yığın zihin gurultusuyla allanıp pullanarak kutsanmıştır. Her iki sistem de insanın özünü kurutmada birbiriyle yarış halinde olmuştur. Bu iki sistem asla birbirine karşı ve alternatif değildir, olmamıştır.
14-Peter N. Stearns, Dünya Tarihinde Sanayi Devrimi, s.381, çev. Nurdan Soysal, Say yay, İst. 2021.

**Ay Vakti Dergi 222.Sayı Mayıs-Haziran 2026